Süreyya Karacabey

Süreyya Karacabey

Akademik özgürlük ve savaş

Akademinin tarihsel görevinin sınırını etik sorumluluk çizer. Bu, insanlığa karşı sorumluluktur, tarihe, topluma karşı sorumluluktur, bu sorumluluğu üstlenmiş kişiler, devletler karşısında eşit bir mesafede durmalı ve yakıcı da olsa hakikati haykırmalıdır

Yakın zamanda Filistin halkına destek veren, şiddet politikalarını ve bölgedeki yerinden etmeleri kınayan bir bildiriye imza attığı için Amerikalı feminist felsefeci Nancy Fraser'in, misafir öğretim üyesi olarak davet edildiği Köln Üniversitesi'ndeki görevi başlamadan iptal edildi. İmzaladığı bildiri yüzünden Fraser'e endişelerini bildiren rektör, İsrail devleti hakkındaki görüşlerini öğrenmek istemişti. Fakat cevap, rektörün beklediği biçimde gelmediği için görevlendirme gerçekleştirilmedi.

İbrani Üniversitesi profesörü Nadera Shalhoub-Kevorkian, İsrail'in Gazze'deki eylemlerini soykırım olarak nitelendiren yorumları nedeniyle şiddete teşvik suçlamasıyla tutuklandı.

Bu ve buna benzer örnekler giderek artmaya başladı, akademideki protestolara sert cevaplar verildi, en son Columbia Üniversitesi'nde Filistin direnişine destek veren öğrencilerine uygulanan polis şiddetine karşı çıktığı için bir felsefe profesörü tutuklandı. İsrail'in dünyanın gözü önünde gerçekleştirdiği açık katliamlara karşı çıkan akademisyenler ve öğrenciler, hükümetleriyle aynı fikirde olmadıkları için cezalandırılmaktalar. Özellikle Almanya ve ABD' de resmi politikaya karşı çıkma cesareti gösteren yazar ve sanatçılar üzerinde büyük bir baskı var.

ELEŞTİRİ HAKKI GÜVENLİK SORUNU HALİNE GETİRİLİYOR

Devletlerin resmi politikalarına karşı çıktığınızda, çok açık bir haksızlık karşısında eleştiri hakkınızı kullandığınızda aniden bir güvenlik sorunu haline gelirsiniz. Akademide işinize son verilir, yabancıysanız sınır dışı edilirsiniz, ısrarcı olursanız da daha karanlık şeylerle karşılaşabilirsiniz. Üniversitenin -en azından tarihsel olarak- varlık nedeni, eleştirel düşüncenin geliştirilmesi ve akademik özerklik mücadelesiydi. Şimdi ülkeler, kendi yasalarında yer alan “ifade özgürlüğü”nü açıkça ihlal ederek, eleştiri hakkını kriminal bir bölgeye çekerek, düşünce dünyası için yapılabilecek en korkunç şeyi yapmaktalar, aklı iptal etmekteler.

Fraser, bu konudaki endişesini dile getirirken, Köln Üniversitesi rektörünün aynı zamanda uluslararası akademisyen ve öğrenci değişim programı olan DAAD'ın da başında olduğunu ve buradaki burslar için Mc Carthy dönemine benzer kriterlerin uygulanmaya başlanmasının ürkütücü olabileceğinin altını çizmekte. Bir rektörün açık biçimde kendi devletinin haksız politikalarına teslim olması şüphesiz akademi adına utanç verici bir şey olmalı. Çünkü üniversite fikri, zihin dünyasını fazlasıyla daraltan emir-kumanda hiyerarşisinin dışında olduğu sürece hayatta kalabilir. Hükümetler ve politikaları değişir, onlar etik bir çerçevede hareket etmekle ilgilenmezler, pragmatik ve geçici kararlarla yürütürler yönetim işini; akademinin tarihsel görevinin sınırını etik sorumluluk çizer. Bu, insanlığa karşı bir sorumluluktur, tarihe, topluma karşı bir sorumluluktur, bu sorumluluğu üstlenmiş kişiler, devletler karşısında eşit bir mesafede durmalı ve yakıcı da olsa hakikati haykırmalıdır. Columbia Üniversitesi'nden bir öğrenci, haklı olarak şöyle bağırıyordu, “o zaman niye Edward Said'i okutuyorsunuz.”

SAYGINLIK NEREDEN GELİR?

Filistin'deki katliamı protesto eden akademisyenlerin uğradığı şiddeti bizim ülkenin üniversiteleri de sert bir dille kınadılar. Hakikaten kınadılar, hatta Boğaziçi Üniversitesi'nin kayyım rektörü İngilizce bir twit atarak bu konudaki düşüncelerini dile getirdi. Türkiye üniversiteleri, zulüm karşısında susmayan “yabancı” meslektaşlarının uğradığı şiddet karşısında çok rencide oldular ve yapılanların haksızlık olduğunu haykırdılar.

Üniversite senatolarından arka arkaya yayınlanan kınama metinlerini görünce, sizi bilmem ama benim ayarlarım hafiften bozuldu. Bizler bütün hayatımızı, konuşma hakkımızı kaybetmemek için kurguladık sayın senatolar. Konuşma hakkı, bir haksızlık karşısında susmayanlara ayrılmıştır, risk alanlara, işten atılan meslektaşlarına korkmadan destek olanlara ayrılmıştır. Çünkü bir haksızlık bütün haksızlıkların tamamına denk düşer, birine sustuğunuzda artık ağzınızı açma hakkınız ahlaki olarak iptal edilmiş olur. Hem Edward Said okutup, Foucault anlatıp hem de devletle beraber başkasını taşlarsanız, sonsuza kadar susmanız gerekebilir.

Burada size yardımı olsun diye sevgili kınayıcı üniversiteler, daha önce Mukavemet için yazdığım metinden bir pasaj paylaşıyorum:

Peki akademinin saygınlığı nereden gelir?

Julien Benda’dan gelir, onun Trahison des Clercs’inde saptadığı ve çok geniş bir alana etkiyen, Chomski’de somutlanan düşünceleri, her türlü ulusal özgülcülüğün dışında bir bütün olarak insanlığa hizmet eden entelektüelin evrensel ahlaksallığından gelir. Bu fazla liberal ve soyut bir insancıllığa açıldığında devreye onun soyut insancıllığını eleştiren ve daha siyasi bağlanma noktasından hareketle bu sorumluluğu yeniden okuyan Sartre’ın çabalarından gelir. Ya da Karl Mannheim’ın İdeoloji ve Ütopya’sındaki ‘serbest bir zekâ’dan gelir. Mannheim’ı “her şeyi sorgulayıp hiçbir şeyi eleştirmeyen bir bakış açısının suya sabuna dokunmayan kuşkuculuğu” diye tanımlayarak sert biçimde eleştiren Adorno’dan; Said’in erkten ve yetkeden bağımsız bir biçimde ahlaksal ortamda bir değişim yaratmak için erk’e doğruları söylemek zorunda olan ve bunu yapabilmek için de kendi bağımsızlığını “amatörlükle” yaratan entelektüele ilişkin sözlerinden gelir.

Aynı zamanda entelektüellerin söylem konusundaki sorumluluk çizgisini belirleyen bütün klasik anlayışın onları sadece erk dizgesinin araçları kıldığını söyleyecek olan Foucault’dan gelir. Fransız akademilerini “entelektüel etkinin toplumsal alanının yayıncılık yoluyla üniversiteden iletişim araçlarına geçtiğini ve bu gelişimin de artan bir simgesel fakirleşme yarattığını söyleyerek eleştiren Regis Debray’dan, akademik hayatın kamusallıktan kopup uzmanlaşmaya geçiş yaptığı zamanların eleştirilerinden gelir. Üniversitede çalışmayı sürdürerek kendi düşünsel özgürlüklerinden hiç ödün vermeyen, bir memur olmaya direnen insanların çabasından gelir. Akademinin saygınlığı, kamusal alanla kurduğu siyasal ilişkinin özgür kalmasına ilişkin yaptığı tartışmalardan ve bu düzlemdeki kazanımlarını inatla savunmasından gelir.


Süreyya Karacabey:: Süreyya Karacabey Adana'da doğdu. 1992'de Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek Lisans ve doktorasını aynı bölümde yaptı. Dramatik, Yazarlık, Epik Tiyatro, Geleneksel Türk Tiyatrosu, Ortaçağ Tiyatrosu, Radyo Oyunu Yazarlığı derslerini yürüttü. 2010 yılında doçent ünvanını aldı.2017 yılına kadar çalıştığı bölümden 6 Ocak 2017 KHK'sıyla atıldı. Modern Sonrası Tiyatro ve Heiner Müller, Brecht'ten Sonra ve Gündelik Hayata Direnmek başlıklı kitapları ve çeşitli dergilerde yayınlanmış yazıları vardır.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Süreyya Karacabey Arşivi