Abdullah BOZKOYUN


Kürtler toplumsal barış ve savaş sorununu gerek tarihsel yönleriyle gerekse de güncel gelişmeler boyutuyla en derinden hissederek tartışan ve çözüm aramaya çalışan bir önderlik, halk ve hareket gerçekliğine sahiptir. Konunun, sadece Kürtler için değil, günümüzde başta Ortadoğu olmak üzere bütün insanlığın temel sorunlarının başında geliyor olmasından dolayı buna karşı en derin ideolojik, felsefik, sosyal, siyasal, kültürel, toplumsal çözüm perspektifini geliştirmeye çalışmamız bizlerin en büyük gücü olurken, aynı zamanda tüm egemenlik sisteminin öfkesini çekmemizin de temel nedeni olmaktadır. Tarihten günümüze dek egemen sınıflar, kendi çıkarları için yarattıkları savaşlara toplumları dahil etmek için iki temel motivasyonu araç olarak kullanıyorlar. Bunlardan birincisi; Dini ideoloji. İkincisi; Milliyetçi ideolojidir. Sosyalist ideoloji, dini ve milliyetçi ideolojileri aşarak enternasyonal bir sosyal örgütlenme yaratma iddiasıyla yola çıktı. Ama sosyalist ideoloji de eksiklikleriyle birlikte; teorik temelleri sağlamsa da, uygulamada kapitalizmin bir mezhebi olmayı aşamadı. Dini, ulusalcı, sosyalist ideolojiler ilk doğuşlarında demokratik, toplumcu, özgürlükçü ve ilericiydiler.

İnsanlığın tarihsel gelişim çizgisini ekonomik, sosyal ve bilimsel açıdan ele aldığımızda; üretim araçlarının gelişmesiyle ekonomik açıdan daha gelişmiş zengin yaşam olanaklarına; örgütlenme imkanlarının büyümesi ve genişlemesiyle daha büyük sosyal organizasyonlara; büyü, sihir, mitoloji, metafizik düşünüşten diyaletik-maddeci bilimsel düşünüşe doğru bir ilerleme görülür. Dolayısıyla gelişmiş sosyal organizasyonlar, bireyler ve halklar için daha gelişmiş, özgürlük, eşitlik, kardeşlik olanakları yaratırken, sınıfçı, devletçi, hiyerarşik yapılanmalar birey ve toplum için doğan bu olanakları köleciliğe, ayrımcılığa ve düşmanlığa dönüştürmüşlerdir. Devletçi, sınıfçı hiyerarşik yapılanmanın bu doğuşuyla birlikte bir yandan toplumların ezilen ve sömürülen kesimleri gasp edilmiş hakları için meşru savunma mücadelesi başlatırken, diğer yandan ezen ve sömüren sınıf ve devletler halkları bu mücadelelerinden alıkoymak ve yanıltmak, dolayısıyla çıkarlarını geliştirip büyütmek için halkalar arası savaşlar başlatmışlardır. Halkların özgürlüğü, kardeşliğe, eşitliğe ulaşma amacında dinsel ve ulusal ideolojiler ilk doğuşlarında eşitlik, özgürlük ve kardeşlik adına demokratik ve toplumcudurlar. Dini ideolojiler; Yahudilik haricinde, tüm insanları Tanrı’nın eşit derecede yarattığını kabul ederken, ulusların doğuş aşamasında insan hakları evrensel bildirisi tüm insanların özgür ve eşit doğduklarını kabul ediyordu. Bu ideolojiler daha sonra sınıf ve devletin hizmetinde kölelik ve savaşların aracı oluyor. Dini ideolojilerde, Tanrı’nın ‘’hizmetinde’’ özel sınıf ve asil tabakalar doğup, bunlar Tanrı adına çıkarlarını geliştirirken, insan hakları bildirisi daha sonra ‘’üstün ırklar’’ adına ayaklar altına alınmıştır. Günümüzde bu ideolojilere dayalı örgütlenme ve pratiklerin insanlığa sunacakları bir gelenek kalmamıştır. Bu ideolojiler egemen oldukça, insanlık barış, kardeşlik ve özgürlükle tanışmayacaktır.

Dolayısıyla gerçek barış için yeni bir felsefeye dayalı ideolojiye ihtiyaç var: Sosyalist ideolojinin olumlu mirasını sürdüren demokratik ekolojik özgürlükçü toplum ideolojisi. Bu ideolojinin günümüzdeki siyaseti ‘Ortak Vatanda Demokratik Cumhuriyet yönetiminde bir arada yaşamak ’tır. Ortak vatanda demokratik cumhuriyet yönetiminde bir arada yaşanırken, komşu halklara ilişkin hukuk ise Demokratik Konfederal hukuktur. Özgürlükçü, demokratik ekolojik toplum paradigmasının mimarı kuşkusuz Öcalan'dır. Öcalan'a bu kadar yönelmenin temel sebeplerinin başında, beş bin yıllık hiyerarşik erkek egemenlikli sistemin geliştirdiği toplumsal şiddete dayalı sisteme karşı, toplumsal barışı sağlayacak tek ve gerçekçi demokratik-ekolojik  özgürlükçü toplum paradigmasını geliştirmesi ve bunun günümüzde tüm eksikliklere rağmen bir toplumsal model olarak hayata geçirilmeye çalışması gelmektedir. Günümüz egemenlik sistemi, tüm birikim ve gücünü beş bin yıllık devlet geleneğinden alarak, halklara ve ezilenlere hükmetmeye çalışırken, Öcalan'ın geliştirdiği ideoloji beş bin yılın ötesindeki binlerce yıllık kadın emeğine dayalı eşit, özgür ve adilce yaşamın günümüzde yaşayan tarihsel ruhu ve özlemiyle, ezilenlerin beş bin yıllık egemenlik sistemine karşı direnişlerinin, mücadelelerinin ve hayallerinin tüm birikimini güncelleştirip geleceğe taşıyacak ideolojiyi, felsefeyi, siyaseti, toplumsal sistemi, örgütü ve direnişi oluşturup, pratikleştirmeye çalışmaktadır. Öcalan eksenli ezilenlerin özgürlük ve barış talebiyle, devlet eksenli egemenlik sistemi arasındaki çatışmanın özü budur ve günümüzdeki en temel savaş-barış ikilemini oluşturmaktadır.

Toplumsal savaşın özünde, kadın eksenli neolitik toplumdan çıkışla birlikte gelişen erkek egemenlikli hiyerarşik sistemin, başta kadın olmak üzere, toplumun diğer kesimlerini giderek köleleştirmesi yatar. Bilgiyi, emeği, topluma ait olan tüm değerleri genel toplum hizmetinde adilce ve eşitçe paylaşan kadına karşı, tüm bunlar üzerinde egemenliğini giderek devletini, krallığını imparatorluğunu geliştiren erkek zihniyeti toplumsal şiddetin ve savaşın gerçek kaynağıdır. Bilginin, adaletin, eşitliğin, kardeşliğin, paylaşımın, şefkatin, hümanizmanın anası olan kadından toplumsal rolünü çalarak onu düşüren erkek, kurduğu devlet sistemiyle beş bin yıldır insanları, toplumları ve halkları bir birine düşman ederek şiddeti ve savaşı kutsamış, kendi egemenlik sistemini bu yöntemle sürdürmüştür. Egemenliğin, iktidarın, devletin ruhu şiddet, zor, zulüm ve savaştır. Son iki yüzyıldır coğrafyamızda adeta tarihin bu en temel gerçeği tüm birikim ve çıplaklığıyla batı uygarlığı tarafından sahnelenmekte, demokrasi ve barış söylemiyle insanları, toplumları ve halkları büyük bir yıkıma sürüklemektedir. Ortadoğu'nun despotik, totaliter rejimlerini ve devletleşmelerini yaratan ve besleyen, bir yandan zigurat sisteminin tüm tarihsel ağırlığıyla coğrafyamızda yaşanıyor olması iken, diğer yanı Batı uygarlığının son iki yüzyıllık ulus- devlet kefenini milliyetçilik ideolojisiyle halklara ve topluma giydirme çabasıdır. Bu çaba elbetteteki halkları birbirine kırdırtma, bölerek, parçalayarak yönetmeye yönelik temel devlet yöntemi olmaktadır.

Egemenlerin iktidarlarını sürdürmede beş bin yıldan beridir uyguladığı temel yöntem; insanları, toplumları ve halkları birbiriyle çatıştırma ve savaştırmadır. Devlet ve iktidar, ancak ve ancak bölünmüş, parçalanmış ve savaşan toplum gerçekliği üzerinde varlığını sürdürebilir. Ezilenlerin ve halkların bu beş bin yıllık egemenlik yaklaşımına karşı tavırları her zaman eşitlik, adalet ve özgürlük için direnme olmuş, büyük acılar ve yıkımlar pahasına olsa da adalet, eşitlik ve kardeşlik hayali ve özleminden vazgeçmemiştir. Bu özlem, günümüzde özgürlük hareketi ve kırk yıllık halk direnişiyle ete kemiğe bürünmüş, halklar ve ezilenler adına muazzam bir direniş geleneği yaratmıştır. Eşitsizliğin, adaletsizliğin ve özgürlüğün olmadığı despotik yönetimlerde farklılıklar bir çatışma, bölünme ve parçalanma nedeni olurken ve bu devletin kendini sürdürmede başvurduğu temel varoluş yöntemi olurken, eşitlik, özgürlük ve adalet istemiyle diller, kültürler, halklar, yetenekler arasındaki farklılıkları birer zenginlik olarak görüp bu zenginlik üzerinden kardeşçe bir toplum ve dünya yaratma iddiasını taşıyan ezilenlerin komünal değerlere bağlı konfedaral sistem arayışı da tarih boyunca hep farklı tarzlarda olsa bile varolmuş ve günümüzde kırk yıllık direniş sonucunda uygulanabilir bir düzey kazanmıştır. Büyük bedeller ve zorluklar pahasına da olsa halk olarak bu düzeyin yakalanmış olması, tarihte ezilenler adına yakalanmış en anlamı ve değerli aşamalardandır. Sonuç olarak; Kürt sorununun çözümünde ulus-devlete dayanmayan çözüm arayışının özünde böylesine tarihi ve toplumsal gerçekler yatmaktadır. Kürt sorununun konfederal sisteme dayalı çözümü, sadece siyasal bir yaklaşım olmanın ötesinde, özlemini duyduğumuz eşit, adil ve özgür bir toplumda yaşam hayalidir. Milliyetçi çözüme ve yaklaşımlara karşı temel eleştirimiz de bu nedenledir. Tüm sorunların çözümünü devlet kurmada gören anlayış, özünde bir egemenlik zihniyeti ve yaklaşımıdır. Dini, dili, ulusu ne olursa olsun bütün egemenlik yaklaşımları eşitsizliği, adaletsizliği, kini, öfkeyi, düşmanlığı, köleliği gerektirir ve geliştirir. Toplumsal barış ise ancak eşit, özgür, adil ve kardeşçe bir toplum ve dünyadan geçer. Bunun günümüzdeki temel sistemi ise komünal değerlere bağlı Konfederal sistemdir.

Toplumsal savaş ve barışı belirleyen diğer en önemli nedenlerden biri de, bireyle toplum arasındaki doğal ve özgür ilişkinin düzenlenmesidir. Filozofların çağlar boyu yanıt aramaya çalıştığı temel felsefik bir sorun olduğu kadar, dinlerin, ideolojilerin, siyasetin de çözüm üretmek zorunda kaldıkları temel sorun olmuştur bu. Günümüzde insanların ve toplumların neredeyse tüm varlıklarını ve yaşamlarını belirleyecek düzeyde bir güncel problemdir de aynı zamanda. Batı sisteminin son iki yüzyıldır, ortaçağdan çıkışla birlikte bu soruna bulduğu cevap insanı toplum aleyhine yücelten, toplumdan adeta bağını keserek hücrelerine kadar onu parçalayan, birey ve insan haklarına dayalı liberal kapitalist çözümdür. Bu çözümde bireycilik, bencilik, çıkarcılık en temel değerdir. Toplumsallıktan kopan bu bireysellik toplumsal çatışmanın, huzursuzluğun ve gerginliğin de temel nedenlerindendir. Buna karşı Marksizmin Reel sosyalizmle geliştirmeye çalıştığı yöntem ise, toplumsallığın kutsanarak bireyselliğin öldürülmesidir. Liberal kapitalist sisteme tepki biçiminde gelişen bu yaklaşım ise, toplumculuk adına bireyin feda edilmesi ve insanın doğal özgürlük istem ve yeteneklerinin öldürülmesidir. Bu nedenle, Öcalan'ın demokratik ekolojik özgürlükçü toplum paradigmasına dayalı komünal değerlere bağlı konfedaral sistem toplum ve birey arasındaki doğal ve özgür ilişkinin kurulduğu en gerçekçi toplumsal sistem olmaktadır. Ne kapitalist sistemde olduğu gibi topluma karşı bireycilik, ne de reel sosyalizmde olduğu gibi toplumsallık adına bireyin öldürülmesi.