Derya OKATAN


ARTI GERÇEK- Siyaset Bilimci Doç. Dr. Burak Cop, AİHM’in Selahattin Demirtaş kararıyla ilgili iktidarın verdiği tepkinin hiçbir hukuki temeli olmadığını belirtiyor. Cop’a göre, bu tepki “iç kamuoyuna yönelik popülist bir tepki.” 

Ancak mevcut konjonktürde Demirtaş’ın tahliye edileceğini düşünmenin aşırı iyimserlik olacağını belirten Doç. Dr. Cop, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden çıkarılıp çıkarılmayacağı konusunda ise “İşin o noktaya varabileceğini düşünmüyorum” diyor. Çünkü Cop’a göre; Avrupa Birliği hükümetlerinin artık Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili bir dertleri yok. Demirtaş’ın siyasi saiklerle tutuklu bulunduğunu ve Kobane olaylarının sonradan Demirtaş’ın üzerine giydirilmiş bir giysi olduğunu söyleyen Cop, dildeki sertleşmeyi ve muhalefetin sindirilmeye çalışılmasını iktidarın zayıflamasına ve siyasal çaresizliğe bağlıyor. 

Muhalefetin güçlendirilmiş parlamenter sistem çalışmalarını da değerlendiren Cop’un bu konuda bir önerisi de var: Millet Meclisi ve Senato olmak üzere iki meclisli bir parlamento. Cop, Türkiye’nin, 80 milyonu aşkın nüfusu, karmaşık toplumsal yapısı ve yabana atılmayacak yüzölçümü ile ikinci bir meclise sahip olabilecek kadar büyük bir ülke olduğunu söylüyor.
Siyaset Bilimci Doç. Dr. Burak Cop ile AİHM’in Demirtaş kararı, HDP’yi kapatma tartışmaları, AKP-MHP ittifakı ve muhalefetin güçlendirilmiş parlamenter sistem önerilerine dair konuştuk. Cop’un sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

‘TEPKİLERİN HUKUKİ TEMELİ YOK, POPÜLİST BİR TEPKİ’

AİHM’in Selahattin Demirtaş hakkında verdiği karar iktidar kanadında çok sert karşılandı. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan bir süredir reformdan bahsediyordu ve “kendimizi Avrupa’da görüyoruz” diyordu. İktidarın Demirtaş’la ilgili bu yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Demirtaş hakkında böyle bir kararın verilmesi sürpriz değil. 4 yılı aşkın süredir tutuklu bulunan bir siyasetçi ve Türkiye’nin 3. büyük partisinin lideri. Siyasi saiklerle tutuklu bulunduğu çok aşikâr. Çünkü başından beri Demirtaş’ın neden tutuklu kalması gerektiği iktidar tarafından dile getiriliyor. Gerek miting meydanlarında, gerek partisinin grup toplantılarında bu konuda en çok konuşan kişi Cumhurbaşkanı Erdoğan. Siyasetin tamamen işin içine girmiş olduğu bir süreç yaşanıyor. Yani yargı bağımsızlığından biçimsel olarak dahi söz edemiyoruz. 

Ortada çok net bir hak ihlali var. AİHM kararı, Demirtaş hakkında benzer nitelikteki ilk karar değil. Ankara’da Demirtaş’ın yargılandığı 19. Ağır Ceza Mahkemesi Eylül 2019’da tahliye kararı vermişti. Anayasa Mahkemesi’nin geçen Haziran ayındaki hak ihlali kararı ve AİHM’in 2018’de aldığı başka bir karar var. Bu kararlar birbirinden farklı nitelikte ama aynı doğrultuya bakan kararlar. 

İktidarın buna verdiği tepki, deyim yerindeyse popülist bir tepki. Tamamen iç kamuoyuna yönelik ve iç kamuoyunun da tamamına değil, daha ziyade AKP ve MHP’nin kendi seçmen kitlesine yönelik verdiği tepkiler bunlar. Kendi kitlelerine, ‘dışarıdan bir basınç ile karşı karşıyayız, Avrupa Türkiye’nin kendi meselesine, “terörle mücadelesine” müdahale ediyor’ mesajı veriyorlar. Sürekli iç ve dış düşman yaratma ihtiyacı hisseden bir iktidar ile karşı karşıyayız. Bugünün popüler dış düşmanı AİHM. Birkaç hafta sonra başka bir dış düşmanla karşı karşıya kalabiliriz. 

Öte yandan, AİHM’in kararını kabul etmemek veya tanımamak gibi beyanların da pek geçerliliği yok. Çünkü Türkiye, 1987 yılından beri yurttaşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na başvuru hakkını tanımış ve 1989’dan beri de AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul etmiş bir ülke. Dahası, AİHM kararlarını uygulama zorunluluğu yalnızca Türkiye’nin imza attığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi veya ek protokollerden kaynaklanmıyor. Türkiye’nin iç hukukunun, Anayasasının parçası haline gelmiş bir hukuki düzenden söz ediyoruz. Kendi Anayasamıza göre de AİHM kararlarına uyma zorunluluğumuz var. Anayasanın 90. Maddesi bu konuda çok açık. Türkiye’nin AİHM hukukuna tabi olması bir emrivaki ile veya Türkiye’ye dayatılarak yapılmış bir şey değil. Türkiye bu sistemin bir parçası. Avrupa Konseyi’nin bir üyesi. AİHM de Avrupa Konseyi’nin yargısal organı. AİHM’de bir Türk yargıç bulunuyor. Dolayısıyla Demirtaş kararına verilen tepkilerin hiçbir hukuki temeli yok. O kararı uygulamamayı hukuksal bir gerekçe ile temellendirmek imkânsız. 

Türkiye AİHM kararını uygulamak zorunda diyorsunuz. Peki, Demirtaş tahliye edilecek, diyebiliyor musunuz? 

Hayır, Türkiye’nin gelmiş olduğu noktaya bakacak olursak bu aşırı iyimserlik olur. Olması gereken bu ama bunun olma ihtimalinin yüksek olmadığını biliyoruz. Şu an içinde bulunduğumuz konjonktür de çok önemli. AİHM kararlarının Türkiye’de uygulanması konusunda 1990’ların sonu, 2000’lerin başında çok ciddi bir irade vardı. O dönemde Avrupa’dan da Türkiye’ye yönelik bir demokratikleşme basıncı geliyordu. Şu anda Avrupa’dan öyle bir basınç gelmediğini tespit etmemiz gerekiyor. Avrupa Birliği hükümetlerinin, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgili bir dertleri yok artık. İşbirliği alanları daha çok bazı pragmatik konulara kaymış durumda; mesela mülteciler meselesi. Tabii bir de çok güçlü ekonomik ilişkiler var. Türkiye’de AİHM kararlarının uygulanması konusunda 2000’lerin ortalarına kadar güçlü bir irade söz konusuydu. Bu da siyasi bir tercihti. AİHM’de Türkiye’nin en çok mahkûm edildiği konuların başında mülkiyet hakkının ihlali gelir. Siyasal hakların ihlalinden çok kamulaştırma gibi konulardan dolayı Türkiye, pek çok defa AİHM’de mahkûm edilmiştir. 2001’de Kamulaştırma Kanunu AİHM kararları dolayısıyla baştan sona değişmişti. Bugün, her açıdan o dönemden çok uzağız. Türkiye’deki iktidar mantalitesi de çok uzak, Avrupa da çok uzak. 

‘UYGULAMIYORUM DEMESİ KENDİ SÖZÜNÜ ÇİĞNEMESİ ANLAMINA GELİR’

Hukukçular, kararın uygulanmamasının Avrupa Konseyi’nden çıkarılmaya kadar varabileceğini söylüyor. İşin hukuki yanını bir tarafa bırakırsak, sizin bahsettiğiniz gibi mülteciler meselesi ya da ekonomik, ticari ilişkileri de hesaba katarak Avrupa’dan nasıl bir tutum bekliyorsunuz? Süreç nasıl işler?

AİHM’in yargı yetkisini kabul etmiş bir ülkenin, AİHM kararlarını uygulamıyorum demesi kendi sözünü çiğnemesi anlamına gelir. Çünkü Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamak zorunda olması, imza koyduğu antlaşmalar ve Anayasasına koyduğu hükümden kaynaklı. Bu bir devletin kendi sözünü tutmaması anlamına gelir. Olası yaptırımların varabileceği en uç nokta Avrupa Konseyi’nden çıkarılmak. İşin o noktaya varabileceğini düşünmüyorum. 
12 Eylül darbesinden sonra dahi; Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyeliğinin askıya alınması tartışıldı, 1981-1984 arasında Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi’nde Türkiye’den hiçbir temsilci yer almadı, fakat Türkiye’de seçimler yapılıp da en azından görünürde demokratik rejim geri geldiğinde, TBMM üyeleri yeniden Asamble çalışmalarına katıldı. 

‘ROTAYI AVRUPA’YA ÇEVİRMEK TERCİH DEĞİL ZORUNLULUK’

Peki, tersinden Türkiye AİHM’den çıkar mı? Cumhurbaşkanı, “bunca çifte standarda ve riyakârlığa daha fazla tahammül etmek mecburiyetinde olmadığımızın bilinmesini isterim” demişti. 

Türkiye ve Avrupa’nın ilişkileri son derece girift. Erdoğan’ın bir ay önce ‘kendimizi Avrupa’da görüyoruz’ demek zorunda kalması da bu durumun bir parçası. Ortadoğu’da, Suriye’den Libya’ya kadar pek çok alanda sıkıntı yaşayan bir ülkeyiz. Türkiye, Doğu Akdeniz’deki Münsahır Ekonomik Bölge meselesinden ötürü Yunanistan ile karşı karşıya geldiğinde uluslararası ilişkilerdeki yalnızlığını derinden hisseden bir ülke. Pek çok küresel güçle sorunlu ilişkilerimiz var. Söz gelimi Rusya ile uzun süredir giden bir partnerlik var, S-400 füzeleri alımı noktasına kadar varan. Ama aslında Rusya ile ilişkiler de o kadar iyi değil. Ciddi sürtüşme alanları var. Türkiye’nin Ortadoğu’daki yalnızlığı ve sıkışmışlığı aşikâr. 

Bu bakımdan tekrar rotayı Avrupa’ya çevirmek tercihten kaynaklı değil, bir zorunluluk. Bu zorunluluğa istinaden Erdoğan bu açıklamayı yaptı. Ekonomideki sıkışmışlığı dikkate alırsak Türkiye’nin çok acil dış kaynak ihtiyacı var. Bütün bunlar Türkiye’de görüntüde dahi olsa hukuk devletinin güçlendirilmesi ihtiyacını doğuruyor. Ama bu tabii sadece görüntüde, hayata geçirilebilmesi mevcut başkanlık rejimi ve iktidar kompozisyonu ile olanaksız. Günümüzde herhalde en iyimser, en naif kişiler dahi artık AKP’den bir reform, demokratikleşme beklemiyordur. 

‘HDP’NİN AÇIK TUTULMASININ SEBEBİ İKTİDARIN TERCİHİ’

HDP’nin kapatılmasına dair tartışmalar var. MHP lideri Devlet Bahçeli “bir daha açılmamak üzere kapatılmalıdır” diyor. Ne dersiniz, HDP kapatılabilir mi?

Şu ana kadar HDP’ye yapılan muamele, HDP’yi açık tutmak ama amiyane tabirle itip kakmak. Kriminalize ederek, dışlayarak, yok sayarak, hedef haline getirerek, belediye başkanları veya yöneticilerine zaman zaman operasyonlar düzenleyerek, siyaset yapma imkânını büyük ölçüde kısıtlayıp yalnızca TBMM grubuna hapseden bir anlayış var. Yargı tamamen yürütmenin kontrolünde. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı isterse HDP’ye kapatma davası açabilir. HDP’nin açık tutulmasının sebebi iktidarın tercihi. Çünkü HDP’yi kapatmayarak kendilerine sürekli, deyim yerindeyse, itilip kakılacak bir muhatap yaratıyorlar. Onu hedefe koyarak Millet İttifakı’nı bölmeye çalışıyorlar. Başta CHP olmak üzere Millet İttifakı’nın kimi unsurlarını HDP ile işbirliği içinde göstererek, Cumhur İttifakı dışında kalan çok geniş bir toplumsal ve siyasal kümeyi bölüp parçalama, dağıtma hedefi güdüyorlar. Bunu yaparken de HDP’yi bir araç olarak kullanıyorlar. 

‘CUMHUR İTTİFAKI 300 VEKİLİN ALTINA DÜŞECEĞİ KESİNLEŞİRSE ÇILGIN BİR PROJE OLARAK HDP’Yİ KAPATABİLİR’

Fakat bir noktada Cumhur İttifakı’nın önümüzdeki seçimde mecliste 300 milletvekilinin altına düşeceği kesinleşirse, yani hiçbir şekilde mecliste çoğunluğu elde edemeyeceklerine kanaat getirirlerse belki o noktada çılgın bir proje olarak HDP’nin kapatılmasını gündeme getirebilirler. Çünkü kapatılmış bir HDP’nin veya kanunen seçime katılma yeterliliğini sağlayamamış başka bir Kürt siyasal partisinin seçime katılamaması sonucunda, o partinin en güçlü olduğu Doğu ve Güneydoğu illerinde, o partinin kazanamayacağı milletvekilliklerinin çoğu AKP’ye gidecektir. HDP kapatılırsa seçime bağımsız adaylarla girmek her zaman mümkündür, bu yol açık. 2007’de, 2011’de bu yapıldı ama bu yapıldığı zaman parti olarak seçime girip de barajın geçilmesi halinde kazanacaklarından daha az sayıda milletvekili kazanacaklardır. Bu da Cumhur İttifakı’nın Mecliste 300 milletvekilinin üzerine çıkmak için yapacağı son bir çılgınca hamle olabilir. Fakat Türkiye’nin toplumsal barışı için ve demokrasiden arta kalan ne varsa, o bakımdan son derece tehlikeli bir gidişatın yolunu açacaktır. Sırf olası maliyetlerinden ötürü bile böyle bir çılgın projeden kaçınabilirler. 

‘DİLDEKİ SERTLEŞME SİYASAL ÇARESİZLİĞİN BİR İFADESİ’

Bahçeli ve Semih Yalçın’ın HDP için kullandığı “haşere”, “itlaf edilmeli” gibi ifadeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? HDP, bu açıklamaları “soykırıma teşvik” olarak değerlendirmişti. 

Ben bu açık şiddet çağrısı niteliğindeki açıklamaları bütünün bir parçası olarak görüyorum. O bütünün içinde, söz gelimi Meral Akşener’e “yuvana dön” çağrısı da var. Git gide desteği eriyen bir ittifak ve siyasi sıkışmışlık söz konusu. İşin aslı bu. Hemen hemen bütün kamuoyu araştırmaları Cumhur İttifakı’nı yüzde 45 veya altında gösteriyor. Dildeki sertleşme, tabii sertleşme tabirinin hafif kaldığı, siyasette olmaması gereken bu söylem, siyasal çaresizliğin ifadesi olarak görülebilir. Ama siyasi bir manivela olarak kullanılıyor dahi olsa korkunç ifadeler bunlar. 

‘GERÇEK GÜNDEMLER GÜRÜLTÜ BULUTUYLA MANİPÜLE EDİLİYOR’

Siyasetçilere “terörist” suçlaması amiyane tabirle ayağa düşmüş durumda. Ömer Faruk Gergerlioğlu “terörist”, Selahattin Demirtaş “terörist”… Bazı siyasetçiler, rakiplerine artık “terörist” demeye başladılar. Ciddiye alıp yanıt vermek bile zaman kaybı olabilir ama söylemek zorundayım; haklarında bırakın yargı kararı olmasını, soruşturma bile olmayan insanlar “teröristlikle” suçlanıyor. Türkiye’de zaten zayıflamış olan tartışma adabını tamamen boğuyor, demokrasi kültüründen arta kalan ne varsa tamamen ortadan kaldırıyorlar. Tabii bir de memleketin gerçek, yakıcı sorunlarının konuşulmasına engel olmak istiyorlar. Günümüzde artık açık sansür uygulanmasındansa, iktidarı rahatsız eden bir eleştiri geldiği zaman onu bastıracak bir gürültü çıkarılarak buna yanıt verildiğini görüyoruz. Bu gürültünün konuyla da ilgisi olmuyor. Mesela bütçe görüşmelerinde CHP’den etkili hamleler geliyor, ağır yoksulluk, işsizlik gibi meseleler gündeme getirildiğinde iktidar bunu gürültü ile bastırmaya çalıyor. Gürültü, manipülasyon amaçlı. Şeb-i Arus’ta Türkçe Kuran okundu mu, CHP’de taciz mi var gibi tamamen manipülatif, gerçek gündemle uzaktan yakından alakası olmayan bir gürültü bulutuyla susturulmaya çalışılıyor muhalefet. 

‘KOBANİ OLAYLARI DEMİRTAŞ’IN ÜZERİNE GİYDİRİLMİŞ BİR GİYSİ’

Selahattin Demirtaş, Kobani olaylarıyla bağlantılı gösteriliyor. Fakat Kobani olaylarından 5,5 ay sonra HDP’nin ileri gelenleri ile hükümetin ileri gelenleri Dolmabahçe’de bir araya gelip bir protokol açıkladılar. Siz onlarca insanın ölümünden sorumlu gördüğünüz bir siyasi partiyi neden olaylardan 5,5 ay sonra muhatap alıp onlarla bir yol haritası çizme tercihinde bulunuyorsunuz. Demek ki aslında mesele Kobani olayları değil. Kobani olayları sonradan Demirtaş’ın üzerine giydirilmiş bir giysi. Aslında Demirtaş’ın başka sebeplerden dolayı hedefe konulduğunu anlıyoruz. Daha sonra da geriye dönük gerekçe bulma çabası ile bu olayların kullanıldığını görüyoruz. 

‘MUHALEFETİN SİNDİRİLMEYE ÇALIŞILMASI İKTİDARIN ZAYIFLADIĞININ GÖSTERGESİ’

Bir yanda itlaf gibi ifadeler, bir yanda Alaaddin Çakıcı gibi mafya liderlerinin siyasetteki yeri, öte yandan demokratik haklar sürekli budanıyor. İşte son olarak Meclis’e derneklere kayyım atanmasının yolunu açan bir kanun teklifi getirildi. Birçok örnek sayabiliriz, tüm bunları yan yana koyduğumuzda Türkiye siyasetinin gidişatını nasıl görüyorsunuz? Halkları nasıl bir yeni yıl bekliyor?

Çok çetin koşullar. Özellikle demokrasi güçleri açısından oyunun oynandığı saha git gide engebeli, eğimli ve balçıkla bezenmiş bir hale geliyor. Bu sahada düzgün bir şekilde oynamaya çalışıyorsunuz. Hakemler de taraf tutuyor. İşin içine mafyanın da girmiş olmasını muhalefetin sindirilmeye çalışılması olarak yorumluyorum. 

‘EN GENİŞ DEMOKRASİ İTTİFAKI KURULMALI’

Muhalefetin sindirilmeye çalışılması iktidarın zayıfladığının bir göstergesi. Bunu asla akıldan çıkarmamak lazım. Hukuk devletinden yana güçleri bir araya getirecek en geniş demokrasi ittifakının kurulması ana hedef olmalı. Yapılan bütün bu hamleler ittifakın potansiyel bileşenlerini sindirmeye, dikkatini dağıtmaya, demoralize etmeye yönelik. İktidarın bu hamleleri neden yapma ihtiyacı hissettiği akılda tutulursa, muhalefet için bir arada hareket etme motivasyonu sağlanabilir. Bir de söylemeye bile gerek yok, gündem saptırmalara, provokasyonlara gelinmemesi gerekiyor. 

‘AGRESİF SÖYLEMDE KAYDA DEĞER BİR BLÖF PAYI VAR’

Bazı kesimler AKP’nin kaybedeceğini anladığı anda seçimleri bile ortadan kaldırabileceğini düşünüyor. Bu gerçekten olabilir mi?

Bunlar isteyerek veya istemeyerek muhalefet saflarına yılgınlık yaratabilecek olan düşünceler. Siz bir kere buna kanaat getirirseniz, siyasi mücadeleyi bırakmanız gerekir. Çünkü mücadele yürütmenin anlamı kalmaz. Halbuki yaşadığımız hayat bize işlerin o kadar da kolay olmadığını gösteriyor. Yapılan hamleler her zaman umulan sonucu vermiyor, hatta ters tepebiliyor. İptal edilen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi sonrası yaşananları hatırlayalım. Ayrıca ABD ve AB ile ilişkilerini iyileştirmek isteyen, ekonomisi iflas etmiş, söz gelimi faiz konusunda geri adım atmak zorunda kalmış, dış borç ve doğrudan yabancı yatırım olarak kaynak ihtiyacı duyan bir iktidarın açık faşizme geçişi pek mümkün olmayabilir. Sırf Türkiye’nin içinde bulunduğu uluslararası bağlantılardan ötürü işler o noktaya vardırılamayabilir. İktidarın her söylediğini yapabileceğini, hatta yapmak istediğini düşünmemek lazım. Bu agresif söylemde kayda değer bir blöf payı da var. 

‘AKP İLE MHP ARASINDA DOKU UYUMU VAR’

AKP-MHP ilişkisini de sormak istiyorum. MHP gerçekten AKP’yi yönetiyor mu? Yoksa ittifakın sınırlarını belirlemek dışında ilgilenmiyor mu? İttifakın geleceğini nasıl görüyorsunuz? 

AKP’nin MHP’nin yörüngesine girdiği gibi yorumlar doğrudan ya da dolaylı olarak, AKP elinden gelse daha demokrasiden yana bir parti olabilir mesajı barındırıyor. Ben bunun bir yanılgı olduğunu düşünüyorum. AKP ile MHP arasında bir doku uyuşmazlığı yok, doku uyumu var. Türkiye’de siyasal İslam ile MHP’nin temsil ettiği milliyetçiliğin 1960’lardan, hatta daha öncesinden beri iç içe geçmişliği, aralarındaki akrabalık ilişkisi, bu iki siyasi öznenin 1970’lerde Milliyetçi Cephe hükümetlerinde bir araya gelmiş olması, 1991 yılında ittifak yapıp Refah Partisi çatısı altında seçimlere girmiş olmaları, bütün bunları düşünecek olursak; isteksizce bir araya gelmiş iki uyumsuz partiden söz edemeyiz. 

Eğer ki Türkiye’de parlamenter sistem olsaydı, başkanlık sistemine geçilmeseydi MHP bu desteğinin karşılığında resmi olarak da iktidarın bir parçası olacaktı. Devlet Bahçeli, Başbakan Yardımcısı olacak ve MHP’nin elinde bazı bakanlıklar olacaktı. AKP, MHP’nin desteğini görünmez bir koalisyon protokolü ile sağlıyor. Görünmez diyorum, çünkü elimizde Mayıs 2018 tarihli seçim ittifakı protokolünden başka hiçbir yazılı belge yok. Bu iki siyasi partinin hangi zeminde, hangi ortak hedefler doğrultusunda bir arada durduğuna dair hiçbir somut belge yok. Dolayısıyla MHP verdiği bu desteğin karşısında ne alıyor, açıkça göremiyoruz, yalnızca tahmin edebiliyoruz. Bürokraside kadrolaşma gibi bir takım kazanımlar elde ettikleri anlaşılıyor. MHP ile resmi olmayan ittifak modeline dayanmak AKP ve Erdoğan açısından belki de en iyi senaryo. Parlamenter rejimde olsalardı onlara bazı bakanlıklar vermeleri gerekecekti. Ben AKP’nin MHP’nin eline düştüğü gibi yorumlara katılmıyorum. Karşılıklı bir al-ver ilişkisi söz konusu. Ama ortada parlamenter rejimde olduğu gibi bir koalisyon protokolü yok. Parlamenter rejimde, taraflar bir araya gelip koalisyon protokolü yayınlar, hedeflerini belirtir. Bu yok tabii. Dolayısıyla biz sıradan faniler açısından gizemli bir ittifak. 

Ama Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemini Devlet Bahçeli daha çok savunuyor…

Şüphesiz. Bu iki siyasi özne arasındaki uyumdan söz ederken bunun pürüzsüz bir uyum olduğunu kastetmedim. Sürtüşmeler elbette var. Erdoğan’ın gerekirse başkanlık sisteminden vazgeçilebileceği anlamına gelen, buna kapı aralayan açıklamaları da oldu. 

Tabii MHP açısından son derece avantajlı bir pozisyon. Anketlere göre yüzde 7-8 civarında oyu olan bir parti. Yani ittifak kurmadan seçime girse belki barajı geçemeyecek olan bir parti ama bugün Türkiye’nin yönetiminde söz sahibi. Aynı zamanda her türlü sorumluluktan da bağışık. Türkiye’nin ekonomisi bu kadar kötü giderken, ciddi bir yoksulluk sorunu varken, sanki dışarıdan bir aktör gibi askıda ekmek kampanyası başlatabiliyor mesela. Bu çok konforlu bir pozisyon. Çünkü hem içeride hem dışarıdalar. Dolayısıyla MHP açısından devam etmesi arzu edilen bir sistemdir.

Muhalefet partileri cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine karşı çıkıyor, güçlendirilmiş ya da iyileştirilmiş gibi farklı isimler altında parlamenter sistem talepleri var. Muhalefetin bu çalışmalarını nasıl görüyorsunuz?

Muhalefetin bu konuda daha çok çalışması gerektiğini düşünüyorum. Muhalefetteki öznelerin hem ayrı ayrı hem de olabildiğince bir araya gelerek bu konudaki çalışmalarını detaylandırması gerekiyor. Güçlendirilmiş parlamenter sistem Türkiye’nin ihtiyacını tarif etmesi bakımından doğru bir tabir. Tabir doğru ama altının doldurulması gerekiyor. Son zamanlarda bu doğrultuda atılmış adımlar arasında, CHP’nin hukuk politikalarından sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek’in bazı açıklamaları var. Söz gelimi ‘Meclis, hükümeti düşürmeden önce salt çoğunlukla yeni bir hükümet, yani yeni bir başbakan üzerinde uzlaşmalı’ diyor. Bu geçmişteki bir takım deneyimlere istinaden yapılan bir öneri. Ekim 1995’de Tansu Çiller’in kurduğu ve güvenoyu alamayan, bir ay başta kalan bir hükümet vardı. 1970’lerde güvenoyu alamamış hükümetler vardı. Bir hükümetin gensoru ile düşürüldüğü yahut güvenoyu alamadığı halde, yerine yenisi kurulamadığı için başta kalmasının istikrarsızlık yaratacağı düşünülüp, buna karşı getirilen bir öneri.

Güçlendirilmiş parlamenter sistemin geçmişteki parlamenter sitemden farkı ne olacak, diye sorulduğu zaman, bunu altının doldurulması için ortaya konulmuş bir öneri. Muharrem Erkek’in açıklamalarından başka bir detay: Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyelerinin seçiminde siyaset kurumu değil yargı mensupları yer alsın, HSK’da baroların temsilcisi de bulunsun deniliyor. Yürütmenin yargı üzerindeki gücünü sınırlandırmaya yönelik bir öneri. HSK üyelerinin seçiminde aslında TBMM’nin de rol oynaması düşünülebilir kanımca. Ama salt çoğunlukla değil, nitelikli çoğunlukla meclisten HSK’ya üye seçilebilir. Üçte iki çoğunluk gibi bir koşul getirirseniz, farklı siyasi partileri de uzlaşmaya teşvik etmiş olursunuz. Erkek, Anayasa Mahkemesi’nin yetki alanının genişletilmesi gerektiğinden de söz ediyor ve bir siyasi partinin genel başkanı olan Cumhurbaşkanı’nın Anayasa Mahkemesi’ne üye atamasının çarpıklığına işaret ediyor. Güçlendirilmiş parlamenter sistem, yalnızca meclisin yürütme karşısında güçlendirilmesi hedefi gütmemeli, aynı zamanda yargıyı da yürütme karşısında güçlendiren bir vizyonu olmalı. 

‘İKİNCİ MECLİS’ ÖNERİSİ

Benim bu bağlamda önemli olduğunu düşündüğüm bir konu var. 

Şu ana kadar herhangi bir muhalefet partisi buna değinmedi: İkinci Meclis. Türkiye’nin 1961-80 arasında olduğu gibi çift meclisli parlamentoya sahip olması. Yani bir Millet Meclisi, bir de Senato olması. Yürütmenin parlamento çoğunluğuna dayanarak istediği kanunları hızlı bir şekilde geçirebilmesini sınırlandıracak bir önlem olur. Kanunların kabul edilme süreci uzar ama bu o kadar da kötü bir şey olmayabilir. Bu sayede tasarılar kamuoyunda daha çok tartışılır, kanunları uzlaşmayla çıkarma iradesi güçlenir. 

İkinci meclisler daha çok federal devletlerde görülüyor. Dünyadaki federal devletlerin yaklaşık beşte dördünde senato var. Ama üniter demokratik devletlerde de senato söz konusu olabiliyor. Dünyadaki üniter devletlerin yaklaşık dörtte birinin ikinci bir meclisi var. Fransa, İtalya, geçmişte Türkiye buna örnektir. Üstelik nüfusu büyük ve karmaşık bir toplum yapısı olan ülkelerde ikinci meclislerin bir ihtiyaç olarak ortaya çıktığını görüyoruz. Türkiye, 80 milyonu aşkın nüfusu, karmaşık toplumsal yapısı ve yabana atılmayacak yüzölçümü ile ikinci bir meclise sahip olabilecek kadar büyük bir ülkedir. 
Şu tür ayrıntılar önemli; her iki meclis yetki bakımından eş güçte mi olmalı, yoksa ikinci meclis daha mı zayıf olmalı, bunlar tartışmaya açık konular. Senato’nun yetki alanı Millet Meclisi’ne göre daha sınırlı tutulabilir. Yetkisi; kanunların yasalaşmasını erteleme, değişiklik önerileri ve sınırlı bir geri gönderme hakkından ibaret olabilir. Bunların hepsinin tartışılması gerekiyor. 

Bu tür ayrıntılı meselelerin yeterince tartışıldığı izlenimine sahip değilim. Ama belki bunun da ardında bir hikmet vardır. Üzerinde ayrışma olabilecek konuları sonraya bırakıp, seçimde iktidara son verme hedefi öncelikli görülebilir. Ancak AKP-MHP sonrası döneme de hazırlıklı girmek lazım. O dönemde izlenecek yol haritası, yapılacak Anayasa değişiklikleri, tasarlanacak kurumlar üzerine ayrıntılı çalışmaların yapılması gerekiyor.