Halit ERDEM


Emek tarihi sayfalarında, 1 Mayıs’ların, 8 saatlik iş günü şiarıyla 1856 yılında Avustralyalı işçilerin grevleriyle başladığı yazılı. 1866 yılında I. Enternasyonal tüm dünya işçilerine dayanışma ve 8 saatlik işgünü için mücadele çağrısı yaptı. İşçiler 8 saat uykuya, 8 saat çalışmaya, 8 saat de sosyal faaliyete zaman ayırmak istiyorlar. 1 Mayıs’ların 165 yıllık bir mücadele tarihi var.

Türkiye’de de işçiler 1 Mayıs geleneğini, Cumhuriyet kurucularının sınıf mücadelesi korkusuyla dejenere ettikleri “işçi bayramı” adıyla da olsa toplanmalarla, bazen da tek sayfalık bildirilerin fabrikalarda elden ele dağıtılmasıyla sürdürdü. 1 Mayıs 1976, 1 Mayıs’ın alanlarda son kutlanışının üzerinden yarım yüzyıldan fazla bir zaman geçtikten sonra, Türkiye işçi sınıfının yeniden alanlara çıktığı tarihtir. Tam bir yıl sonra 1Mayıs 1977’de yığınsal ve coşkuyla geçen gösterinin sonuna gelinirken Devletin, faşist odakların saldırısı Taksim Meydanı’nı kana buladı.

1980 darbesinden bu yana bütün 1 Mayıs’lar baskı altında geçti. Kısa aralıkların dışında yüz binlerin 1 Mayıs taleplerini haykırdığı Taksim Meydanı 1 Mayıs gösterilerine yasaklandı. 1 Mayıs mücadelesi, işçi örgütleri ile devlet arasında meydan pazarlığına sıkıştırıldı. Demir bariyerlerle çevrili, devletin izin verdiği meydanlar, polisin güç gösterisi alanlarına çevrildi. Gösteri özgürlüğü devletin izniyle, gözetim altında kullanılabilir hale getirildi. Bütün bunlara rağmen 1 Mayıs’larda özgürlükler için mücadele durmadı, durdurulamadı. Bu nedenle hâlâ 2021 yılında da, 44 yıl sonra, 34 insanımızın ezilerek, kurşunlarla öldürüldüğü yerde, Taksim Kazancı Yokuşu’nun başında yapılan anma konuşmalarının en önemli vurgusu; 1 Mayıs 1977 katliamının faillerinin ve komployu tertip edenlerin açığa çıkarılması, yargılanmasıdır.

2020 1 Mayıs’ı da korona salgını günlerinde yaşanmıştı. Sokağa çıkma yasağı vardı. Bildiriler yazıldı, basın, sosyal medya yoluyla işçi sınıfının talepleri dile getirildi. Balkonlardan, evlerden 1 Mayıs marşları söylendi mi bilmiyorum ama

DİSK’in 2020 1 Mayıs bildirisinde; “Biz yeni bir toplumsal düzen istiyoruz! Yeni bir toplumsal düzeni emek ile bilim ile kuracağız!” deniliyordu.

2021 1 Mayıs’ına yine korona salgınının ağır sonuçlarıyla giriyoruz. Devletin korona salgınının önlenmesi için aldığı en önemli tedbir, tamda 1 Mayıs'tan bir gün önce başlayıp 17 gün sürecek “tam kapanma” oldu. Çok sıkı uygulanacağı duyurulan sokağa çıkma yasağı günlerinde nüfusun hiçbir para desteği verilmeyen, günübirlik aldığı ücretle zar zor geçinen, düzenli bir geliri olmayan yoksullar, işsizler evlerine kapatılıyor. Bu insanlar ne yer, nasıl geçinir kimsenin umurunda değil!

Ya geri kalanlar: nüfusun yüzde 61’i? Bunlar korona virüsünün en çok yayıldığı ortamlarda, fabrikalarda, atölyelerde, inşaatlarda üretimin kesintisiz devam etmesini sağlayacak işçi sınıfı, ücretli köleler, emekçiler. Onlar yine tıkış tıkış toplu vasıtalarla işlerine gidecek, akşama kadar bu ortamlarda çalışacak ve akşam evlerine dönecek. Bu insanlar virüs kapmış mı, bunu evlerine taşımış mı kimsenin umurunda değil!

1 Mayıs hazırlıkları üzerine toplantılar, yayınlar yani hazırlıklar on onbeş gün önce başladı. Tüm sol, sosyalist, komünist partiler devrimci demokratik örgüt, dernek ve kuruluşlar 1 Mayıs üzerine toplantılar yaptılar, bildiriler çıkardılar. Yazılıp çizilenlerin içeriği ne kadar “keskin” olursa olsun, özverili, mücadeleci, cesur devrimcilerin, işçilerin eylemleri ne kadar gözüpek olursa olsun ne evlerine kapatılan yoksullara, ne de çalışmaya mecbur edilen emekçilere bir şey vermeyecek, dokunmayacaktır.

Çünkü, genellikle olduğu gibi 1 Mayıs’ta devrimciler için bir ritüeldir. Bir alışkanlık haline gelmiştir. Sloganlarımız hazırdır, taleplerimiz ezberlenmiştir. Ama bu tarihi güne, yasaklara rağmen milyonların sokağa çıktığı, sermayeyi, devleti taleplerimizi müzakere etmeye zorlayacak, kabul ettirecek güçte örgütlü bir hazırlık yapılıyor mu?

Bir yıl önce 2 Mayıs tarihli yine bu köşede çıkan yazımı şöyle bitirmişim:

“2020 1 Mayıs’ı bir uyanış, bir ders olmalıdır! …Her fabrikada, her işçi bölgesinde, her meydanda; çalışanların, emekçilerin, merkezi talimatlar olmadan, yerele insiyatif tanıyarak, yerel örgütlenmelerin, kendilerinin aldıkları kararlarıyla, kendi örgütlülükleriyle, kendi taleplerini dile getirdikleri “özgür” 1 Mayısları kutlamamızı hiçbir baskıcı güç durduramaz, engelleyemez. Bu fikriyatı düşünmeli, tartışmalı ve güç biriktirmeliyiz. Ola ki gelecek 1 Mayıs'tan önce de buna ihtiyacımız olur.”

Bir yıl geçti; yine aynı yerdeyiz; Hiçbir şey kolay olmayacak, kendiliğinden olmayacak. işçi sınıfı, emekçiler, hiç kimse yüksek perdeden altı boş bir özgüvenle söylenen, sürekli tekrarlanan sözlere, yazılanlara itibar etmiyor. Bunu görmek, öğrenmek zorundayız.

Ama onlara şimdiye kadar nasıl yaşamak istediği, çalışma düzeninin nasıl olması gerektiği; yani onların hayatının içindeki bir sürü soru hiç sorulmadı ki!

Esasında bunların cevabını bir sendikacıya veya bir devrimci arkadaşa sor, sana bir çırpıda her şeyi anlatsın. Bu hep böyle yapılıyor. Bu ülkeye demokrasinin gelmesini, her düşüncenin özgürce ifade edilmesini, özgürce örgütlenmesini isteyenler önce işçiye, emekçiye, kamu çalışanına, köylüye, Kürt’e, kadın’a, gençe, bu soruları soracağı ortamı yaratmalıdır. Bunları düşüneceği, kendisinin de uğruna mücadele edeceği amacını, hedefini, bunun nasıl olacağını, önceliğin ne olacağını söyleyeceği, bunları özgürce tartışacağı ortamı sağlamalıdır.

Bu rastgele bir ortam değildir; nutuk atılacak ortam değildir; konuşmaktan çok dinlemeyi gerektiren bir ortamdır; herkesin birbirine saygı duyduğu, herkesin kendini özgürce ifade edebildiği bir ortamdır. Demokratik bir ortamdır.

Ama bunu önce “biz” tartışalım. Ortaklaşalım, Bunları birlikte geliştirelim ve bu demokratik platformları inşa için öne çıkalım.

Zamanımız var? Önümüzdeki 1 Mayısı beklemeye gerek yok ama o’da gelecek!