Veli BEYSÜLEN


Hatırlayacaksınız daha önce, "TÜRKİYE'DE EMEKLİ GERÇEĞİ" başlıklı bir yazı yazmış ve ana hatlarıyla emeklilerin sorunlarına değinmiştim. Elbette bu kadar çok sorunla boğuşan 13.1 milyon emekli ile emekli dul ve yetimin tüm sorunlarını bir yazıya sığdırmak mümkün değildi. Dolayısıyla bu yazıda emeklilerin sorunlarını aktarmaya devam edeceğim.

Öncelikle şunu belirtmeliyim, gerek Dünya Sağlık Örgütü gerekse Birleşmiş Miletler Yaşlılık Asamblesi, çeşitli karar ve açıklamalarında, her devletin, yaşlı bireylerin onurlu ve mutlu insanlar olarak yaşlanmaları için, onların iyilik hallerinin devamı ile sağlıklı kalmalarını sağlama görevi olduğunu vurgulamaktadırlar. Devletler bunun için tedbirler almak ve gerekli teşkilatı kurmakla görevlidirler denmektedir. Bu açıklamalardan anlaşılması gereken, devletlerin yaşlanmakta olan insanların sağlıklı ve mutlu bireyler olarak yaşlanmalarını sağlamak gibi önemli bir görevlerinin olduğudur. Zira yaşlanmak, yaşamaya devam eden insanların karşı karşıya kalacakları biyolojik bir gerçektir. Bu gerçekten hareketle, her devlet üzerine düşeni yapmakla yükümlüdür.

Teknolojideki gelişmeler ve bunun paralelinde gelişen tıp, insan ömrünün uzatırken, buna bir de ailelerin daha az çocuk yapmalarının eklenmesi, dünya nüfusunun gün geçtikçe daha yaşlı bireylerden oluşmasına yol açmaktadır. Elbette, bütün bu gelişmeler, Türkiye’yi de etkilemektedir. Ancak kabul etmek gerekir ki, Türkiye gelişmiş ülkelere göre genç bir nüfusa sahiptir. Yapılan araştırmalar, gelişmiş ülkelerde ortanca yaşı 37.1 olarak tespit ederken, Türkiye’de ortanca yaş 28,5’tir. Bunun yanı sıra Türkiye’de 15-64 yaş arası çalışabilir nüfusun toplam nüfusa oranı %65,5, 0-14 yaş arası çocuk nüfus oranı ise %26.5’tir. Buradan şu sonuca varmak mümkündür. Genç bir nüfusa sahip olan Türkiye, bu genç nüfusu istihdam edecek tedbirleri alıp gerekli yatırımlar yaptığı sürece, nüfusun %8'i civarında olan 65 yaş ve üstü yaşlı nüfusun sistem üzerinde baskı oluşturması mümkün değildir.

Gerek uluslararası sözleşmelerde, gerekse anayasamızda, soysal güvenlik herkes için hak olarak tanınmıştır. Türkiye’de yüksek yargı organları Danıştay ile Anayasa Mahkemesi de birçok kararında; sosyal güvenlik, Anayasa'da ifade edilen "Sosyal Devlet" ilkesinin gereği olarak değerlendirilmiş olup, uygulayıcıların Anayasa'da yer alan devletin bu temel niteliğini zedeleyecek veya ortadan kaldıracak uygulamalardan kaçınmaları gerektiğini belirtmişlerdir. Çünkü sosyal devlet, gelirin yeniden ve adil dağılımını sağlayıp, çeşitli nedenlerle ekonomik gücü olmayanları koruyan devlettir. Anayasa mahkemesi kararlarında, sosyal güvenlik hakkını insan onurunun korunması ve yaşam hakkının sağlanması ile doğrudan ilişkilendirmiş ve sosyal devletten kopmayı kesinlikle reddetmiştir. Anayasanın 2. maddesinin kesin hükmü ile bahsi geçen yargı kararlarının varlığına rağmen, Türkiye’de yaşlı nüfusa emekli aylığı ödemenin yanı sıra sağlığının korunması için mali destek veren sosyal güvenlik sistemi, uzun yıllar tartışma konusu yapıldı ve tasfiyesi yönünde düzenlemelere gidildi. Amacı ve hedefi insanların emeklilik ve sağlık hakkını ticari meta haline getirmek olan bu uygulamalar yaşlı insanları mağdur etmektedir.

Kuşkusuz bu politika, dünya genelinde uygulanmakta olan "Yeni Liberal" ekonomik modelden bağımsız değerlendirilemez. Nitekim bu modelin en sıkı uygulayıcılarından olan Dünya Bankası (DB), Türkiye'yle ilgili bir raporunda, "Türkiye'de kişi başı sağlık harcaması düşüktür, bu harcamanın artırılmasına ihtiyaç vardır. Ancak bu artış bütçeden kaynak aktarmak suretiyle değil, vatandaşın cepten ödeme yapması ile sağlanmalıdır." şeklinde tespitte bulunmuştur. Yine, Türkiye Sanayici ve İş Adamları Derneği (TÜSİAD), emeklilik sistemlerini değerlendirdiği 1997 ve 2004 raporlarında üçlü emeklilik sistemi önermekteydi. TÜSİAD'ın raporunda, birinci ayak emeklilik sistemi olarak, prime dayalı "Kamu Emeklilik" sisteminin sürdürülmesi önerilirken, sistemden bağlanacak emeklilik aylığının ise çalışırken alınan aylığın %25’i kadar olmasını öneriyordu. TÜSİAD'ın bu önerisine göre; şu anda 2324 Lira olan bir asgari ücretle çalışan bir işçiye bağlanacak emekli aylığı, 581.00 lira olmalı. Elbette, TÜSİAD emeklinin bu parayla geçinemeyeceğini biliyor ve bunu gidermek için ikinci ayak emeklilik sistemi öneriyordu. TÜSİAD raporuna göre çalışan, kamu emeklilik sisteminin yanı sıra sigorta şirketlerince işletilen zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemine (BES) bağlanmalı ve ikinci bir emeklilik geliri alarak yaşamını idame ettirmeliydi. Öneride dikkat çeken husus, BES’e bağlanmanın zorunlu olmasının, yani kişinin inisiyatifine bırakılmaması gerektiğinin önerilmesiydi. TÜSİAD raporunda, zorunlu olacak bu iki emeklilik sistemine ek olarak, zorunlu olmayan üçüncü ayak emeklilik yani sigorta şirketlerince işletilecek "Fonlu Sistem" önerilmekteydi. Buna göre isteyen çalışan, emekliliğinde ek gelir elde etmek için tercih ettiği bir sigorta şirketinin işlettiği emeklilik fonuna para yatıracak ve şartları tamamladığında kendisine aylık bağlanacak veya toplu ödeme alacaktı. Görüldüğü gibi, uluslararası sermayenin finans kuruluşu DB, kişi başı sağlık harcamasının kişilerin cepten harcamalarla artırılmasını yani sağlığın paralı hale getirilmesini önerirken; yerli sermayenin örgütlü gücü, Kamu Sosyal Güvenlik sisteminden bağlanan aylığın, çalışırken aldığı aylığın yüzde 25'i olmasını ve BES'in zorunlu hale getirilmesini önermekteydi. Bunlarla yetinmeyen TÜSİAD üçüncü ayak olarak yine sigorta şirketlerini adres olarak göstermekte ve kişilerin isterlerse emeklilik fonuna dahil olmalarını sağlayacak düzenlemeler önermekteydi. 

Tüm bu rapor ve taleplerden anlaşılacağı üzere; gerek uluslararası sermayenin finans kuruluşu Dünya Bankası, gerekse yerli sermayenin örgütü TÜSİAD, sosyal devletin vatandaşlarına sağlaması gereken sağlık ve emeklilik haklarının parayla satılan hizmetler haline getirilmesini önermekteydiler. Zira Yeni Liberal ekonomik sistemin hedefi; sermayenin rekabet edemeyeceği kamu sosyal güvenlik sisteminin tasfiye edilmesini sağlamak, sağlık ve emekliliği hak olmaktan çıkarmaktı. Böylece bu alanlar sermayenin yatırım yapmasına açılmış olacaktı. Bugün gelinen noktada, emeklilik ile sağlık haklarının birbirinden ayrılması ve emekli aylıkları düşürülürken sağlığın kısmen piyasadan satın alınır hale getirilmesi bile, dar gelirli insanların bu haklara ulaşmalarını zorlaştırdı. Elbette bu zorluk en çok, yaşlı insanları vurmaktadır. Çünkü yılların yorgunluğu ve yıpranmışlığı ile çalışma güçlerini kaybeden yaşlı insanlar, bir yandan sosyal güvenlik sisteminden bağlanan gelirle yaşamlarını sürdürürken, diğer yandan ise bozulmuş olan sağlıklarını sistemin desteği ile geri kazanma olanağından mahrum kalmaktadırlar. Yukarıda belirttiğim gibi sosyal devlet, yurttaşlarını ön görülmeyen risklere karşı koruyan devlettir. Bu ise ancak ülkenin merkezi yönetimi ile yerel yönetimlerinin sunacakları hizmetlerle mümkündür.

Önceki yazımda da kısmen değindiğim gibi, maalesef Türkiye’nin bir emeklilik / yaşlılık politikası yok. Bu nedenle yaşlı insanlar; kronik birçok sağlık probleminin yanı sıra, hayatın yeni evresi olan yaşlılığa da hazır olmalarını sağlayacak eğitimler verilmediği için psikolojik sıkıntılar yaşamaktadırlar. Hâlbuki, Dünya Yaşlılık Asamblesi; yaşlılığın hayatın sonu olmadığını, aksine aktif yeni evresi olduğunu, bu nedenle devletlerin, insanların hayatın bu yeni evresine hazır olmalarını sağlamalarının görevleri olduğunu vurgulamaktadır. 

Peki, bunun için ne yapılmalı?

Bu soruya verilecek en öncelikli yanıt, devletin acil bir emeklilik/yaşlılık politikası belirlemesi ve bu politikayı hayata geçirecek tedbirleri alıp, teşkilat kurmasıdır. Bunun için öncelikle, bilim insanları ile birlikte modern tıpta yapılacakların belirlenmesine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, "Yaşlılık Hekimliği, yaşlılık dönemindeki sağlık sorunları ve bu sorunların tedavileriyle ilgilenen tıp dalı” olan  “GERİATRİ” biliminden azami şekilde yararlanılmalıdır. Tıp Fakültelerinin Geriatri kürsüleri etkin hale getirilmeli, bu alanda çalışan bilim insanlarının çalışmaları teşvik edilmelidir. Çalışanlar, çalışma hayatlarının sonuna yaklaştıklarında, onları hayatın yeni evresi emekliliğe, dolayısıyla yaşlılığa hazırlayan eğitim çalışmaları yapılmalıdır. Böylece onlara yalnız olmadıkları hissettirilmeli ve yeni hayatlarında neler yapabilecekleri, yeteneklerini, bilgi birikim ve deneyimlerini nasıl aktarabilecekleri ile devletin onlara sunacağı ekonomik ve sosyal olanaklar açık bir şekilde aktarılmalıdır. Kısacası çalışanlar, emekli olmadan önce yeni yaşamlarına psikolojik olarak hazırlanmalıdırlar. Öte yandan, yine Tıp Fakültelerinin Geriatri Kürsüleri ile işbirliği yapılarak, bu alanda çalışan bilim insanlarının, canlı molekül, hücre, doku, organ ve sistemlerinde zamanın ilerlemesiyle ortaya çıkan, geriye dönüşü olmayan yapısal ve bütünsel değişikliklerin tümü olan yaşlanmanın yol açtığı, kalp-damar, kemik-eklem, yüksek tansiyon, diyabet ve diğer kronik rahatsızlıklar konusunda eğitim çalışmaları yapılmalı ve emekliler/yaşlılar, bu hastalıklardan korunma ve tedavi olma konularında bilgilendirilmelidirler. Elbette devletin işlevi bilgilendirme ile sınırlı olmamalı, devlet bu tür yaşlılık hastalığı olan insanların, hastalıkların tedavisine kolaylıkla ulaşmalarını sağlayacak tedbirleri alıp, gerekli sağlık tesislerini kurmalıdır.

Emeklilerin / yaşlıların sorunları ile örgütlenmelerini süreç içinde işlemeye devam etmek üzere şimdilik sağlıkla kalın!