Besim ERARSLAN


Herhangi bir Müslüman ile İslamiyet arasındaki fark tekil ile tüm Müslümanların toplamından (çoğul) arasındaki farktan çok daha fazladır. Kuşkusuz İslamiyet derken "hangi İslam" diye sorulabilir. Ortada herkesin kendi İslamiyet’i varken bu soru mantıklıdır da. Ama ne kadar İslam olursa olsun 14 yüzyıllık İslam tarihinde olmuş olanların oluşturduğu tarihi, söylenen yazılanların oluşturduğu o koskoca külliyatı hiç olmamış gibi saymak da mantıklı değildir.

Müslüman olan bir kişi günlük hayatta yaptıklarından elbet kendisi sorumludur bundan ötürü kimse İslamiyet’i suçlayamaz. Ayrıca bütün dinlerin mensupları nihayetinde insanların insanlık tarihinde gözlenmiş sayısız durumlar dışında davranışlar göstermesi de beklenemez. Ancak bir din mensubunun işlediği kişisel suçların sorumluluğu ile inandığı din uğruna işlediği suçların sorumluluğu arasında bir bir sınır çekme ihtiyacı olduğu kesindir. Sözgelimi bir Müslüman’ın din adına onun kutsalı olan Allah’ı adına işlediği suçlardan kozmolojiyi ortaya koyan, bunu yaparken ortaya koyduğu nedenler kadar onların sonuçlarından da tabi ki İslamiyet sorumludur. Hatta bu suçları din adına teşvik etmeyip sessiz kalmış olanlar ya da geçmişte olanlarla din adına hesaplaşmamış olanlar dahi sorumludurlar. Zira nasıl engizisyonun karanlık tarihi Hristiyanlığın günah defterine yazılmışsa Müslüman kimliği içinde işlenen suçlar da İslam tarihinde yerini silinemez biçimde alacaktır.

Yani özetlemek gerekirse Musevilik, İsevilik ya da Muhammedilik toplumsal ahlak ile ilişkilerinde çok farklı davranmadılar. Mevcut toplumsal ahlakı toplumsal iktidar doğrultusunda araçsallaştırdılar. Her iktidar paradigması gibi İktidara gelene kadar mazlumlardan yana göründüler iktidara geldikten sonra statüko ile anlaşıp iktidarın dilini kullandılar. “İyi Ahlak” ile sadece iktidara gelmek ya da iktidara geldikten sonra bunu sürdürebilmek açısından araçsal bir ilişki içinde oldular.

Bu noktada seküler yaşayan biri için yaşadığı coğrafyaya bağlı olarak bu dinlerden herhangi birinin kendi statükocu ahlâk anlayışları açısından suçlamalarına maruz kalmak çok sıradan bir durumdur. Ancak sıradan olmasına karşın kabul edilemez olan şey, bir dine iman edenlerin o dine ya da hiçbir dine iman etmeyenlere yaklaşmada takındıkları ötekileştirme tavrı kendinden olmayanlara karşı yaşadıkları yabancılaşmadır. Zira iman etmiş kişiler doğrunun ve hakikatin tek olduğunu, o doğrunun ve hakikatin de kendi imanlarında saklı olduğunu düşündüklerinden başka türlü düşünenlere, inananlara ve başka türlü yaşayanlara karşı samimi manada empatik bir anlayış içinde olamazlar, olmaları beklenemez. Bütün kitabi dinlere göre dünyevi adalet ancak iman etmekle mümkün olduğundan “yanlış inanç” ya da “inançsızlık” affedilemez.

Sadece İsrail oğulları soyundan gelenler için hak dini olan Musevilikte bu soyun dışından gelenlerin tanrının hakikatine mahzar olması beklenemez çünkü bu hakikat sadece seçilmiş bir kavim olan İsrail oğullarının hakkıdır. Tanrı da herkesin değil onların tanrısıdır. Bu soydan gelmeyenler aynı tanrıya (Yehova) inanmış olsalar bile Tanrı ile İsrail oğullarının yaptığı akit onları bağlamaz, bu anlamda mümin olmaya ehil değildirler.

Hristiyanlık ve İslamiyette durum biraz farklıdır. Tanrı için seçilmiş kavim yoktur, özgür ya da köle bütün insanlar için tanrının doğruluğu ve hakikati birdir, vardır. Burada iman edenin görevi kutsal kitapta gönderilen emirlere sıkı sıkıya itaat etmektir. Bu itaatin dünyevi biçimi o andaki dinsel otoritedir (Kilise, mollalar, halife vs.) Ve hem Hristiyanlık hem de İslamiyet açısından dünyevi misyon kendi inançlarını en geniş coğrafyalara yaymaktır (bkz. haçlı seferleri, fetihçilik). Yunanca “doğru düşünce” “ortos” ve “doksa” kelimelerinin birleşmesinden oluşan ortodoksa ya da ortodoksi kelimesi doğruyu kendi kelamının hegemonyası altına almayı pek güzel tarif eder. Tartışılamayacak tek doğru olan kutsal hakikat hem tüm dünyaya yayılacak hem bütün insanları güya birleştirecektir. Ancak bu büyük iddia genellikle gerçekleşmez dünyaya yayılan inanç adına yağmacılık, işgalcilik ve savaşlar ve zulüm olur.

Şimdi bu noktada ortodoksi ile heterodoksi arasındaki arasındaki ayrımı atlamış olduğuma, kaba bir indirgemecilikle tüm dinleri bir çırpıda mahkum ettiğime dair kimi itirazları duyar gibiyim. İnanın atlamıyorum. Ortodoksiye karşı heterodoksinin varlığını mücadelesini çok anlamlı buluyorum. Ancak dinleri gerek tarihsel, gerek sosyolojik, gerekse sosyal antropolojik bağlamda bir iktidar paradigması  olarak ele almayıp salt bir inanç kozmolojisi olarak ele alırsanız dinin insanlık tarihindeki ve sosyal hayattaki yeri havada asılı kalacaktır. Dinsel kozmoloji bir iktidar paradigması olduğu sürece etkinlik kazanacak kendi hegemonyasını kuracaktır. Bu anlamda muhalif matrise oturmuş bir iktidar paradigması olarak dinsel kozmolojiyi yeniden tanımlayıp kodlayabilirsiniz, bunda bir beis yoktur, ancak her ne olursa olsun sizin muhalif olup yeniden kodlanmış olan dinsel kozmolojiniz sonuçta yeni bir iktidarın paradigması olmaktan öteye gidemeyecektir. Siyasal iktidara tümden karşı olsanız bile bu paradigma kendi iktidarını bir şekilde ya sizinle ya da sizsiz mutlaka yaratacaktır. Çünkü din bir iktidar paradigmasıdır ve iktidar ele geçirilemez iktidar ele geçirdiğini sananı ele geçirir.

Dinsel kozmolojilerin dünyada bu kadar geniş insan topluluklarının inanç alanlarını işgal ediyor olması belli ki bu yüzden politikacılar kadar inanç ile düşünce alanlarını yeterince birbirinden ayıramamış bazı düşünce insanlarını da cezp ediyor. Sonuçta kışkırtılmış kitlesel coşkuların (duyguların) alanında şehvetle çoğunluğa çevrim içi konuşmak varken, bundan vazgeçip saf aklın alanında sizi anlayıp anlamayacağı belli olmayan bir grup marjinale çevrim dışı konuşmak neden cazip olsun ki?