Ebeveyn-çocuk ilişkisi eşitsizdir

Ebeveyn inisiyatifiyle başlayan macerada çocuk sadece sonuçlarına katlanmak, bu sonucu yaşamak durumundadır. Anne-babanın yüceltilmesi, onlara çok saygılı davranmak olumlu gibi görünse de aslında bir ilişkisizliktir.

Çocuk yapmak bir eşitsizliği ve dengesizliği başlatmak anlamına da gelir ve bu değiştirilemeyecek bir gerçektir. Bir tarafın (ebeveyn) inisiyatifiyle başlar macera ve öteki taraf (çocuk) bu kararın sadece sonuçlarına katlanmak, bu sonucu yaşamak durumundadır. Bu kontekstte sadece çocuk anne ya da babaya benzer; tersi mümkün değildir. Çünkü benzemekte belirleyici olan önceliktir; kimin önce olduğu ya da doğduğudur. Burada da eşitsizlik vardır ve bu değiştirilemez.

Bizim kültürümüzdeki sorunlardan biri, çocuk eğitilirken çocuğun anne-babanın fotokopisi yapılmaya çalışılmasıdır. “Ağaç yaşken eğilir.” Birçoğumuzun kalas, çıta ya da tahta olması, körpe halimizin eğilmesiyle ilişkilidir belki de. Eğilen ağaçlar daha sonra başlarını dik tutmakta zorlanırlar. Yetişkinlere, şefe, müdüre, yani otoriteye karşı boynu büküktürler. Çocuk, yetişkinlerin eğip bükeceği, yani biçimlendirilebilecek bir proje gibi görülür. Çocuklar anne-babanın benzeri gibi davranarak “hayırlı evlat” olabilirler ve bu, çocuğun bireyselleşmesinin önünde bir engeldir.

Anne-babanın yüceltilmesi, onlara çok saygılı davranmak çok olumlu gibi görünse de aslında bir ilişkisizliktir. Çünkü biz birilerini yüceltirken onu uzağımıza da göndeririz, aramıza mesafe koyarız. Yücelttiğimiz insanlar çoğu kez duygusal olarak yakınımızda değildir... Birey olmak aynı zamanda anne-babaya mesafe koymak, kendi kişilik sınırlarını da çizmek demektir. Bu da anne-babadan duygusal, sosyal ve ekonomik açıdan bağımsızlaşmak anlamına gelir, ki bu durum toplumda hoş karşılanmaz. Bu bağlamda modern toplumlarda gördüğümüz aile ve toplum arasındaki antagonist ilişki yokmuşçasına davranılır.

“Allah verdi, rızkını da o veriyor.” Böyle bir söylem sorumluluğu Tanrı’ya aktarmaktır, aynı zamanda bir bilinmeze bulunan bir cevaptır. “Tanrı öyle istedi ve verdi” gibi. Çocuk burada artık bir imtihan aracıdır. Çocuk üzerinden Tanrı anne-babayı imtihan etmektedir ve çocuklar inançlı kullar olarak büyütülmelidir. Çocuğun imtihan aracı görülmesi çocuğu şeyleştirmektir de. Çocuk anne-babanın Tanrı’yla ilişkisinde regülatör görevi üstlenir ve bu ilişkide özgün bir canlı gibi de görülmez. İbrahimî monoteist dinler çocuğu eğitirken çocuğu durdurmayı, cesaretini kırmayı amaçlar; çocuğu itaate, biata, boyun eğmeye zorlar. Bunun amacı otoritenin (babanın) kurallarını geçerli kılmak, çocuğu frenlemektir. Bireysel olanlar törpülenerek çocuk ailenin bir parçası haline getirilir. Bu tür bir bağlanmadan ötürü de çocuk bireyselliğini geri iter. Otoritenin kurallarının kabul ettirilmesi için otoritenin (babanın) bizzat etkin olması gerekmez. Otoritenin reel olarak orada bulunmaması bazen onu daha da güçlü yapar. (Stren, 1996: s. 146).

Çocukluk farklı kültürlerde farklı yaşanır. Örneğin Anadolu’nun bazı yerlerinde, erkek çocuklar ‘hamamdan kovulma’ yaşına kadar annenin etrafında, ona bedensel olarak çok yakın bir ‘ilk çocukluk dönemi’ geçirir. Bu dönemden sonra erkek çocuk annenin dünyasından atılır. Bu dışlanma babaya kavuşarak atlatılamaz, çünkü baba yetişkinler dünyasında çocuktan uzaktadır. Geleneksel kültürde çocukluk, çocukların kendi yaşıtları arasında yaşanan, annenin ve üretimden düşmüş yaşlıların göz kulak olup denetlediği, annenin daha çok ‘teknik annelik’ yaptığı ve onun beslenme ve giyinme gibi temel gereksinimlerini giderdiği şekilde yaşanır.

Hemcinslerle yaşanan çocuklukta sıkça homoerotik ortamlar oluşur; cinsellik üzerine konuşmalar yapılır ve cinsellik bu homoerotik atmosferde algılanır, bazen de deneyimlenir. Oyunlarda bedensel yakınlık ve temas olur; akraba ziyaretlerinde çocukların hemcinsleriyle aynı odada, bazen aynı yatakta yatmalarıyla devam eder. Kültür bir yandan homoerotik alanlar açar, ama bir yandan da bunu yabancılaştırır ve böylece biz bu durumlarla homoerotiği ilişkilendirmeyiz. Daha sonraları da homoerotizm kültürde çeşitli biçimlerde kendine alanlar bulur, yabancılaşır. Daha açık örnekler vermek gerekirse: Erkek erkeğe kağıt oynayan, elindeki kağıtları beğenmediği için cinsiyetçi küfürler eden, gol kaçırdığı için tuttuğu takımın erkek oyuncusuna cinsel içerikli küfürler (bazen anal, bazen vajinal) eden erkekleri düşünün… Türk erkeğinin uzun zaman geçirdiği kahvehanelerle eşcinsel barları arasında fark çok azdır aslında. Kahvehanelerin eşcinselliğinin yabancılaştırılması, homoerotizmin absorbe edilmesi, geri kalan homoerotizmin agresyona ve homofobiye dönüştürülmesi... Yani homofobinin kökleri, çocukluğumuzdan anımsadığımız, ‘sapına kadar erkek olma’ konseptine uymadığı için de kurtulmaya çalıştığımız bu homoerotizme kadar uzanır.

Erkeklerin tersine kadınlarda gelişim dönemlerinde anneden kopma olmaz. Biraz özetle söyleyecek olursak, kız çocuğu anneye yakın ve onun bulunduğu ortamlarda dişiliğini oluştururken anneye ve hemcinslerine bedensel olarak yakındır ve homoerotik ortamlarda bulunur sıkça. Hamam sefaları, ağda sohbetleri, ‘aybaşı’nın bir vakit ortak bir sırra dönüşmesi gibi. Haremlik-selamlık ayrımı, aslında homoerotik ortamların çoğaltılması değil midir?

UTUNMA VE ÇOCUKLUK

Uygarlaşmayla birlikte utanma ve utandırmanın insan hayatına sokulması çocuklukla oluyor. Mesela yemek kültürünün oluşması ve bunun regülasyonu utandırmayla olur ve böylece yemek bir gereksinimin giderilmesinin yanı sıra duygusal yoğunluk da demektir. Norbert Elias’a göre günümüzün çocukluk konseptleri uygarlaşma sürecinde oluşturulmuştur. Çocuğun bedeninin ve davranışlarının denetimi öne çıkmıştır. Örneğin yemek ve yemek terbiyesi rezil olma korkusunu da beraber getiriyor. Yemek kültürüne uygunsuzluğun tiksinmeyle ilişkilendirilmesi arlanma duygusunu da güçlü hale getiriyor. Yemeği höpürdeterek yemek, yemek esnasında geğirmek ve yellenmek tiksindirici ve ayıp sayılıyor.

Çocuğu terbiye etmek işte bu tiksinme ve arlanma üzerinden başarılıyor. Ağız doluyken konuşmak çok ayıptır mesela. Yemek kurallarına uymamak, aile terbiyesinin yokluğudur, kabalık ve görgüsüzlüktür. Modern insan vücudundaki delikleri kapatma ve iyi kontrol edebilme kültürünü geliştiriyor. Sümüğün akması, ağzı açık dolaşmak, yemekte ağzın kapalı olmaması, kamusal alanlarda yellenmemek, mahrem yerlerin kapalılığı vs. Bunun bir diğer anlamı, dış dünyadan içeri alınan şeylerin (su, yemek, hava, koku ve cinsellik) kontrolü ve vücuttan dışarı atılan şeyler için özel alanların oluşturulmasıdır. Sembolik olarak içeri ve dışarı giriş ve çıkışların denetimidir.

Türkülerde karşımıza çıkan ve bugün pedofili diyeceğimiz çocuk evlilikleri geçmişte başka kültürlerde de yaygındı. “Henüz girmiş 13-14 yaşına…” gayet normaldi. Bu kültürlerde çocuklarla cinsel şakalar yapmak normal karşılanıyordu; “çocukların cinsel organlarını okşamak” da. Bebeklikten başlayarak annelerin çocuklara mastürbasyon yaptırmaları çeşitli kültürlerde çok doğal karşılanır. Bu pratiğin Müslüman kültürlerde hâlâ yaygın olduğunu yazar Ariès.

Çocukların cinsel meta olarak görülmelerinin uzun bir tarihi var Batı’da ve Doğu’da. Lloyd deMause, Hindistan ve Japonya’da orgazm edilen çocukların daha rahat uyudukları gerekçesiyle annelerin erkek çocuklara mastürbasyon yaptırdıklarını, seksi annenin oğluna öğrettiğini, hatta Japonya’da annelerin 15 yaşına kadar erkek çocuklarla aynı yatakta yattıklarını, bedensel yakınlığın çok olduğunu yazar. Modern öncesi kültürde cinsellik ve arlanma, çocuk eğitiminde rol oynamaz.

Çocuklar tarih boyunca cinsel meta olarak taciz ve tecavüze maruz kalmışlardır. Antik Yunan’da çocuklar hizmetçi olarak çalıştırılmış ve cinsel olarak kullanılmışlardır. Erkek çocuklar da homoseksüel ilişkilerde tecavüze maruz bırakılmışlardır. Eşcinselliği katı bir biçimde cezalandıran Yahudilikte bile genç oğlanların eşcinsel ilişkiye zorlandığı biliniyor. Fransa’da XIII. Ludwig döneminde ayrıntılı bir biçimde çocukların cinsel kullanımı anlatılır ve en çok oğlanlarla anal ilişkiden söz edilir. Anneler kendileri tatmin olmadan çocukları oral ya da okşayarak tatmin ederken erkekler kendiler tatmin olurken objeleştirdikleri erkek çocukları anal ve okşayarak kullanırlar.

Günümüzde evlenme yaşı tartışmaları aynı zamanda çocukluğun ne zaman bittiğine dair bir tartışmadır da. İslam’ın erkek önderlerinin (Muhammed ve halifelerin) evlilikleri ve evlendikleri kadınların (çocuk) yaşı konusundaki tartışma günümüzde de sürmektedir. Çocuğun ne zaman baş örtüsü takmasının konu edilmesi aynı zamanda cinsel olgunluğa ve erkeğin ne zaman bir kız çocuğunu cinsel varlık olarak gördüğüne ilişkindir. Tarih boyunca yetişkinler kendi arzularını çocuğa projekte ederek, onları cinselleştirerek çocuğu kullanmışlar. Günümüzde de yetişkin erkek kendini denetlemek yerine çocuğu ve kadını denetlemeyi dinsel anlatılarla denemeye devam ediyor

SUÇLULUK DUYGUSU VE ŞIMARIKLIK

Foucault, kapitalizmde üretimi engelleyebilecek insanların bir yerlerde toplanarak kontrol altında tutulduğunu anlatır; bu durum çocuklar için de geçerli. Deliler tımarhanelerde, yaşlılar huzurevlerinde, hastalar hastanelerde, çocuklar da kreş ve okullarda tutularak ebeveynlerin üretime katkılarının sürekliliği sağlanır. Bunun bir anlamı da şudur: Kapitalizm bir yandan çocuğu önemser, ebeveynlerin bu ilişkide çok önemli olduğuna ve çocukla ilgilenmenin gerekliliğine vurgu yapar; diğer yandan da anne-babanın işi en az çocuklar kadar önemlidir; çalışmak zorundadırlar. Bu nedenle anne-babalık görevini bir yabancıya (bakıcı, eğitmen, öğretmen) devrederler. Böylece ebeveynlik, ‘boş zamanlarda’, iş dışı ya da sonrası saatlerde yaşanabilen bir meşgale olur. Çocuklar da ebeveynlerle bu sınırlı sürede zaman geçirirler. Bu durumda ebeveynlik yer yer çocuğa seçtiğimiz etkinliklere sponsorluk yapmaya ve çocuğu bir etkinlik, adres ya da adadan bir diğerine taşıyan servis şoförlüğüne dönüşebilmektedir. Bu kadar sevdiğimiz çocukları başkalarına emanet etmenin ‘kutsal’ ve ‘rasyonel’ bir gerekçesi olduğu için çoğunlukla kendimizi reel olarak suçlu hissetmeyiz, çünkü zaten biz “ailemiz ve çocuklarımız için” çalışıyoruzdur. Çocuksuz geçirdiğimiz iş zamanı bile çocuklar için harcanmış olduğundan, ortada suç yoktur.

Bunlara rağmen çocuğu ‘ihmal’ ediyor olmaktan ötürü oluşan suçluluk duygusu çocuk şımartılarak azaltılmak istenir. (Bilinç ötemizde oluşan suçluluk duygusu ile, ‘reel olarak suç olmamasına rağmen oluşan duygu’yu kastettiğimi belirtmeliyim.) Şımarıklık bir çocuğun en doğal, en güzel halidir. Onun şımarıklığına alan tanıyor, şımarıklığın yaşanarak olgunlaşmasını önemsiyorsak, çocukla şımarıklık üzerinden ilişkileniriz. Geçmişte yaşadığımız ya da yaşanmasına izin verilmemiş şımarıklığımızla çocuğumuzun şımarıklıklarının karşılaştığı yerde tanışıklığımız ve farklılığımız başlar bazen, biraz da arkadaşlık olur aramızda.

Şımarıklık çocuktan kaynaklanmıyor, yetişkinlerin ‘ihmal etme duygusunu hafifletmek amaçlı’ bir davranışından kaynaklanıyorsa, yani anne-babanın suçluluk duygusunu azaltmaya yönelikse, bu durum çocuk için sembolik bir zehir, orta ve uzun dönemde de zehir birikimi nedenli psikolojik bir sorun demektir. Örneğin anne iş sonrasında ‘çocuğumu ihmal ettim’ duygusunu yaşıyor. Bu duyguyu azalmak için çocuğuna çikolata alıp getiriyor ve bunu çocuğuna sevgiyle veriyor, onu sevindirip suçluluk duygusunu azaltıyor... İşte, çikolata tatlı da olsa bu çikolata çocuğun bilinç ötesinde sembolik bir zehre dönüşür. Çünkü çikolata çocuğun gereksiniminden değil, annenin gereksinimden dolayı verilmiştir! Böylece bir şımartılma oluşur ve şımarma gereksinimi de çocukla değil anneyle ilişkilidir. Bir başka boyut ise şudur: Çikolatada, suçluluk duygusu sevgiye dönüştürülmüş gibi bir durum vardır; ama aslında dönüşmemiştir! ‘Dönüşebilme’de alan ile veren arasında çikolatanın verilmesinin açığa kavuşturulması gerekliliği vardır. Bu bağlamda çikolata, sevgiyle ambalajlanmış bir suçluluk duygusu, yani bir zehirdir.

Devam edecek


Şahap Eraslan: 1980'de cunta öncesi Almanya'ya gitti. Berlin Teknik Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü bitirdi. Daha sonra Humbold Üniversitesi’nde etnoloji okudu. Eş ve aile terapisi, klinik hipnoz eğitimlerini bitirdi. Daha sonra uzun bir eğitim sonrası psikanalist oldu. Uzmanlık alanı kültür psikanalizi ve psikanalitik kültür karşılaştırmaları. Analist/psikoterapist olarak Berlin'de çalışıyor.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Şahap Eraslan Arşivi