Şahap ERASLAN*


Son günlerde Sedat Peker’in yazdıkları ve bunların içeriğinin ayartıcı bir yanı var. Umarım bu kirli çamaşır dökme işlemi biraz daha sürer ve bu toplumun, bu devletin ne kadar kirlendiğini kavramamıza katkısı olur. Kahramanlar/mitler bir toplumda genelde kabul gören ve o toplumda yaşayanların özdeşleşmek istedikleri unsurlardır: O mitleri örnek alarak hayatlarını da dönüştürmek isterler. Cervantes, Don Quijote üzerinden kahramanlığı gülünç ve artık özenilmez hale getirir. Köroğlu delikli demirin çıkmasıyla mertliğin öldüğüne sitem ederken klasik anlamda artık kahraman yok demeye getirmektedir. Modern toplumun özelliklerinden biri de kahramanlıkların bitmesidir. Etnopsikanalist Mario Erdheim, bu bitişle birlikte geleneksel kahramanlığın bir dönüşüm geçirdiğini, sporcuların, başarılı adamlarının, buluşu olan bilim insanlarının, sporcuların, hatta yer yer canilerin bile bireysel kahramanlık mitolojileri yarattığını anlatır. Malkoçoğlu, Kara Murat’lar yerlerini başka kahramanlara bırakmışlardır. Bizde modernleşmeye rağmen paralel toplum (islami ve ırkçı gruplar) geleneksel mit anlatımını sürdürdüler. Keramet sahibi bazı kahramanlar bu kontekste dolaşıma sürüldü. Mario Erdheim kültürdeki dönüşümlerin bir anlam krizi yarattığını ve bu durumun yeni arayışlara ve karmaşalara yol açtığından söz eder. Bu karmaşada yeni mitler yaratılır. Bu yeni mitler eski mitlerin özelliklerini taşırlar. İsimler ve mekanlar yeniyken içerik eski mitlerin içeriğiyle örtüşür. İşte bu kontekste islami ve Türkçü anlatımda yeni kahramanlar, ermişler ve keramet sahipleri üretilmiştir. Bir mitin anlamlandırılması, anlaşılması ancak bir yaşam öyküsüyle bezendirildiğinde mümkün. Mitler hayal ve fantezi ürünü, miti yaratanın arzu ve korkularının projeksiyonu yani bir fiksiyonken yaşam öyküsüyle ilişkilendirilen mitler gerçeklik duygusu da yaratıyorlar. Bu gerçeklik duygusu reel yaşam öyküsü fantezi ürünü olan abartmaları da sorgulanamaz hale getirirken, kuşkuları da en aza indirgiyor. Böylece mitler reel ama doğaüstü, insanüstü özellikleri olan bu abartamanın da sorgulanmadığı, kutsallık mertebesine ulaşmış anlatılar oluyorlar. Erdheim, kurumların da mitolojiler ürettiğini anlatır. Bu kurumlar askeriye (kahraman ordu) ve ailedir (kutsal). Bizim kültürümüzde cumhuriyetle birlikte oluşturulan kuruluş mitleri vardır. Bunlar, bütün yoksulluk ve çaresizliklere rağmen direnen ve kazanan insanlara ait mitlerdir. Militaristler bu mitleri bayağı kullanır. Bizde bir de ailenin fedakarlık, kahramanlık mitleri vardır. Her aile bir namının olduğunu var sayar ve aile üyeleri bu narsizmden beslenir. Kısacası: Bizde abartılı anlatımlara, mitolojilere bir yatkınlık ve de mit, özlem ve beklentisi vardır. Kahramanlara inanmak, kurtarıcı beklemek yaşadığımız hayattan hoşnut olmadığımıza, bir seçenek aradığımıza da işaret eder... Son dönemlerde yaşadığımız çok yönlü kriz kahraman, mehdi beklentisini acil hale getirdi. Erdoğan’ın kahramanlık büyüsünün bozulması; kabadayı gibi yürümesinin, “Ey, Avrupa” naralarının bir karikatüre dönüşmesi ve bunun yarattığı düş kırıklığı, yaşadığımız hayatın zorluğu ve yaşadığımız hayata alternatif arayışları yeni kahraman(lara)a ihtiyaç doğurdu. İşte bu ortamda Sedat Peker çıktı karşımıza. Ben başka bir Sedat Peker anlatmak istiyorum.

Kahraman Tipleri:

Her ne kadar mahalle kabadayılarına özensek, Kadir İnanır’ı taklit etsek de bize en yakın kahraman Keloğlandır. Keloğlan sıradan, “bizden biri”dır. Saftır, temizdir, hatta biz onun salak olduğunu sanırız, ama onun bu saflığı dürüstlük olarak karşımıza çıkar. O, prensleri, şehzadeleri, kahramanları düz mantığıyla dize getirir. Bizim çağdaş Keloğlanımız ise Kemal Sunal’dır. Keloğlanlık sonunda başarıyı, yengiyi getirir. Anlık bir uyanıklık, ötekinin çelişkisinden yararlanmak bu başarının sırrıdır. Bertolt Brecht’in ustaca kullandığı çocukça bir naiflik ve bunun getiridiği yabancılaşma efekti buna güzel bir örnektir. Keloğlanlık bize uygundur ve bu kahramanlık insanın kendisini pek de tehlikeye atmasını gerektirmez. Bu naiflik ötekini rezil etme, küçük düşürme ve böylece kısmi bir uyanıklığa da dayanır. Ötekinin yaptığı bir hatayı büyütüp abartarak öteki rezil edilir. Burada karşıdakini abartma efekti bilerek seçilir. Keloğlan korkaktır ama bu korkaklığını güce dönüştürür. Yine de onda bir garip bir kararlılık görürüz. İşte bu kararlılık onun en etkin silahıdır da. Günümüzde televizyonlarda da bu tür Keloğlan tipi uyanık, diğerinin en küçük hatasını büyüterek onu rezil etme amacıyla tartışan insanları izlemekteyiz. Bu tiplerin Kemal Sunal başarısını yakalayamamalarının altında hesapçı ve uyanık olma çabaları gizlidir. Bu da naifliği yok etmektedir. Halbuki Kemal Sunal’daki başarı bu naifliğin sonucudur. Burada Keloğlanlık naifliği üzerinden her ne kadar bir aptallık kanısı oluşsa da asıl aptallık aslında diğerinin üzerine yıkılmıştır. Yani, sonunda ötekinin aptal, salak ve yenilen, rezil olan olarak bittiği bir hikaye üzerine kurulur. Keloğlanlık ve saflık gibi teşhir edilen hikaye üzerinden bir narsizm yaşar. Manav aldığınız domatese iki çürük koymayı, bindiğiniz taksinin şöförü yolu uzatmayı uyanıklık, biraz da Keloğlanlık sayıyor. Kısmi zekaya sahip olmayı zekilik ve uyanıklık sayıyoruz. Halbuki kısmi zeka bütünü görmeye, zeki olmaya engeldir. Her ne kadar küçük hileleri, hainliği uyanıklık sayarak böylelikle Keloğlanlaşmaya çalışsa da bu tip insanların içinde de yer yer bir Malkoçoğlu, bir Robin Hood vardır genelde. Hiç bir zaman olmayacakları bu kişilik içlerinde özendikleri gizli bir özlem olarak kalır.

Sedat Pekerler insanların içindeki gizli Robin Hood’u depreştiriyor. Sedat Peker’le özdeşleşerek kahramanlık yaşadıklarını, onunla özdeşleşerek kahramanlığın bir parçası olduklarını sanıyorlar. Bu insanların Sedat Peker hayranlığı, daha doğrusu bir kahraman arayışında olmaları onların kendilerinden ve kendi kişiliklerinden memnun olmadıkları anlamına da geliyor. Sedat Peker’in yoksulluktan, hiçlikten gelmesi bu insanlarda mucizelerin olabileceği inancını pekiştiriyor. Kutsala inanç masala, mucizeye inancı diri tutar. Zaten çocukluğundan bu yana nazar boncuğuyla tüm kötülüklerle baş edeceğine, iki duayla en zor sorunları çözebileceğine inanmış, uzaklarda bir şeyhin felçlileri üfleyerek ayağa kaldırdığına inanmış birileri için bir mucizeyle kahraman olunacağına, kahraman olunca da her sorunun çözülebileceğine inanmak çok kolay. Sedat Peker bu mahallenin çocuğu...

Bizim Robin Hood’umuz yok. Milli eşkıyalarımız ve İnce Memed’dir bizim kahramanımız... Deniz Gezmişler bir başka kahramanlar… Bazı kahramanlar ölürler. Onları kahraman yapan giz ise ölümelerinde saklıdır... Ölerek ölümsüzleşen kahramanlar vardır... Mücadeledeki başarılarının yanı sıra onları kahraman yapan şey ölmeleri, kutsal için kendilerini kurban etmeleri... Gılgamış ölümsüzlüğü aramıştı... Ölümlü Gılgamış ölümsüzlüğün önemli eserleri miras bırakmakla da mümkün olabileceğini öğütledi bize. Gılgamış insan için önemli olan bir konuyla yüzleştiridi bizi: Ölümü kabul etmemek, ölümsüzlüğü aramak. Eski Mısır Kültürü uzmanı Jan Assmann insanların ölümün bir son olduğu fikriyle baş edemediklerini, ölümsüzlüğü ararken dini bulduklarını anlatır. Dinlerin ortak yanı insanlara ölümün bir son olmadığı, ölümden sonra da hayatın başka bir biçimde sürdüğünü vadetmeleridir. Dinler ölümsüzlük vaadinde bulunurlar... Kahramanlığın kahramana sağladığı şey sadece ölümsüzlük değildir, çünkü dinler ölümsüzlüğü vadederler. Unutulmamak, yaşayanlar tarafından anımsanmak da insanları kahraman olmaya motive edebilir. Bir insan bazan kahraman olmayı amaçlamasa da yaptığı fedakarlıktan/eylemlerden ötürü ölümünden sonra sosyal çevresi onu kahramanlaştırabilir. Bazan reel bir kişiden çok anlatıyla bir tutum, bir konum kahramanlaştırılabilir. Keloğlan reel bir kişi değildir. Anlatıdır ve bu anlatı üzerinden kahramanlaştırılır. Kahramanlık Keloğlanlıktır, kişi olarak Keloğlan değil... İbrahim Kaypakkaya sadece bir tutum, bir tavır değil, ayrıca reel bir kişidir de... Burada bir tavır, bir tutum, bir duruş, bir direniş kişileştirilmiştir de... Yani sadece direnmek değildir onu kahraman yapan, kahramanlık İbrahim Kaypakkaya gibi direnmektedir... Ölüm ve kahramanlık sadece sol mitolojiye ait bir konu değildir... Seyyid Kutub’un Mısır’da hapishanedeki tutumu, Arap-İsrail Savaşı'nda hapishaneden ayrılıp İsraile karşı savaşmak istemesi ve savaş sonunda gönüllü olarak hapse geri döneceği sözü vermesi; idam edilmeden önce celladıyla olan diyaloğu ve idama gidiş biçimi Müslümanlar için bir kahramanlık söylencesidir...

Kutsal için savaşanlar gazi, ölenler ise şehit olur. Yani, özel bir konuma gelip yüce bir mertebeye ulaşırlar... Kahramanların ölümü de yüceltilir. Kahramanların ölümü zaten sıradan ölüm olmaz… Korkudan, kalp krizi geçirip ölen kahraman yok gibidir. Savaşarak ve onurluca ölürler... Kahramanların ölümlerinde öldürme ve ölüm simbiyotik bir biçimde iç içedir... “Kafama sıkarım” (romantize ve estetize edilen, şeref konseptiyle gerekçelendirilen intihar) ya da “kafaya sıkarım” (erkek gibi öldürme) söylemleri. Bu ölme ve öldürmelerin kamera önünde yapılacağının Sedat Peker tarafından duyurulması, olayı bir filme de dönüştürüyor. Bir yerde film ve kamera varsa orada rol de vardır. Bu tür ölme ve öldürülmeler sahneleniyor, mizansenleri var... Yönetmeni, senaristi, başrol oyuncusu, kahramanı ve kötü adamının aynı kişiler olduğu, çok rollü bir film... Bu öldürme ve ölümlere bir eşzamanlılık da hakim. Sedat Peker, kendisini almaya gelenlerle çatışacağını anlatırken böyle bir kareyi ve anı yaşayacağını söylüyor bize… Ya savaşarak, öldürerek ölecek ya da öldürerek yaşayacak... Burada sadece şerefe, namusa değil yanı sıra hiper erkekliğe / hiper maçoluğa da vurgu var... Sevmeyenlerinin, onunla eskiden arkadaş olanların anlatılarında ise tecavüzlerden, Sedat Peker’in söylediklerinin aksine onun kriminal geçmişinden söz ediyorlar. Yani Sedat Peker’in çizdiği güzel manzara resimi diğer kanallarda siyaha boyanıyor... Bu caniliklerin örtüsü Sedat Peker’de vatan, millet, turan, Müslümanlık... Bu değerler üzerinden haklı konuma gelmeyi deniyor. Hatta devletini, milletini, bayrağını, müslümanlığı korumak için bu vahşeti yaptığını söylüyor...

“Kafa(ya)ma sıkarım”, “kanınızda duş aldıracağım”... Bu tür tehditlerle Sedat Peker insanları şok etmek ve böylece ilgi odağı olmak da istiyor. Bu tür uç tehitlerle insanlık tarihi içinde oluşan ahlakı da yokumsuyor ve kendi ahlakını genel ahlakın üzerinde konumlandırıyor. Bu özel ahlakın empati, adalet, vicdan, insanın kendisini ötekinin yerine koyma, ötekinin acısını hissetme özellikleri yok... Bu ahlakın en belirgin özelliği intikam üzerinden var edilmesi. İntikama neden olan mağduriyet ise bir kurgu... Sedat Peker’in insanların kanlarıyla duş almasını gerektiren mağduriyeti ne? Her gözyaşı fazladır... Hele bu gözyaşı bir çocuğunsa ve korku gözyaşlarıysa... “Dünyayı yakarım”ın bu gözyaşının cezası olamaz...

Bir şeyleri korumanız için onların korunmaya muhtaç olması gerekir. Yani, vatan, millet, bayrak, Müslümanlık saldırıyla karşılaşmıştır ve korunması elzemdir. Bu korunma metaforu korunan şeylerin tehlikede olduğuna işaret eder. İşte paranoyak korunma söylemi imajiner düşmanı da yaratmayı gerekli kılıyor. Bu düşman Ermeiler, Rumlar, solcular, Kürtler, Aleviler olabiliyor. Devletin ve bu devlete bağlı ırkçıların amaçlarına göre bu kurgu düşmanla savaşılıyor... Sözde bu tehlike üzerinden Sedat Peker ve onun gibi düşünen ırkçılar, İslamcılar mağdur olmaya, kendilerini mağdur göstermeye özen gösterirler. Kendini mağdur göstermek, küçük bir mağduriyeti abartılı göstermenin avantajı şu: Mağdur olanlar ahlaki değerleri yanlarına alırlar. Toplum mağdurların intikamcı duygularına bir yere kadar hoşgörülü davranır. Bir yerde mağdur varsa orada bir de fail var demektir. Bu kurgu failleri kötü konuma getirir. Kötüyü yok etmek de meşru müdafaadır zaten... Mağduriyet mitolojilerinin yaratılması özünde bu dinamiğe hizmet eder: Kurgulanan, anlatılan mağdurluk üzerinden haklı konuma gelmek ve böylece kendi failliğini mağduriyet maskesinin ardında gizlemek... Burada psikanalitik kuramlardan bildiğimiz fail-mağdur dönüşümü gerçekleşmektedir. Gerçek mağdurlarda da fail olma eğilimi vardır. Bu fail olma tutumu,”artık hiç bir şekilde mağdur olmayacağım” tavrıdır. Ve bir daha mağdur olmamak için fail olurlar... Sedat Peker de mağdur olduğunu, kendisine kötülükler yapıldığını anlatıyor.

Kültürlerde var olan yaradılış öyküleri bir travmaya ve bu travmayla baş eden kahramanlık mitolojilerine dayanır. Kültürün ilk kahramanları yaradılış öykülerindeki kişilerdir. Psikanalist Vamik Volkan büyük insan gruplarını oluşturan temel iki etmenin seçilmiş travma ve kahramanlık öyküleri olduğunu söyler. Bu psikanalitik büyük grup ön koşullarını Müslümanlık, Türklük ya da cumhuriyet olarak okuyabiliriz. Burada her anlatının farklı kahramanları ortaya çıkar. Bu insanlar birer efsaneye dönüşmüş ve reel kişiler olmaktan çıkmışlardır. Her ne kadar Sedat Peker bir kahraman, korkusuz cengaver gibi sunulsa da o bir yanıyla da Keloğlan. Sedat Peker’in zenginliği ailesinden miras değil. Bulaşıkçılıktan milyonerliğe ulaşan Amerikan Rüyası’nı gerçekleştirmiş biri. Yoksulluktan varsıllığa bir mucizeyle ulaşamak bir çok insanın hayali... Keloğlan kralın kızını almadan sadece bir kaç soruya yanıt vererek muradına eriyo. Zengin olmak bir şans, biraz uyanık olmak, işini bilmekle mümkün... Piyangodan para kazanmak, Tiktok starı olmak, kısacası kolayca zengin olmak... Bizim korkusuz kahramanlarımız kahramanlıklarıyla zenginlik peşinde değiller. Keloğlan’ın amacı da zengin olmaktan çok sevgilisine kavuşmakken zenginliğe de kavuşuyor. Ama genelde kahramanların amacı servete kavuşmak değildir. İşte bu amacın olmaması da bir fedakarlık göstergesidir. Sedat Peker’in zenginlik öyküsü Keloğlanla daha çok örtüşüyor, amacı mafya olmak, mafyada yer edinmek, mafyada yükselmek ve kendi mafya grubunu da büyülerek kendini de büyütmek. Devlet babanın şefkatiyle bunlar da mümkün oluyor. Bu durum Sedat Peker’in ekip çalışmalarında belirli bir uyum yeteneğine de işaret ediyor. Hem kendini hem de mafya grubunu yükseltmeyi başarıyor. Bu başarının en önemli ayağı ise develetin pis işler konusundaki yetenekliliği, devletin kirli bir devlet olması... DevletBABA pisliklerini de ‘kutsal’ maskesiyle (din, vatan, millet) gizliyor. Ve bu pislikler pislik olarak algılanmıyor. Vatan, millet meseleleri de her Türk’e kahramanlık olarak anlatılır. Bu anlatı üzerinden herkes biraz ırkçı da olur... Sorgulanmadan içselleştirilen Türk Kimliği bu kontekste doğal olarak ırkçıdır... Irkçılık doğa da olan bir şey değil ama... Sedat Peker’in yoksulluktan buralara gelmesindeki başarı öyküsü onu izleyenlerde yeni bir mucize beklentisi de oluşturuyor. Sedat Peker Şov, saçları ekili, botokslu, bakımlı, yakışıklı ve dinamik bir şovmenin şovu da. Yakışıklı, dinamik, bakımlı. Sedat Peker vücudunu, tenini şovun önemli bir parçası haline dönüştürmüş durumda. Bu görünüm zamanın bile yıpratamadığı tılsımlı bir hava veriyor ona.

Kahramanlık öykülerinin ortak yanı abartılı olmalarıdır... Peker hikayesini milyonlarca insan izliyor. Onu izleyen binlerce insan yeniden üretiyor - Sedat Peker miti kolektif üretiliyor. Bu sadece onun filmi değil. Her şey onun denetiminde görünse de iş başka yöne kaymış durumda. Bir çok mitte karşılaştığımız dinamikler ve konular burada da mevcut: ANAvatanından atılan (evinden kovulan) ve devletBABAnın yok etmek amacıyla peşinde olduğu masum, kardeşlerinin ihanetine uğramış evlat; hainlik, takip, ihanet, haneye taciz, tecavüz, cinayet gibi terk edilen, dışlanan ihanete uğrayan çocuk masallarından tanıdığımız içimizi burkan o bilinen temaya ait bilinen bütün unsurları oluşturuyor... Masallarda da bu çocuklar bir çok zorluk yaşar, ona ihanet edenlere inat mücadele ederler... Sedat Peker Balkan ülkelerinde yaşadığı zorluğu, peşindeki kötü insanlardan nasıl kaçıp kurtulduğunu anlatıyor. Psikanalist Cosimo Schinaia ve Clara Pitto masallarla mitler arasındaki farklılıklara ilişkin olarak masalın zamanı ve mekanının olmadığından, tarihsel bir olayı anlatmadığından söz eder, masalın tarihsellikten çok duygusal olduğuna vurgu yaparlar. Masallar anlatan ve dinleyenin ikisi arasında içerik olarak bir ortaklık yaratırken aralarında bir çatışmaya yol açmaz. Sedat Peker hikayesi masalsı özellikler taşımasına rağmen daha çok mite yakındır...

Devlet Baba:

Psikanalizden tanıdığımız bir kavram var: ödipal baba. Mitolojik Ödipus anlatısında geçen baba-oğul ilişkisinden yola çıkarak çocuğun gelişimini anlamaya çalışan psikanaliz ödipal babayla, güçlü babayı kastetmektedir. Güçlü baba, çocuk tarafından otoritesi kabul edilen babadır; çocuk ona özenir, onunla özdeşleşerek ve ona benzeyerek büyür. Ödipal baba aynı zamanda güçlü ve şefkatlidir de. Çocuğun yaramazlığıyla şefkatle baş edebilir, buna rağmen otoritesini de kabul ettirir. Güçlü baba zalim olamaz, şiddete baş vurmaz. Türklerin devlet babası da ona itaat ettiğin, kendi kişiliğini değil de, onun sana dayattığı kişiliği benimsediğin, kendin/öteki olmadığın sürece sana şefkatli davranır. Yani sen itaat ettiğin sürece, kendin/öteki olmadığın sürece sana iyi davranır. Aynı şekilde Sedat Peker de devlet babanın her istediğini yaptığı, baba onu kendi çıkarları için kullandığı, onu kutsal saydığı sürece şefkatliydi. Kısacası Türklerin devlet babası olgun ödipal baba değildir. Yani çocuk ona özenmez, devlet çocukların beynini yıkayarak, onlara kendi olma, birey olma şansı vermeyerek, kendi fotokopisini yaparak onlarla ilişki kurar. Buna karşılık çocuk ödipal babayı takdir ettiği, baba kendisine öteki/başkası olma şansını verdiği için ona özenir, onunla özdeşleşir. Beyni yıkanmayan çocuk kendi isteğiyle ona benzemeye çalışır. Türklerin devlet babası psikanalist Ruth Stein’in sözünü ettiği babadır: Arkaik ödipal baba... İlkel, vahşi, acımasız… Ötekine zulüm yapan… İşte bu yüzdendir Gezi’cilere, Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, Alevilere, solculara yapılanlar… İtaat etmeyen her grup bu arkaik ödipal babanın zulmüyle karşılaşır...

Bu devletle Sedat Peker simbiyotik ilişki içindeydiler... Al gülüm ver gülüm... Sonra sıradan bir hır çıkıyor... Peker özel uçakla ülkeden ayrılıyor - devlet için problem yok... Sonra Sedat Peker “beni unuttunuz, geri gelmek istiyorum” diyor... Sesini yükseltmeye, homurdanmaya başlıyor... Ona o güne kadar kırmızı halılar seren devletin yüzü asıklaşıyor. Şimdi o da öteki... Üvey evlat oldu... Her ne kadar önce “bunlar devletin içinde bir pislik grup, devlet (babam) temiz” dese de zamanla devletin pis olduğuna vardı söyledikleri… Artık o da arkaik, ilkel, zalim ve hiçbir şekilde adil, sevecen ve şefkatli olmayan ödipal bir babayla baş etmek durumunda... Eski dostlarıyla vatan, din, devlet üzerinden kurduğu aidiyat duygusunu da yitiriyor... Belki de bu yüzden başka gruplara, daha önce tehdit ettiği, öldürmeyi planladığı gruplara göndermeler yaparak onlarla ortak konteksler arıyor... O da şunu anlamıştır mutlaka: Gurbet insanı tek başına, yalnız ve en çok da kimsesiz yapıyor... Belki bu durumu değiştirmek için de mücadele veriyor… Sosyal dışlanmadan kurtulmaya, kendine yeni alanlar yaratmaya çalışıyor... Bir zamanlar kendisi de zulmün ve haksızlıkların bir parçasıyken şimdi onlara sınırlı da olsa karşı çıkıyor... Önceden zalimlerin yanındaydı... Haklıydı... Şimdi onlara karşı çıkıyor, gene haklı... Dinsel vurgular ve anekdotlarla hala kutsala yaslanmaya çalışıyor... Savaşmak sözünü çoğumuz metaforik de kullanırız... Sedat Peker’de bu kavram metaforik değil, reel… Zalim devlet artık muhatabı... Bu devletin bulaştığı herkes bu savaş halini iyi tanıyor...

Irkçılık empatiyi katleder:

Cinsel tacizle ilişkilendirilen bir adamı nasıl cezalandırdığını hazla anlatıyor. Bir insanın kemiklerini kırdığını… Ardından “gene yaparım” diyor. Bu şoke eden olay bizi şok etmiyor. Sedat Peker bizi uyguladığı her vahşet ve kötülükte haklı olduğuna inandırmaya çalışıyor. Çoğumuz tecavüz suçu işleyen birine işkenceyi, ölümü layık görüyoruz. Onların hadım edilmesi ya da penislerinin kesilmesi oylamaya sunulsa ezici çoğunluk bu suçluların çok acımasız bir biçimde cezalandırılmasını ister. Sedat Peker bu duygusal ilkel tepki üzerinden halkın büyük çoğunluğuyla ortak yanlar buluyor. Onların aklından geçen ama yapmaya cesaret edemediği bir şeyi yaptığını ve yeniden yapacağını beyan ediyor. Cinsel taciz suçlularını cezalandırma üzerinden kendi suçlarını da ahlaki gerekçelere büründürme hazırlığında. Neden? İnsani duygular, empati, ötekini de hissedebilme, kendini ötekinin yerine koyabilme yeteneğinin olduğu yerde ırkçılık ve faşistlik barınamayacağından ırkçı partiler toplumda bu duygular yeşermeye başladığı anda onları yok etmeye çalışırlar. Faşizmin zombiliği duygusuzlukla beslenir. Tam da bu nedenle İzmir HDP binasını basıp Deniz Poyraz’ın öldürülmesine ırkçı partiler insanlık dışı tepkiler verdiler. Deniz Poyraz’ın vahşice katline halkın tepki göstermesi, halkın mağdurla empati kurması ırkçıları telaşa sürekledi. Heman faile, katile sahip çıkarak mağduru suçlamaya yeltendiler. Irkçılar mağdurla kurulabilecek empatiye saldırarak kendi kötülerini koruyabiliyor, taraftarlarının vicdanlarını bloke edebiliyorlar. Bunu neden yapıyorlar? Hannah Arendt kötüyü araştırırken ona anlamlar bulma çabasını eleştirir. Kötüler sıradan ve özelliksizdirler. Evleri, evlerindeki dekorlar, beğenileri, sembolleri, rozetleri, yürüyüşleri, gülüşleri, bıyıkları, dişleri aynı olup aynı fabrikadan çıkmış gibidirler… Bu kadar sıradanlığın, bu kadar aynılığın boğucu bir yanı vardır… Sadece ve sadece şiddetin (dilsel ve fiziki) dozunu arttırma yoluyla farklılşabiliyorlar. Bu yüzden zaman içinde giderek daha da zombileşiyorlar. Arendt kötünün en belirgin özelliğinin düşüncesizlik olduğunu belirtir. Düşünmenin, bilmenin, bilginin yerini inanç alır. İnanç da zaten sözcük anlamı olarak bilmemek, emin olmamak anlamına gelmektedir. İnançlı olmakla övünenler, düşünmeden uzaklaştıklarını fark etmezler bile. İyi ve kötü, inanç üzerinden, ilkel düzeyde belirlenir ve hiç sorgulanmaz. İnanç üzerinden savunulan ise sorgulanamaz, kuşku duyulamaz mutlak doğrudur.

Dinsel ve milliyetçi anlatımlar tutucu özelliklerinden ötürü ailelerde güven uyandırır. Buna karşın değişim, yenilenmek, yeni, genelde korku uyandırır. Çünkü yeni aynı zamanda yabancı ve bilinmez olandır. Bilinmezlik korku üretir çünkü bilinmezlik hali kaos gibi algılanır. Tutuculuk sıkıcı, monotondur ama tanıdık bir şeydir. Ayrıca aileler en önemli görev olarak çocuklarına dini ve kültürü öğretmeyi görürürler. Bu kontekste ananeler, gelenekler, görenekler çok önemlidir. Bir çocuğa/gence kültürünün, dininin öğretileceği söylenip atalarına saygıdan söz edildi mi ailelerde güven oluşur. Vatanını, milletini seven, inanç temelli bir anlatıma çok insan karşı çıkmaz bu ülkede. Her ne kadar yaşadıkları hayattan hoşnutsuzlarsa da, yine de var olanı korumayı tercih ederler. İşte bu tutum ırkçı ve dinci anlatıma uygun bir alan açmaktadır. Aileler her ne kadar kültürümüze önem verse de kültürle aile arasındaki lişki karmaşıktır. Psikanalist, etnopsikanalist Mario Erdheim aile ile kültür arasında antagonist bir ilişkinin varlığından söz eder. Kültürün değişime açık bir yanı varken, aile var olanı koruma çabasıyla değişime karşı çıkar. Gençlerin yaşadıkları kültürel değişimler ailede hoş karşılanmaz. Bu nedenle çocukların modayı izlemelerne saçlarına, giyimlerine anne babalar müdahale ederler... Aile doğası gereği tutucudur... İşte bu kontekste ırkçı ve islamcı söylemler aileye dışarıdan (kültürden) aktarılırken aile kendi tutucu değerleriyle örtüştüğü için bu duruma karşı çıkmaz. Dinsel ve ırkçı anlatımlar aile ve kültür arasındaki antogonist ilişkiyi ortadan kaldırmış izlenimi yaratırlar.

Bireysel olanın mimimalize edilmesi:

Kolektif kültürün en önemli özelliklerinden biri bireysel, otonom olanı en aza indirmek ve böylece bireyi koleftifin bir parçası yapmaktır. Bu nedenle gelişim dönemlerinde çocukların otonom, bağımsız olma çabaları sınırlanır. “Ağaç yaş iken eğilir” bu tutuma özgü bir söylemdir. İtaat Kültürü çocukluğumuzda başlar. Her çocuk kendisini itaat etmek zorunda bırakan ana/babasıyla özdeşleşir... Devlet Babaya itaat etmemizin, otoriter kişileri yüceltmemizin bir geleneği var.. Çocuklar bağımsızlıktan çok yetişkinlerin fotokopisi, adeta arka tekerlekleri haline getirilir. Bu bağlamda çocukların beyni yıkanır. Anne babanın kutsallığı hiçbir şekilde sorgulanamaz. Çocuk anne babasını sevmek zorunluluğunda olup anne babaya karşı olumsuz duygulardan kaçınmalıdır. Fareli Köyün Kavalcısı’nda olduğu gibi güzel masal anlatanların arkalarına takılmamızın, bizi uçuruma götürseler bile çaldıkları kavalın (anlattıkları masalın) büyüsüne kapılmamızın da bir geleneği var... Belki bu nedenle ‘aya gitmek’, ‘dünya bizi kıskanıyor’ melodilerine ritim tutuyoruz... Belki bu yüzden İslam Alemi, Turan gibi büyük grupların homojen gruplar olduklarına inanıyoruz...

Anne babanın en önemli görevi olarak çocuğun gelişme döneminde onun duygularını manipüle etmektir. Çocuğun kuşku, ilgi, merak ve olumsuz duyguları yok edilir ki, bu da aslında çocukta bazı duyguların sembolik olarak katledilmesi demektir. Bu arada dinsel eğitim üzerinden de çocuğun beyni yıkanır. Hiç bir din çocuğun beyni yıkanmadan çocuğa öğretilemez… Jean Piaget’in belirttiği gibi çocuklarda bir somut düşünme dönemi vardır. Bu somut düşünmenin sağlamlaşmasıyla çocuklar soyut düşünmeye geçerler. İşte bu dönemde aileler çok soyut olan, bir çocuğun anlayamayacağı dinsel anlatımı çocuğun beynini yıkayarak ve çocuğu manipüle ederek öğretirler. Ayrıca bu dönem çocuğun fanteziyle realiteyi yer yer karıştırıdığı ve fantezinin çok önemli olduğu dönemlerdir. Realite ve fantezinin sık sık yer değiştirdiği bu dönemde çocuğa dinsel soyut anlatımların ve bu soyut anlatımların mutlak hakikatler ve realite olarak sunulması karmaşa yaratır. Realite ve fantazinin ne olduğu, yer değiştirdiği bir dönem... Çocuk anne babayı kaybetmemek ve onlarla çelişki yaşamamak için anne/babanın anlatımlarını üstlenerek bu kaostan çıkmayı dener. Buradaki asıl soru şu: Anne babanın çocuğunu beynini yıkama hakkı var mı? Irkçı ve islamcıların fantastik gerçeküstü kahramanlık anlatımları çocukluktan bu yana tanıdığımız bu geleneğe eklemlenir ve beynimizin yıkanması olgusuna alışık olduğumuz da düşünülünce politik alanda fantastik yalanlara inanmamıza şaşmamak gerekir. Politik alanda fantastik yalanlara inamamız biraz da bu nedenden... Tanıdığımız kahramanlık, mucize, keramet söylemlerini tanıyor ve seviyoruz. Bizde bunun bir geleneği ve karşılığı var...

Sedat Peker Deniz Poyraz’ın öldürülmesine tepki verirken duygulu biri gibi görünse de başka bir kontekste duygusuz biri. Sanki kişiliğini ikiye bölmüş gibi... Bir yandan çok insani duygular beyan ederken, diğer yandan etinizi parça parça koparacağını söyleyen vahşi, ilkel biri. Sedat Peker aslında bu vahşet üzerinden bizi şoke etme efektini de kullanıyor. Şoke edilmek insanda uzun süre etki bırakıyor ve duygusal izleri kalıyor. Vahşeti hazla anlatması, sanki vahşetle fetişist bir ilişki içindeymiş duygusu oluşturuyor. Bu vahşiliğin ardına ahlaki bir değeri eklemlemesi vahşiliğinin olumsuz duygusal etkilerini ve onun suçlarını da olumluya çevirmemize yol açıyor. Kısacası bu vahşilik Sedat Peker’in suçlarını bağışlamamızla sonuçlanıyor. O, işkence de yapsa, çalsa da, tehdit de etse, öldürse de ona hoşgörülü yüz...

Psikanalist Christopher Bollas cinayetlerin iki şekilde ortaya çıktığını söyler: Birincisi, kişinin ilişki içerisinde oldukları insanlardan nefret edip öfkelenmesi (ilişkiden doğan şiddet/cinayet) ve bu öfkeden ötürü oluşan şiddet. Diğeri ise kişinin tanımadığı insanları ideolojik, dinsel gerekçelerle öldürmesi, yani hiç tanımadığı halde birilerine şiddet uygulaması. Bollas bu tür caniliğe örnek olarak Nazi katilleri gösteriyor. Sedat Peker’in kötülüğünde bu iki kategori de mevcut. Mafyatik ilişkilerde rakiplerini tanırken, kişisel ilişki içerisinde olduğu kişilere uyguladığı vahşette muhataplarını, kendisine cezalandırılmak, öldürülmek üzere sunulan kişileri ise tanımıyor. Tanımadığı, hiç bir duygusal ilişkisi olmadığı insanları cezalandırırken sıradan bir kiralık katil durumunda. Kendi duygusal dünyasında hiç bir ilişki kuramadığı kişileri, dövmek, tehdit etmek öldürmek eğiliminde. Psikanalist Ruth Stein’in Nazi katiller bağlamında altını çizdiği bir fenomen var: Soykırımcı Katil (der genozidale Mörder). Öldürdükleri insanları tanımayan Nazi katiller öldürme eylemini bir tutkuyla ve haz aldıkları için yapmıyorlar. Ben devlet adına canilik yapanların içlerinde bir boşluk ve anlamsızlık da oluştığunu tahmin ediyorum. Mağdurlarını tanımasalar da bu katillerin ırkçı ideoloji üzerinden yaptıkları eyleme (vahşete) anlam katmaya çalışıp buna duygusal bir boyut katmaya çalıştıklarını sanıyorum. Bu işler için insanların daha çok ırkçılar arasından seçilmesi belki de bu yüzden. Irkçıların, hiç tanımadıkları insanları öldürürken buna bir de kutsallık, sözde vatanseverlik katarak, vahşete anlam kazandırdıklarını düşünüyorum. Sedat Peker vatan için, islam için, Turan için uyguladığını sandığı vahşetin hiç de vatanla ilgili olmadığını gördüğü için “anlam yitimi” durumunu yaşıyor. Böylece kendi kafasında kurduğu, kutsallaştırdığı vahşet anlam yitiminden ötürü arı bir vahşet olarak gözüküyor. Kafasında oluşturduğu kurgu yıkılıyor... Yer yer hala kendisini haklı göstermeye çalışması, “tecavüzcüleri cezalandırdım” söylemi elinde kalan son anlama tutunma, anlamsızlıktan tamamiyle kurtulma çabası gibi de görülebilir. Ayrıca kolektifle arasında bir bağ oluşturduğu için Sedat Peker bu argümana tutunuyor. Sedat Peker örneğinde de görüldüğü gibi ırkçılar, siyasi islamcılar, ideolojik amaçlı teröristler tanımadıkları rakipleriyle imajiner olumsuz bir ilişki kurmaya çalışıyorlar. Burada belirli negatif, düşman şablonları kullanarak, vatan haini, komünist, terörist dedikleri insanları insandışılaştırıyorlar - yani bu kişiler insan bile değil, bebek katili, haşarat… Bu söylemi de ırkçılar nazilerden miras aldılar. Bu şablon ve kavramlar onlarca yıldır insanları insandışılaştırmak için devlet ve ırkçılar tarafından kullanılıyor. Kutsal anlamsızlaşsa da kolektifin cezalandırma arzularını okşayarak failler tüm suçlardan beraat ediyor sanki...

Adalete dair:

Hammurabi Yasaları’ndan modern topluma kadar süregelen bir hukuk anlayışı var: Bilateral Adalet (iki taraflı adalet). Eski Mezopotamya’da oluşan daha sonra da Hıristiyanlığa miras kalan kalıp göze göz, dişe diş, İslam’da ise kısasa kısas olarak tanımlanan adalet anlayışı. Bu adalet iki taraf arasında oluşan bir haksızlıkta iki tarafın sorunu kendi arasında çözmesi ve böylece adaletin yerini bulduğu kanısına dayanıyor. Yer yer de-eskalasyon mekanizmaları işletilerek şiddetten kaçınılsa da genelde güçlünün hukunun geçerli olduğu bir sistem. Bir haksızlıkla karşılaştığımızda ilk tepkimiz ilkel olur genelde ve intikamcı bir eğilim ağır basar. Arkaik öfkeyle adalat sağlama içimizi soğutma olarak bildiğimiz öfkemizi indirme halidir. İki taraflı hukuk genelde hızlı işler, yani ceza adaletsizliğin hemen akabinde uygulanır. Bu cezalar genelde toplumun kabul edeceği biçimdedir. Bu bağlamda intikama bir hoşgörü de vardır. Ancak bazen toplumda kabul göremeyecek abartılı tepkiler de söz konusudur.

Modern toplum iki kişi arasında oluşan bir haksızlıkta sorunu olaya katılanların dışında tarafsız ve objektif kararlar verebilecek bir üçüncü kişiye havale ederek çözer. Yani iki kişi arasındaki sorun üçüncü ve olayın dışındaki üçüncü kişi tarafından çözülür. Hukuk sisteminin içindeki yapılar işte bu üçüncüyü temsil ederler. Böyle bir hukuk sistemi sizi haksızlık yaşadığınızı düşündüğünüz anda oluşan ilkel tepkiyle baş etmek, arkaik öfkenizi tımar etmek zorunda bırakır. Bu durum olgunlaşmak demektir de. Ayrıca algılamanız subjektif olduğundan algılma aldanmalarını da böylece aza aza indirgemeyi sağlar. Sedat Peker’in iddiası kendisine kötülük, haksızlık yapıldığı. Bu haksızlığa verdiği tepki ise ilkel ve arkaik. Videolar yoluyla da imajiner toplumunu üçüncü kurum gibi kullanıyor. Modern hukuk gibi görünen bir yapı daha çok arkaik ve ilkel hukuk sisteminin izlerini taşıyor. Üçüncü gibi görünenler aslıında arkaik hukuktaki kolektif konumundalar...

Psikopatlardan da bildiğimiz bir olgu var: Kurbanlara ait bir şeyi saklamak suretiyle canilik anını canlı tutmak ve bu yadiğar üzerinden vahşet anını yeniden yaşamak. Bu hatıra nesnesi onlara vahşiliği yoğun yaşama imkanı veriyor. Terör çatışmalarında öldürülen bazı insanların organlarının bile böyle bir hatıra olarak saklandığını ve bunun gururla anlatıldığını biliyoruz. Vatan, millet, terör mücadelesi adı verilen bu kirli savaşın bendeki kirli anısı bu hikayeler... Sedat Peker’de durum başka: Videolar, ses kayıtları biraz da o olayların hatıra objeleri gibi... Bir yandan, ülküdaşlık, Turan Yolcuları, Müslüman Kardeşliği, öte yandan güvensizlik, paranoyak ilişkilenmeler, birbirlerinin ses ve video kayıtları… Zehirli ve kirli suç ilişkileri... Öteki bellenene aşırı kin ve düşmanlık, en güvenilir sanılan ilişkilerdeki güvensizlik, kirlilik ve paranoya... Hiç bir ülkünün olamadığı ortamı ülkücülük söylemiyle biraz pembeye boyama çabası...


* Psikanalist  / Etnopsikanalist