Veli BEYSÜLEN


"Sosyal Devlet Nedir, Nasıl Ortaya Çıktı?" yazı serimize devam ediyoruz. Bir önceki bölümde, Türkiye’de sosyal devleti ele almış ve 1990’lı yıllara kadar olan gelişimini irdelemiştim. Serinin bu son bölümünde, 1990’lı yılların başından bugüne kadarki gelişmeler ile sosyal devletteki aşındırmayı ele almaya çalışacağım. Çünkü 24 Ocak 1980 kararları ile uygulamaya konan yeni liberal programın mimarı Turgut Özal’ın “Sosyal devlet öldü” sözüne uygun olarak, gelen iktidarlar, uluslararası sermayenin sosyal devleti tasfiye programını uygulamaya devam ettiler. 

Türkiye'de, önceki yıllarda hazırlanan 5 yıllık kalkınma planlarında, İşsizlik Sigortası Fonu oluşturulmasına yer verilmiş ise de; bu fon ancak 25 Ağustos 1999 tarihinde TBMM’de kabul edilen 4447 sayılı yasa ile 2000 yılı başından itibaren oluşturulabildi. Ancak, İşsizlik Sigortası Fonu Kanunu adı verilen kanun, emekli olma şartlarında çalışanlar aleyhine düzenlemeler içeriyordu. Kanun emekli olmak için, o güne kadarki sosyal güvenlik mevzuatında bulunmayan yaş sınırı uygulaması getirdi. Getirilen düzenlemeye göre, mevcut çalışanlar kademeli olarak yaş sınırlamasına tabi tutulacak ve geçiş tamamlandıktan sonra kadınlar 58, erkekler 60 yaşında emekli olacaklardı. Mevcut çalışanların kademeli geçişe tabi tutulmaları, önemli bir hak gaspıydı. Nitekim yılardır Türkiye’nin kanayan yarası olmaya devam eden Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT), mağduriyet yaşamaya devam ediyorlar. 

Kuşkusuz kademeli geçiş ve yaş sınırı uygulanması, zamanın hükümeti tarafından durup dururken getirilmemişti. Zira gerek yerli sermaye örgütü TÜSİAD, gerekse uluslararası sermayenin finans kuruluşları Uluslararası Para Fonu (IMF) ile Dünya Bankası (DB), Türkiye’deki sosyal güvenlik ve emeklilik sistemlerinin değiştirilmesi yönünde raporlar hazırlamaktaydılar. Örneğin Dünya Bankası, küreselleşen dünyada Türkiye’nin yeni sistemle bütünleşmesi için, ülkenin ekonomik, siyasi, sosyal ve hukuksal değişimlerden geçmesi gerektiği yönünde hazırladığı raporu Türkiye’yi yönetenlerin önüne koymuştu. Türkiye’nin sosyal güvenlik sisteminin, dolayısıyla emeklilik sisteminin kökten değiştirilmesini öneren raporda, “Türkiye'de emekli aylıklarının vergilendirilmesi, emekli aylık bağlama oranlarının düşürülmesi, emekli olma yaşının yükseltilmesi” önerilmekteydi. Dünya Bankası'nın bu taleplerinin amacı, kamu emeklilik sistemini tasfiye etmek ve Özel Bireysel Emeklilik sistemine geçişi sağlamaktı. Nitekim Türkiye’de sosyal güvenlik reform çalışmaları başlatılarak, 28.03.2001 yılında Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu çıkarıldı. Kanun, 7 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girdi ve nihayetinde Bireysel Emeklilik Sistemi, 27 Ekim 2003 tarihinde ilk emeklilik planlarının onaylanmasıyla birlikte fiilen başladı. Ancak Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları daha önce, başta Şili, Arjantin gibi ülkeler olmak üzere, başka ülkelerde denenmiş ve başarılı olmamış bu sisteme sıcak değillerdi. Dolayısıyla sisteme istenen düzeyde katlım sağlanamadı. Zaman içinde devlet, Özel Bireysel Emeklilik sistemine giren her bireyin yatırdığı primin %25’i kadar katkı vermek suretiyle katılımı teşvik etmek istedi. Bu da yetmedi, tüm çalışanlar zorunlu katılıma tabi tutuldular. Gönüllük esasına dayanmayan zorunlu katılım süresi dolar dolmaz? çalışanların büyük bir kısmı sistemden çıktı. 

Önceki iktidarlar, sosyal güvenlik hakkını yok eden kanuni düzenlemeler yapma hususunda çekingen davranıp, yerli ve yabancı sermayenin istediği adımları atmamışken, 2002 yılında tek başına iktidar olan AKP, bu alanı baştan aşağı değiştiren kanunlar çıkarmakta hiç tereddüt etmedi. Nitekim 2002 yılının son aylarında iktidar olan AKP Genel Başkanı, bugünün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2003 yılı bahar aylarında yaptığı bir konuşmada, “Sağlık ve sosyal güvenlikte reform yapacağız.” demişti. 

Bu konuşmanın ardından, sosyal güvenlik ile sağlık alanını birbirinden ayıran hak temelli yaklaşımın terk edildiği ve sağlığın piyasadan satın alınır hale getirildiği düzenlemeler peş peşe hayata geçirildi. İlk olarak kaynakları devlet yatırımlarının finansmanında kullanılan ve prim tahsilâtı yapılmayarak işverenlere hibe edilen SSK’nin, devletin sırtında kambur olduğu yönünde yoğun bir propaganda yapıldı. Ardından “Vatandaşı kuyruklardan kurtaracağız, artık herkes her hastaneye gidebilecek!” gibi kulağa hoş gelen bir söylemle, 06.01.2005 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5283 sayılı “Bazı Kamu Kurum ve Kuruluşlarına Ait Sağlık Birimlerinin Sağlık Bakanlığına Devredilmesine Dair Kanun” çıkarıldı ve SSK’ye ait sağlık tesisleri Sağlık Bakanlığı'na devredildi. Böylece emekçi milyonlar ile onların ailelerine hizmet veren, hastane, dispanser, poliklinik, eczane, ilaç fabrikası gibi işçilerin birikimleri ile kurulmuş SSK’ye ait tüm sağlık tesislerine el kondu. Aynı şekilde SSK ile Emekli Sandığı'nın kent merkezlerinde bulunan birçok taşınmazı da birilerine peşkeş çekildi. 

Elbette iş bu devirle sınırlı kalmayacaktı. Çünkü asıl hedef, sağlık ve sosyal güvenliği birbirinden ayırmak ve sağlığı, devlet tarafından toplumun tüm bireylerine eşit ve parasız verilmesi gereken bir hak olmaktan çıkararak piyasaya açmaktı. Sosyal güvenlik ayağında ise, emekli aylıkları aşağı çekilecek ve sağlık hizmetleri kısıtlanarak birçok hizmet paralı hale getirilecekti. Bunun için çalışmalara hız verildi ve sosyal güvenlik kurumları arasındaki farklılıklara son verileceği, norm ve standart birliği sağlanacağı sloganıyla sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirme yönünde adımlar atıldı. 16.05.2006 tarihinde TBMM’de kabul edilen 5502 sayılı Sosyal Güvenlik Kurumuna İlişkin Bazı Düzenlemeler Hakkında Kanun'un yürürlüğe girmesiyle, üç sosyal güvenlik kurumu SSK, EMS ve BAĞ-KUR, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) adıyla birleştirildiler. Başlangıçta Türkiye’deki parçalı sosyal güvenlik sisteminin tek çatı altında birleştirilmesi doğru gibi gözükse de, aradan geçen 15 yıla rağmen iddia edildiği gibi norm ve standart birliği sağlanmış değil. Zaten böyle bir niyette hiçbir zaman olmadı. Zira asıl amaç, sağlık ve sosyal güvenliği hak olmaktan çıkarmak ve insanları özele yönlendirmekti. Artık sıra sağlık ve sosyal güvenliği birbirinden ayırmaya gelmişti. Bunun için, 31.05.2006 tarihinde TBMM’de Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu (SSGSS) kabul edildi. Ancak Kanun 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe girdi. 

5510 sayılı SSGSS Kanunu'nun yürürlüğe girmesiyle, sağlık finansmanı, Genel Sağlık Sigortası'nda (GSS) karşılanmaya başladı ve herkese GSS prim ödeme zorunluluğu getirildi. Geliri olmadığı için GSS primi ödeyemeyenler sağlık hakkından yararlanamazken, istisnai tıp hizmeti denen, modern tıbbın insanların hizmetine sunduğu bazı hizmetler paralı hale getirildi. Hastaneye başvuran her hasta muayene ücreti, katkı katılım payı gibi ödemelerle karşı karşıya kaldı. Özel sağlık kuruluşlarına, SGK’nin belirlediği fiyatın üç katı fiyat belirleme yetkisi verildi. Sağlık hak olmaktan çıkarıldı. Böylece 1960’lı yıllardan itibaren 224 sayılı yasayla ”sosyalleştirilmiş” sağlık sisteminin ağırlık noktasını oluşturan koruyucu sağlık sistemi terk edildi. Bu nedenle, ülke genelinde yaygın bir şeklide, sağlık ocakları aracılığıyla, toplum sağlığının korunması esasına dayalı sistem terk edildi. İnsanların, hastalıktan korunmalarını esas alan sağlık sisteminin yerine, hastalığı iyileştirme sistemi getirildi. Kısacası yeni sistem bir anlamda, "Bırakın hasta olsunlar bize gelsinler, biz de tedavi ederek para kazanalım." sistemidir. 

Elbette sosyal güvenlikte “reform” adıyla yapılan yeni düzenlemeler sadece sağlık alanını tahrip etmedi. Türkiye’nin en büyük toplumsal gruplarından biri olan emekliler büyük hak kayıpları yaşadılar. Sosyal güvenlik mevzuatında yapılan değişiklikler, emekli aylıklarının düşmesine neden oldu. Emeklilik yaşı yükseltilirken, emekliliği hak ediş koşulları zorlaştı ve emekli aylıklarını düşüren yeni bir hesaplama yöntemi uygulanmaya başlandı. Bu sistem nedeniyle, eskiden asgari ücretin %40 üstünde olan emekli aylıkları ortalaması bugün %15 altına gerilemiş bulunuyor. Bu nedenle ülkede 13 milyonun üzerindeki emekli ve hak sahibinden 7,9 milyonu asgari ücretin altında aylık alıyor. Emeklilere ülkenin büyümesinden pay verilmiyor. SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin aylıkları her yıl Ocak ve Temmuz aylarında bir önceki altı ayın TÜFE artışı kadar artırılırken, EMS emeklilerinin aylıkları ise kamu çalışanlarına verilen artışlar kadar artırılıyor. Eskiden %65 ile %90 arasında olan emekli aylık bağlama oranı %35’e kadar inmektedir. Bu nedenle, yeni emekli aylıkları asgari ücretin 1/3’üne kadar gerilemiş bulunuyor. Emekli aylıklarının çok düşük bağlanmasının önüne geçmek için, uygulanmakta olan taban aylık uygulaması kaldırıldı. 

Bir diğer hak kaybı ise, sosyal devletin tamamlayıcı unsurlarından olan İşsizlik Sigortası Fonu'nun kaynaklarının başka alanlarda kullanılması. Nitekim Türkiye gibi işsizliğin yüksek olduğu, işçilerin kayıt dışı çalıştırıldığı bir ülkede, işçiyi kendi elinde olmayan nedenlerle işsiz kaldığında, gelir desteği ile desteklemek amacıyla kurulan İşsizlik Sigorta Fonu kaynaklarının amaç dışı kullanılmasını engelleyen 4447 sayılı kanunun amaç başlıklı 46. maddesi değiştirildi. Buna göre kanun ilk çıktığında, “İşsizlik sigortasına ilişkin kuralları ve uygulama esaslarını düzenlemek ve sigortalılara işsiz kalmaları halinde, Kanun'da öngörülen ödeme ve hizmetlerin yerine getirilmesini sağlamaktır.” şeklindeki amacı, 2008 yılında “İşsizlik sigortasına ilişkin kuralları ve uygulama esaslarını düzenlemek ve bu kanunda öngörülen hizmetlerin verilmesini sağlamaktır.” şeklinde değiştirildi. Böylelikle “sigortalılara işsiz kalmaları halinde” ibaresi yasadan çıkartıldı. Sadece bu ibare çıkarılmadı ayrıca maddeye, “kanunda öngörülen hizmetlerin verilmesini sağlamaktır” ibaresi eklendi. Bir başka deyişle işsizler, kendileri için kurulan fonun amacından çıkartıldı. Böylece fonun kuruluş amacı dışında kullanımının önü açılmış oldu. Nitekim daha sonra, değişik tarihlerde kanuna eklenen maddelerle fon birikimi başka amaçlar için kullanıldı. 

2008 yılında başlayan, 2009 yılına yayılan ekonomik kriz dönemi ve sonrasında, fonun işlev ve görevleri çeşitlendirildi. Kuşkusuz bu çeşitlilik, fon giderlerinin de çeşitlenmesine ve artmasına yol açtı. Bu tarihten itibaren, fon işsizlik ödeneğinden daha çok, hazineye, aktif işgücü programlarına, işverenlere yönelik teşvik ve destek uygulamalarına yönlendirildi. 

Görüldüğü gibi, Türkiye Cumhuriyeti, 1980’lere kadar, ilk kez 1961 Anayasası'nda yer verdiği “sosyal devleti” hayata geçirmek amacıyla düzenlemeler yaparken, 24 Ocak 1980 ekonomik dönüşüm programının uygulanmaya konmasıyla birlikte bu alanda geriye dönüş yaptı. Bu nedenle, devletin temel niteliklerinden biri olarak hâlâ Anayasa'nın 2. Maddesi'nde yer alsa da, “sosyal devlet “ ilkesi terk edildi ve bu ülkenin emekçileri önemli hak kayıplar yaşadılar, yaşamaya devam ediyorlar. 

Bu yazıyla, "Sosyal Devlet Nedir, Nasıl Ortaya Çıktı?" yazı serimiz sona erdi. Başka konular ve başka yazılarla birlikte olmak dileğiyle hoşçakalın, sağlıklı kalın!