Emre DEMİR


Son yıllarda şiddet sarmalının içine hapsolduğu ülkede, toplumdan her kesime devletten alenen "ben sizin babanız değilim ama ben ne dersem o olur" mesajı verildi. Partileşen devletin yarattığı yıkıma karşı çıkan her ses fiziksel şiddet ile tazahür buldu. Ayasofya'nın Cami açılışıyla minbere kılıçla çıkıp özellikle 'seküler tayfa'ya ayar veren diyanet işleri bakanı, vahşice öldürülen Pınar Gültekin'ne ses olmak için sokağa çıkan kadınlara atılan dayak, Suruç Katliamında 33 genci anmak isteyen gençlere işkenceli gözaltı ve bunların yanında Ege ovasında Salihli ilçesinin en verimli topraklarında Çapaklı Köyü'ne yapılmak istenen Biyogaz Santrali için direnen köylülere kasklı, joplu, ters kelepçeli 'devlet dersi'. Hepsi birbiriyle içkin, her olay bir diğerini bağlayan unsurlar sadece bütüne bakmak yeterli. Hakikat bütünde, hakikat devletin verdiği derste yatıyor.

Biyogaz Santral yapılmak istenen bizzat kendiminde gittiği Çapaklı Köyü'nde konuştuğumuz köylüler bize "bunlar kimin devleti, kimin jandarması" dediğinde sorunun cevabını bulmak zor olmadı. Kendi evlatlarından, kendi jandarmasından, kendi komutanından dayak yiyen, yerlerde sürüklenen, devletle yüzleşen köylü şimdi devlet babayı, babalıktan reddetmiş gibi görünüyor. Köylünün toprağına çöken işgalci sermaye "köylünün jandarması"yla köylüye saldırdı. Jandarma, Biyogaz Santral şirketinin araçlarının önünü açmak için toprağını ve geleceğini savunan, "evladı" oldukları köylüyü kadın, çocuk demeden yaka paça kenarı fırlatı, kollar morardı, başlar kanadı, sermaye güdümünde şiddetle köylüye jandarmayla devlet dersi verildi. Çapaklılılar kendi topraklarında yıllardır kutsallık atfettikleri devletle yedikleri dayak sayesinde tanıştılar. Devleti tanıdıklarını zannettikleri birikimleri belki de gururlarını incitti, gönüllerini kırdı. Kendi arazilerini, topraklarını devletle organik bağı olan bir sermayedara peşkeş çeken devletle ve onun kolluk gücüyle, çıplak şiddetiyle yeni tanıştılar.

Aynı gün Ayasofya Cami açılışında Çapaklılılar devletle tanışırken Diyanet işleri Bakanı minberin üstünden kılıçla hem toplumsal muhalefete hem de devletin sopasına karşı gelenlere ayar verdi. Cihadı temsil eden kılıç Ayasofya’dan çekilirken; İstanbul Sözleşmesi'nin ilkelerine, toprağını koruyana, kalleşçe katledilen gençleri ananlara, kadın şiddetine karşı sokağa çıkanlara, yani özünde laikliğin nüvesine ve insanca yaşamak isteyenlere çekilmişti. Korona ile gelişen ekonomik kriz ikliminde, insanların açlıkla sınandığı günlerde, devletleşmiş parti AKP ve şürekası hamaset naraları ile yoksul halk tabakasına da kılıç çekmişti. Ve tabii yıllardır nefret diliyle büyüttükleri siyasetin sıkışmışlığını ve kendi kitlesinin konsolidesini cihadist bir mobilisazyon üzerinden de yapma arzusu da aşikardı. Özellikle kadın şiddeti ve cinayetlerinin ayyuka çıktığı günlerde Çapaklı'da köylü kadınlar, İzmir'de Kadın cinayetlerini durdurmak isteyen kadınlar, İstanbul'da Suruç'a ses veren kadınlar dayak yiyordu. İslamcı patriyarkın/sermayenin kılıcı, jopu, kalkanı kadınlara kurumsal olarak indirilmişti. Farklı mekanlarda yaşanan kadın cinayetleri, kadın şiddetleri devletin kolluk gücüyle meşruluğunu kazandı, kurumsal faşizm ve kadın şiddeti böylelikle zeminlendi. Devletin jopu kırsalda ve metropolde halkın kafasında şakırdarken, aynı devletin kılıcı da Cumhuriyet'in kurucularına ve direnme hakkı gasp edilmiş halka Ayasofya'dan mesaj verdi, lanet okudu.

Gözünü kar hırsı bürümüş azgınlaşmış sermayenin hunharca saldırdığı topraklar, yok ettiği canlılar, yarattığı ekolojik felaketler halka jop, kask, biber gazı olarak dönüyor. Halkın 'yeter' dediği her noktada, her alanda halkı medyasıyla, Diyaneti’yle, yandaşıyla, sopasıyla, silahıyla hizaya sokmak, susturmak istiyor. Şiddete ses çıkaran, toprağı, deresi, ağacı patron sınıfına peşkeş çekilen insanların en insani-olan taleplerini anti-demokratik yollardan çıplak şiddet ile gasp ediyorlar. Çıkan her karşı sese "terörist" yaftasını havuz medyasıyla yapıştırıp sonrasında tahammülsüzce sadece en iyi bildiği şeyi yapıyor; yakıp yıkıyor. Aynı zamanlarda farklı mekanlarda ideolojik hegemonya vücut bulmaya devam ediyor, farklı temeller üzerinden gelişen şiddet sarmalı patron sınıfı ve devlet erkanının varlığı için devam ediyor. Boyun eğmek istemeyenlere ibadet yerlerinden, medyalardan, palalı esnafından, kolluk gücünden fiziki ayar veriliyor ve bir avuç elit yine halkın üzerinde temayüz ediyor. Sermayenin ve ataerkinin kesiştiği yer işte burada vuku buluyor ve yaşananların hepsi sınıfsallaşıyor.

Erkek egemenliğin de kültürel hegemonya (örf, adet, namus) ile içkinleştiği zamanlarda sermaye ve devlet ortaklığı (neoliberalizm) kadın, genç, yaşlı ayırt etmeden geleceğine sahip çıkanlara topyekün saldırıyor. Bu baskıcı, nefret ile harmanlaşmış zihniyete karşı bugün İstanbul Sözleşmesi başta olmak üzere tüm insanlığa ve laikliğe yaraşan şeylere sahip çıkmak hepimize düşüyor. Bu yaşanan şiddet ikliminde hava hiç değişmeden tekdüze devam ederken iklimi değiştirecek bir ebe ve soruları soracak bir akıl gerekiyor. Artık devletle muhatap olan herkes farklı mekanlarda olsa da "kimin devleti, kimin polisi" sorusunu sormayı öğrenirken pek tabii cevabı da pratiğinde ve aynı cavapta buluyor. Neoliberal tahakkümle içselleşen kılıç ve joplar arasında sıkışmış umutsuz bir toplam mevcutken kılıcın ve üniforma şiddetinin meşruiyet kazandığı bugünlerde "Ne Yapmalı" diye sormak herkesin en asli sorumluluğudur. Özsavunma ve özgücün irade koyması gereken zaman şimdi değilse ne zaman?