Türkiye, dünyada en fazla siyasetçi, gazeteci, yazar, hak savunucularını yargılayan, hapse atan ülkelerden birisi. Yargı bağımsız olmayınca hükümeti eleştiren herkes yargı tehdidiyle karşı karşıya kalabiliyor. Siyasetçiler parti faaliyetleri, milletvekilleri yaptıkları açıklamalar, gazeteciler yazdıkları yazı ve haberler, insan hakları savunucuları çalışmaları nedeniyle cezaevine atılıyor. İfade özgürlüğünün neredeyse tümüyle ortadan kaldırıldığı Türkiye’de, demokrasi ancak direnenlerin mücadelesinde hayat buluyor.

Cezaevine girseler de demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyen isimlerle bu mücadelelerini konuştuk. Tutuklu bulunan siyasetçiler, gazeteciler ve insan hakları savunucularının Türkiye gündemine dair görüşlerini, cezaevlerine dair sözlerini “İçeriden Söyleşiler” başlıklı dosyamızda aktaracağız. Pandemi nedeniyle avukat görüşlerinin sınırlı olduğu, mektupların geç ulaştığı koşullarda, yanıtların bize ulaşması da epey zaman alıyor. Bu nedenle söyleşileri elimize ulaştıkça yayımlayacağız.

Derya OKATAN

ARTI GERÇEK- Görevden alınarak yerine kayyım atanan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı Dr. Adnan Selçuk Mızraklı, yaklaşık 15 aydır cezaevinde. Mızraklı, “İçeriden Söyleşiler” dizimiz kapsamında yaklaşık iki ay önce gönderdiğimiz sorulara mektup aracılığıyla yanıt verdi. Bir hekim olarak pandemiye dair değerlendirmelerde bulunan ve cezaevi koşullarını anlatan Mızraklı, siyasete dair sorularımızı ise başka bir mektupla yanıtlama sözü vermiş.

Cezaevi binalarını "ruhsuz ve ışığa düşman yapılar" olarak tarif eden Mızraklı, cezaevlerindeki pandemi kısıtlamalarını ise "Temassızlık OHAL'i" olarak tanımlıyor. Mızraklı, yeşile olan özlemine ise özel vurgu yapıyor. Fırtınalarla havalandırmaya gelecek olan topraklardan karışım yapıp canlı yeşile ulaşma hedefini anlatıyor.

Türkiye'de pandemi süreci yönetimine dair de değerlendirmelerde bulunan Mızraklı, insanların artık istatistiklerde rakam bile olamadığını söylüyor. Mızraklı, pandemi süreçlerinin kolektif duyarlılık, bilinç, emek, dayanışma ve sorumluluk paylaşımı gerektirdiğinin altını çiziyor. 

Milletvekilliğinden istifa ederek 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanı seçilen Selçuk Mızraklı, 19 Ağustos 2019 tarihinde İçişleri Bakanlığı tarafından görevden alınmış ve yerine kayyım atanmıştı. Mızraklı, 23 Ağustos 2019’dan bu yana cezaevinde. Bir itirafçının ifadeleri doğrultusunda “örgüt üyesi olmak” iddiasıyla 9 yıl 4 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan ve cezası Bölge Adliye Mahkemesi tarafından onanan Mızraklı’nın dosyası halen Yargıtay’da bulunuyor.

Kayseri Bünyan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Adnan Selçuk Mızraklı’nın Artı Gerçek’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

‘TEMASSIZLIK OHAL’İ YAŞANIYOR’

Pandemi sürecini cezaevinde nasıl geçiriyorsunuz? Cezaevinde salgına karşı yeterli önlemler
alınıyor mu?

Hem pandemi sürecinin olağan kısıtları hem bizim ülkemize özgü kısıtlamalar hem de cezaevlerine özgü koşullar birbirlerini katmerleyen süreçler oldu. Cezaevleri mekânsal yapı ve işleyişleri itibari ile her zaman kendi başına bir fauna olarak kabul edilebilir. (Florası olmayan mekanlar!?) İnfeksiyöz hastalıkların yayılması hele özellikle damlacık enfeksiyonu tarzında yayılanlar temas sağlandığında bulaş söz konusu olur.

Cezaevinde kalan kişinin hastaneye sevk ve benzeri dışarı çıkışı, kurum görevlilerinin dışarıdan içeriye girmesi, dışarıdan temin edilen basın-yayın, gıda, koliler gibi portörler aracılığı ile içeri girebilir. Doğası gereği buralar en kolay izolasyonun uygulanabileceği bir yer olduğu kadar, hastalık girişi olduğu takdirde ise bir alandaki herkesin hastalanması da kaçınılmaz olacak.

Pandemi kısıtları olarak aile, avukat, kitap, basın-yayın, ortak alanlara çıkış (spor, atölye, kütüphane) ve hastane sevkleri gibi görüş, tedarik, sosyal ve tedavi sınırlamaları devreye konulmuş durumda. Doğru ve anlamlı olan kısıtlar olduğu gibi (zaten izolasyonlu, çift camın iki yakasında telefonla) aile görüşünün iki kişi ile sınırlanması gibi pek doğru olmayan uygulamalar da var. Diğer bir yönü ise koğuşların büyük hücrelere dönüşmüş olması. Sekiz aydır 120 metrekare alanla sınırlanmış durumdayız. Pratik olarak ağırlaştırılmış mahkûmiyet koşullarını yaşıyoruz. İnsan psikolojisine aykırı bir “temassızlık OHAL’i” yaşanıyor.

‘RUHSUZ VE IŞIĞA DÜŞMAN YAPILAR’

Biraz koşullarınızdan bahseder misiniz ve cezaevinde günleriniz nasıl geçiyor, neler yapıyorsunuz?

Her coğrafyada, her dönemde cezaevi binaları ruhsuz ve ışığa düşman yapılar olmuş. Taştan, betondan, demirden, plastikten ve camdan ibaret. Hepsi ruhsuz, soğuk, sessiz, çirkin, donuk, karanlık. Canlı olan, can olan, arkadaşlığı yaşatan koğuşumuzdaki dört cihan parçası genç. Bazen ayaklarımın yerden kesildiğini, beni sırtladıklarını hissediyorum ve sözün gazına basıyorum. Bana yaşlı muamelesi çekmeyin, daha 29 yaşındayım, diyorum ama dinlemiyorlar… Koğuşumuzun yaşlısı olduğu gibi bebeği de var. “Şîrîn” adını verdiğimiz muhabbet kuşu. Kendisi Avustralya taraflarındanmış, anne-babası Nusaybin’e sürgün olmuş, orada doğmuş ve bize sürgün edilmiş. Dertlerimiz ortak, dilimizi ortaklaştırıp anlaşabiliyoruz. Doğası gereği hep gökyüzüne yöneliyor, tel kafes sınırlıyor ama yine de tele konan serçelerle atışıyor.

‘YEŞERMEK DE GÜLMEK KADAR DEVRİMCİ BİR EYLEMDİR’

Binayı çok sağlam inşa etmişler, çatlakları bile toprağa yetişmiyor olsa gerek. Neden diyorum, giysilerin ve dışarıdan aldığımız yeşilliklerin dışında yeşil yok. Canlı olan, kökü olan yeşile ulaşmak mümkün değil. Dört gözle fırtına bekliyorum. Havalandırmaya birikecek toprakla karışım yapıp canlı yeşile ulaşacağım. “Yeşermek de gülmek kadar devrimci bir eylemdir” diyorum. Bol bol gülüyoruz. Haber saatleri zaten bol malzeme veriyor, üstüne üstlük bu gençlerin mizahi zekâları muhteşem. Haftada bir akşam okumayı, yazmayı bırakıp çocuk oyunları oynuyoruz. (Sessiz anlatı, bir kelime bir  işlem, isim şehir ülke…) Bisküvi ve içeceklerle zenginleştiriyoruz. Kısacası neşe, umut, güven, cesaret, hazırlık bizim mahallede sizlerden daha fazla gibi!! Arada bir koğuşun beyaz saçlı ihtiyarının sonu gelmeyen konferans verir gibi sıkıcı konuşmaları olmasa…

Okumak, okudukça okumaya susamak açısından buralar epey fırsat sunuyor. Fakat yazmak biraz farklı. Zihninden akanı yazdığında beğenmeyen şair, romancı gibi bir sürü cümle dizileri oluşturuyorsunuz ama ardından suyunu çıkarıp, darasını eksilttiğinizde geride pek fazla bir şey kalmıyor. 25-30 bin sayfa okudum ama yazmaya gelince nanay… (Sadece üç deftercik.) Mektup konusunda fena değilim. Aldığınızda da gönderdiğinizde de adreslerde ve kişilerle buluşuyor, kucaklaşıyor, mest oluyorsunuz. Tek problem bazen gönderdikleriniz, bazen gönderilenler kayboluyor olabilir.

‘PANDEMİ SÜREÇLERİ KOLEKTİF DUYARLILIK, BİLİNÇ, EMEK, DAYANIŞMA VE SORUMLULUK PAYLAŞIMI GEREKTİRİR’

Aynı zamanda bir hekim olarak Türkiye’de pandemi sürecinin yönetilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Pandemi süreçleri ne depreme ne savaşlara benzeyen, kaygı ve korkuların da arttığı ama yaşama tutunma arzusunun da zirve yaptığı süreçlerdir. Kolektif duyarlılık, bilinç, emek, dayanışma ve sorumluluk paylaşımı gerektirir. Oysa bizde bu sürecin yönetimi de ultra-merkezci anlayışa yenik düştü. Dil, din, yaş tanımayan bu mikroskobik insan düşmanına siyasetin tasarrufları ile yaklaşmak, telafisi olmayan yeni zararlar oluşturduğu gibi doğru politikaların kolektif bir anlayışla yürütülmemesinin de yaşanılan hasarı ağırlaştırdığı gözden kaçırılmamalıdır.

Geçmişte birçok işlevi nedeni ile belediyelerin en etkili halk sağlığı kurumları olduğunu, yerel yönetim faaliyetlerinin neredeyse tamamının halk sağlığı esaslı olduğunu ifade etmiştim. Bir de bu günlere bakalım. Bilgi, personel, her türlü kaynak tek elden kullanılıyor. İtaatkâr ve takdir edilene razı bir karşılık bekleniyor.

Yapısal ve stratejik çok boyutlu bu türden sorunlar geniş tabanlı, geniş eksenli, sorumluluk paylaşımı ile en alttakileri önceleyerek çözümlenebilir. Bizde cilalı ilk günlerden sonra patlayan balonlar kriz yönetim sürecinde ne kadar ehliyetsiz olduklarını, bunu da fırsata çevirmek isterken yüzlerine gözlerine bulaştırdıklarını ortaya koydu. Virüs biyolojik tehdit ama aynı zamanda kırılgan, zayıf ve adil olmayan sosyolojilerde başka tehditleri doğuruyor. İşsizlik, güvencesizlik, yoksullaşma, kayıplar, borçlanma, yoksunlaşma, yalnızlık. Hepimizin izlediği gibi hasta sayılarına ilişkin cambazlıklar bir yana toplumda “tükenmişlik sendromu” zirve yaptı. Gelinen nokta eskiden 10 TL isterken şimdi ancak İkinci Dünya Savaşı dönemi Türkiyesi ile mukayese edilebilecek “askıda ekmek” oldu.

Hekimlikte kritik hasta bakımında şöyle bir düstur vardır: “Hastanın neyi eksikse onu yerine koy.” Böylece hastayı destekleyebilir, toparlayabilirsiniz. Pandemi sürecinin bireyde ve toplumda yarattığı çoklu etkinin temel kuralı da budur. Fiziksel, sosyal, ekonomik ve ruhsal olarak sıkışmış olan bireyin ve toplumun ihtiyaçlarını doğru tespit ve taleplerini karşılamak. Umut ve güveni beslemek, var etmek.

Krizin birkaç adım önünden giden, aydınlatan, yol açan, kaygıları tüketen dil, politika ve uygulamalar, ülkelerarası bilgi ve deneyim paylaşımları. (Unutmayalım bu son pandemi olmayacak, iklim değişimleri, ekolojik tahrip, gıda teknolojileri yeni pandemilere kapı aralayacak.) Bunların hemen hiçbiri tatbik edilmedi. Amerikalıların bir sözü var; “elinizdeki tek alet çekiç ise sorunlarınızı çivi gibi görürsünüz.) Bizde de öyle oldu ve bürokrasi ile çözmeye kalkışıyorlar. Oysaki demokrasiyle ile demokratik paydaşlar ile çözmek lazım.

‘İNSANLAR İSTATİSTİKLERDE RAKAM BİLE OLAMIYOR’

Yerel yönetimler, başta sağlık meslek örgütleri olmak üzere sivil toplum ve toplumsal dayanışma grupları gibi bu sürecin yürütülmesinin her evresinde değerli katkılar sunabilecek bütün yapılar devredışı bırakıldı, azarlandı. Bilgi, tecrübe ve samimiyet endeksleri kendilerinden çok daha güçlü olan bu kurumlar paydaş olsalar insan ve toplum kazanacaktı. Kötü yönetim ile artık istatistiklerde bile rakam olamayan insanın feda edildiğine şahit oluyoruz, bir süre sonra da “bu işin fıtratında var” deyip geçeceklerdir. Yazıklar olsun.

‘EKONOMİYE TALAN VE İSRAF VİRÜSÜ BULAŞTI, GÖSTERGELER YOĞUN BAKIMDA’

Ekonomiye de talan ve israf virüsü bulaştığı için hem mikro hem de makro ekonomik göstergeler yoğun bakımda, Merkez Bankası ve maliye entübe vaziyette. Kamu borçlarının patlaması yetmezmiş gibi vatandaşa da borçlanma yolunu gösteriyorlar. Görünen o ki, yakın dönemde bankacılık krizi ile de karşılaşacağız, “krizlerin dansına” tanıklık edeceğiz.