Özlem SEVGİ


ARTI GERÇEK- Televizyonlarda severek takip ettiğimiz diziler uzun yıllardır hayatımızda. Buna bir de dijital platformlardaki diziler eklendi. Şimdi de Coronavirus pandemisiyle birlikte eve kapanmak durumunda kalınca vakit geçirmek, eğlenmek için izlediğimiz diziler yaşamımızın merkezine girdi. Dizi sektörü o kadar büyüdü, dizi sayısı o kadar arttı ki artık diziler üzerinden sistemin eleştirilmesi, analizler yapılması, köşe yazılarının yazılması da bu sürecin parçası haline geldi. Kadınlara uygulanan şiddetin dur durak bilmediği ve neredeyse cezasız kaldığı bir zamanda bu konu dizilerde de ele alınır oldu. Hatta kimi dizilerde kadının maruz bırakıldığı şiddetin psikolojik nedenlerine yönelik ciddi itirazlar, tepkiler, eleştiriler de yer alıyor. Bu konuda gerekli bilinçlenme aygıtları devreye sokulmazken bu görev popüler kültürün bir parçası olan dizilere bırakılmış gibi.

Toplumsal cinsiyet, aile sosyolojisi, kadın mücadelesi, kadına yönelik şiddet konularında önemli çalışmlar yapmış olan Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nükhet Sirman'a göre, psikoloji bilimi sayesinde televizyonlar kadına yönelik şiddet konusunu işler oldu. Psikolojik yaklaşımların kötülüğü bir karakter kimliği olmaktan çıkarıp nedenleri açıklanabilecek bir hastalık haline getirdiğini söyleyen Sirman, "Bir yandan psikoloji sayesinde televizyonlar kadına yönelik şiddet konusunu işler oldular ve böylece bu şiddet konuşulur hale gelebildi öte yandan da psikoloji şiddeti hastalık haline dönüştürerek feministlerin iddia ettiği gibi siyasi bir sorun olmaktan çıkarmaya çalıştı" diyor. 

Masumlar Apartmanı, Kırmızı Oda, Doğduğun Ev Kaderindir, Bir Başkadır, Sadakatsiz, Alev Alev gibi psikolojik tahlilere daha fazla yer veren dizilerden en öne çıkanlar. Bu dizilere olan ilginin artamasının nedenlerini, izleyecinin davranışı üzerinde oluşturabileceği olumlu veya olumsuz etkileri Prof. Dr. Nükhet Sirman, Artı Gerçek'e değerlendirdi: 

Diziler eskiye oranla hayatımızı daha mı çok etkilemeye başladı? Bu etki günlük hayatımızda davranışlarımızı nasıl şekillendiriyor?

Dizi sektörü son yıllarda çok genişledi. Sadece ana akım kanallara baksanız bile her akşam altı dizi yayınlanıyor şimdi. (Çarşamba akşamları TV8 de eklenince 7 oluyor). Pandemi sürecinde herkesin akşamları evde olması dizi izleme eğilimini de arttırıyor kuşkusuz. Dizi izlemeyi arttıran esas faktör akıllı telefonlar sayesinde yaygınlaşan internet kullanımı. Ancak dizilerin daha çok izlenmesi ile etki açısından ne yaptığı çok farklı konular. Twitter ya da Facebook sayfalarına baktığınız zaman izleyicinin gittikçe daha çok dizi izleme eksperi haline geldiğini görüyoruz. Dizilere belli bir mesafeden bakan, senariste laf çakan, bu olur, bu olamaz diye ahkam kesen ciddi bir izleyici kitlesi var. Bunun dışında dizilere bakıp kendi yaşamı ile kıyaslayan bir seyirci kitlesinden de bahsetmek mümkün: "Aaa ben böyle yapmazdım", ya da "esas kadın şunu şöyle yapmamalıydı" gibi hem ahlaki hem de duygusal tepkilerle izleyen izleyiciler var. Bu izleyici de belli bir mesafe ile bakıyor diziyeAncak dizinin gerçeği söylediğini düşünen ya da anlatılan olaylara inanan bir izleyici kitlesi olduğunu iddia etmek zor. İzleyicinin diziden etkilendiğini, ona inandığını sananlar arasında dizileri izlemeyen, dizileri küçümseyen ve dizilerin gerçekleri söylemekle yükümlü olduğunu, televizyonun bir eğitim amacı olması gerektiğini öne sürenler daha çok.

'DİZİLERDE ANLATILAN PSİKOLOJİ GELECEK DEĞİL, GEÇMİŞİN BUGÜNE OLAN ETKİSİ İLE İLGİLİ'

Psikoloji konulu dizilerin bu kadar ilgi görüyor olmasının pandeminin beraber getirdiği izolasyon ve yalnızlaşma hali, gelecek kaygısı ile bir ilgisi var mı?

Pandemi ile ilgisi olduğunu ben en azından sanmıyorum. Belki vardır. Dizilerde anlatılan psikolojik sorunlar, özellikle erkek şiddeti ile ilgili olan sorunlar. Pandemide erkek şiddetinin arttığını gösteren haberler yapıldı, ama esasında araştırmalar pandemin esas etkisinin kadınların destek mekanizmalarına ulaşmakta daha çok zorlanması olduğunu gösteriyor. Öte yandan afetlerde insanların daha çok psikolojik destek aradıkları da bir gerçek. 99 depremi sırasında Gölcük'te buna birebir şahit olmuştum. Ancak özellikle bu sene dizilerde anlatılan psikoloji gelecekle değil, geçmişin bugüne olan etkisi ile ilgili. Anlatılan şu: Şiddet gösteren geçmişte de şiddet görmüştür. Şiddetten başka bir şey bilmediği için şiddet uygulamaktadır. Fiziki şiddet kadar psikolojik şiddet de zararlıdır ve en büyük psikolojik şiddet sevgisizlik, değersizleştirilmektir. Şu anda televizyonda gösterilen üç dizi bu temayı işlemekte ve hepsi aynı psikiyatrın çalışmalarına dayanmaktadır. Bu diziler psikolojiyi şiddetin nedenini açıklamak için kullanan diziler. Üstelik de bu diziler anlattıkları hikâyenin gerçek olduğu iddiasını taşıyor. Bu iddia da başlığın hemen altında yer alıyor. Tabii bu bir açıdan doğru çünkü belli bir vakaya dayanıyor. Ama bu vakadan yola çıkarak senaryolaştırılmış, izlenecek hale getirmek için belli formüllere uyulmuş olduğunu gerçeğini de saklıyor.

Anlatılan hikayenin gerçek olduğunu söylemek ne yazık ki seyircinin izlediği dizi ile arasındaki mesafeyi yok etme tehlikesini taşıyor. Halbuki o mesafe izleyiciye farklı bakış açıları arasında dolaşma imkânı veren bir okumaya yol açan bir mesafedir. Şimdi işte bu mesafeyi yok ederek nasıl bir etki yaratılmak isteniyor? Psikolojiyi şiddetin nedenini aramak için kullanmayan diziler de var. Şu anda üç başka dizi psikolojiyi şiddetin nasıl işlediğini ve kadınlara ne tür zararlar verdiğini göstermek için kullanıyor ve kadınların bu şiddete direnme yollarını anlatıyor. Gerçek bir hikâye anlattıklarını da iddia etmiyorlar. Tam tersine özellikle kadın izleyicilerin belli bir mesafeden bakıp kadınların şiddetten kurtulmak için yaptıklarını düşünmelerini sağlayan diziler bunlar. Bu diziler kadınların duygu dünyasını göz önüne serip, yaşadıkları zorlukları, bu zorluklar karşısında nasıl hatalar yaptıklarını, nasıl güçlenebileceklerini de gösteriyor. Özellikle "Sadakatsiz" ve "Alev Alev" dizilerinden söz ediyorum. “Kefaret” de sanki bu yolda ilerliyor.

'PSİKOLOJİ BURADA SORULARIN TOPLUMSALLAŞMASI YERİNE BİREYSELLEŞMESİNE YOL AÇIYOR' 

Psikoloji konulu dizilerin ilgi görmeye başlamasından önce, "süper kahramanların" dünyayı ve insanlığı kurtarmalarını izleyiciye sunan sinema filmleri ve diziler furyası vardı. Onların yerini psikoloji konulu dizilere ve filmlere bırakmış olması nasıl okunmalı?

Psikolojinin dizilerde bu kadar kullanılır olması birkaç biçimde okunabilir. Bir kere psikolojinin süper kahramanların yerini aldığından o kadar da çok emin değilim. Çünkü bu kahramanlar hala iş başında. Şu anda gösterimde olan en az dört mafya dizisi var her birinde bir tane süper adam her şeyi biliyor, her şeyi çözüyor ve herkesi yeniyor, arada küçük yaralar alsak bile. Süper kahraman dizilerine alternatif esas melodramlar var ve onlar da hala gösterimde. Bu melodramlarda kimse süper kahraman değil, kimsenin de psikolojisinin derinliklerine vakıf olmuyoruz. Bunlar iyi ile kötüyü temsil eden iki boyutlu insanlar ve biz seyirci olarak iyi ile kötünün savaşını seyretmekten haz duymaya davet ediliyoruz.

İkinci olarak, psikolojinin daha çok kadına yönelik şiddetin konu alındığı dizilerde kullanılması olmasını düşünmek gerek. Psikoloji burada sorunların toplumsallaşması yerine bireyselleşmesine yol açıyor. Kadına yönelik şiddeti patriyarkanın değil, kötü bir aile geçmişinin belli kişiler üzerindeki izi olarak okumaya davet ediliyoruz. Yani kadına yönelik şiddet feministlerin söylediği gibi politik değil, bireyseldir demiş oluyor bu diziler. Yani kadına şiddet gösterenler hasta olmuş oluyor. Bu çok ilginç bir tercüme işlevi görüyor: Kadınların sömürülmek yerine değersizleştirildiklerinden söz etme, ezilmeleri yerine sevgisiz bırakıldıklarını ileri sürme eşitsiz bir toplumsallığın sonuçları olmaktan çıkıp, kişisel problemlerin sonucu olarak tanımlanmasına yol açıyor.

Öte yandan meslektaşım Feyza Akınerdem psikolojinin bir işlevi daha olabileceğinden söz ediyor. Ona göre, psikoloji kadınların konuşmasını sağlayarak toplumsal normların yasakladığını açıkça ifade etme olanağı veriyor. Örneğin ailesi tarafından kontrol edilen bir kıza psikolog "Duygularını ifade etmekten çekinme, istediğini söyle, itiraz et" deyince psikoloji, anne babaya saygıya dayalı aile düzenine itiraz etmenin meşru bir yolu haline gelmiş oluyor. Yani psikoloji aileyi sorgulatacak yeni bir alan olarak iş de görebiliyor. Ancak bu sorgulamanın yalnız yapıldığını, dar bir alanda tek bir uzmanla mümkün olduğunu ve bu yüzden de kişinin yalnızlaşmasına, yol açan bir etkisi olabileceğini de unutmamak gerek. İtiraz eden kız çocuğunu, doktor söyledi diye ailesi ne kadar zaman tolere edebilecek mesela? Kız çocuğu ailesinden uzaklaştığı zaman bu toplumda gidebileceği bir yer var mı? Yani yalnızlaşma ile güvensiz yaşam yan yana gelince psikolojinin sağladığı meşru itiraz hakkı nereye kadar kullanılabilecek ve kız çocuğu "evine" yani toplumun "kadının yeri" diye kabul ettiği güvenli alana ne kadar bir zamanda dönmek zorunda kalacak?

"2000'Lİ YILLARA DAMGASINI VURAN 'DOĞU' DİZİLERİYDİ"

İnsanların süper kahramanlar eliyle bile kurtuluş umudunu yitirmesi biçiminde bir okuma çok mu iddialı olur?

Bu süper kahramanlar meselesini düşünmek gerek. Gerçekten de Dünyayı Kurtaran Adam tipinde bir süper kahraman Türk dizilerinde çok yer almadı sanırım. 90'lardaki mahalle dizilerinde hep beceriksizliği ile ortalığı karıştıran ama iyi kalpliliği, sevecenliği ve çevresine yaydığı sevgi ile bilinen süper babalar, mahalle muhtarları gibi tiplemeler vardı. (Seksenler dizisi şimdi aynı tadı yakalamaya çalışıyor, bu sefer nostalji de katarak.) Bahsettiğiniz süper kahramanlar da o yılların sonunda ortaya çıktı: Deli Yürek (1998), Kurtlar Vadisi (2003) gibi. Ama 2000'lerin ortasından itibaren televizyon ekranlarını kaplayan diziler melodram türündeydiler; Gümüş, Asmalı Konak, Aşk Oyunu, Beyaz Gelincik, Ihlamurlar Altında, Hatırla Sevgili bunların bazıları. Melodramların bir türü de 2000'li yıllara damgasını vuran "Doğu" dizileriydi. Burada kahramanlar ya "doğu'ya özgü" düşmanlıklar içinde olan ağalar ya da "oraları" kurtarmaya gelen okumuş, beyazlaşmış insanlardı (Berivan, Aşka Sürgün, Sıla, Bir Bulut Olsam, Aşk Bir Hayal). Ne ilginçtir ki 2010'larda bu furya da bitti. Melodramlarda ana kahraman süper değil, sadece iyidir. İyi olduğu için başına gelen felaketleri önceden göremez, önleyemez. Karşısında da sadece kötü vardır; o da süper değil, sadece kötüdür. Umut esas melodramda var. Melodram iyi ile kötünün savaşı olduğuna göre iyinin kazanmasının dizinin sonunda garanti olması bize umut veren şey. Süper kahramanlı diziler ise bir belanın atlatılması sadece yeni bir belanın belirmesi anlamına geldiği için bence pek de öyle nihai kurtuluş umudu vermiyordu. Olsa olsa seyirciye kısa dönemli zaferlerin hazzını yaşatıp belki de kahramana kıyasla kendi güçsüzlüğü ile yüzleşmesine ya da yüzleşememesine neden oluyordu.

2009'lu yıllara geldiğimizde özellikle de Ezel dizisi ile birlikte, bu süper kahramanlar da bozuluverdi. Bir anlamda dokunulmazlıkları kalktı diyebiliriz. Ezel gibi, Karadayı Mahir gibi, Poyraz Karayel gibi, Kuzey gibi acı çekmeye başladılar. Bunlara üstelik anti-kahraman dendi. Çünkü çok doğru insanlar değillerdi. Kusurları, zaafları, günahları hatta suçları vardı. Yani bize benziyorlardı. Ama yine de kahramandılar çünkü olağanüstü özellikleri vardı. Çoğu çok akıllıydı; kötünün tuzağına öyle kolay düşmüyorlardı. Sabırlı ve inatçıydılar, kolay pes etmiyorlardı. Sevmesini iyi biliyorlardı ama aşkları onların en zayıf taraflarıydı. Yani birazcık süperdiler ama öyle abartılı bir şekilde değil. Ama altının çizilmesi gereken de onları ve yaşadıkları dünyayı kurtaracak olanın onların bu olağanın dışındaki becerileri değil, zayıf tarafları olan aşkları olmasıydı. Yani oyunlaştırılmış bir melodram türündeki bu anti-kahramanlı dizilerde de kurtuluş, iyinin sonunda aşkı sayesinde itidalli davranmaya ve zaaflarıyla yüzleşmesiyle geliyor. Yani ne diyorum: Kurtuluş umudunu da, felaketi de diziler
süper kahramanlarda değil, aşkta buluyor. Melodram da bu zaten.

'PSİKOLOJİK ŞİDDET, HASTALIK HALİNE DÖNÜŞTÜRÜLDÜ'

Sinema ve dizi sektörünün ekrana taşıdığı anlatıların "toplumsal" olandan "bireysel" olana doğru evrilmesi ne anlama geliyor?

Hem sinemada hem dizilerde toplumsal diye anılan ve temsil edilenler çok şematikti. Belirli formüllerin dışına çıkamayan iki boyutlu karakterler ve iki boyutlu toplum analizleri genellikle şehre göç ve modernleşme sorunlarını ya da zengin kız/oğlan ve fakir ama gururlu kız/oğlan aşklarında somutlanan sınıf meseleleriydi. Çoğu zaman da bu iki tema üst üste çakışırdı: köyden göç etmiş fakir oğlan zenginin şımarık kızını (nedense- aslında bu nedense de çok iş var) sever ve anlaşılmayı, sevilmeyi ve elitlerin dünyasına kabul edilmeyi arzulardı. Sonra babacan baba ortaya çıkar elit kızın köklerinin de aslında köy olduğunu bir güzel herkese öğretirdi. Psikoloji, karakterlerin biraz derinleşmesine ve daha karmaşık hale gelmesine yol açtı. Bir anlamda iyi ve kötünün dışında gri alanların var olduğunu gösterdi.

Psikolojik yaklaşımlar kötülüğü bir karakter kimliği olmaktan çıkarıp nedenleri açıklanabilecek hastalık haline getirdi. Tabii hastalık olunca da tedavi mümkün hale geldi. Ama bu tedavi tamamen kişisel. Bu yaklaşım bir yandan geleceğe dair bir umut taşısa da kötülüğün bir kimlik meselesi değil, belli bir sistemin sonucu olabileceği ihtimalini tamamen göz ardı ediyor. Kötülüğün insanların istem ve iradeleri ile nereye kadar ilintili olabileceğini, nereye kadar da eşitsiz bir toplumun sonucu olabileceğini hiç gündeme getirmiyor. Eşinden şiddet gören bir kadın sadece eşi de şiddetle büyüdüğü için mi bu şiddeti görüyor? Öyle olsa bile neden kadının başvurduğu kolluk kuvvetleri "Eşindir, olur böyle şeyler" diyerek kadını kocasıyla  barışmaya ikna etmeye çalışıyor? Ya da hakimler kocasını öldüren kadına kolaylıkla müebbet verirken neden aynı kolaylıkla erkeklerin iyi hal indiriminden yararlanmasını sağlıyor? Bu da şiddetin daha geniş bir sistemin parçası olduğunu, yani feministlerin patriyarka dediği kadın-erkek eşitsizliğinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Şiddeti ya da toplumsal eşitsizliğin yarattığı başka sorunları hastalık olarak göstermenin bu ilişkinin kurulmamasını sağlamak gibi bir sonuca yol açması çok kolay.

Ancak şiddetin ya da başka toplumsal sorunların psikolojikleştirilmesinin tekil bir anlamı olmadığının da altını çizmek lazım. Bazı açılardan olumlu sonuçlara yol açabileceği gibi, başka açılardan mağdur kesimlerin güçlenmesinin önünde bir engel de teşkil edebilir. Bir yandan psikoloji sayesinde televizyonlar kadına yönelik şiddet konusunu işler oldular ve böylece bu şiddet konuşulur hale gelebildi. Öte yandan psikoloji şiddeti hastalık haline dönüştürerek feministlerin iddia ettiği gibi siyasi bir sorun olmaktan çıkarmaya çalıştı. Bir yandan şiddet gibi sorunları aile içine hapsederken diğer yandan aile ilk defa kamusal alanda içinde her zaman sorunlar barındırabilecek bir oluşum olarak temsil edilmiş oldu. Ailenin sorgulanması bu toplumda kolay bir iş değil çünkü toplumsal düzen hala bireyi değil, aileyi referans noktası olarak kabul eder. Bu diziler aileyi bir yandan psikoloji yoluyla sorgularken aynı anda yaşanan olumsuzlukları kaideyi bozan istisnalar olarak göstererek ailenin toplumdaki başat konumunun sarsılmasını engelleme işini de yapmış oluyor. Aile hem sorun hem çözüm olarak sunulunca aile bireyin ufkunun sınırı olarak çiziliyor ve birey sadece ailenin bir ürünü haline geliyor. Okul, mahalle, medya, siyaset, gibi ögeler bireyi oluşturmakta tamamen etkisiz sayılmış oluyor. Aile de toplumun oluşturduğu bir yapı olmaktan çıkıp her zaman var olmuş doğal bir öge halini alıyor.

'SADAKATSİZ KOCA ALT EDİLİNCE SEVİNÇ YAŞANIYOR'

Travmatik olayların yansıtıldığı diziler, insanlara hayatlarına şükretme duygusu mu veriyor?

Travmatik olayların yansıtıldığı diziler, insanlara hayatlarına şükretme duygusu veriyor demek bence doğru değil. Böyle bir yanı da olabilir ama insanlar aynı zamanda kendi yaşadıkları travmatik olayları gözden geçirme, anlama, kıyaslama fırsatı da bulmuş olabiliyorlar. Yaşadıkları sorunlarda yalnız olmadıklarını da görebiliyor insanlar. Mesela şimdilerde gösterimde olan Sadakatsiz dizisini izleyen bir çok kadın eşleri tarafından aldatıldıklarında dizi kahramanın yaşadığı gelgitleri yaşadıklarını anlatıyorlar.

Birçok kadın kahramanın attığı adımları değerlendiriyor, kimini destekliyor, kimini yeriyor. Sosyal medya hesaplarında kahraman karşısındakini sadakatsiz kocasını alt edince sevinç yaşanıyor, kaybedince üzüntü paylaşılıyor. Yani diziler sadece insanları uyutan, eleştiri becerilerini körelten bir araç değil. Düşünme, duygulanma, ve eğlenme aracı da aynı zamanda.