Yanmış elbiselerin adaleti

Hepimiz birbirimizin yaralarından sorumluyuz. Yüzümüzde bir “oh olsun” gülümsemesi gibi taşıdığımız o güçten yana cümlelerimiz kim bilir kaç masumun canını aldı. Kapattığımız gözümüz, kıstığımız sesimiz kim bilir kaç çocuğa, kaç gence mezar oldu.

Bir halkın yarası yaşadığı çağın izlerini taşımaz sadece aynı zamanda geçmiş çağların peşinden sürükleyip günümüze getirdiği tüm hikâyeyi de içinde taşır. Bu yüzden önemlidir yüzleşme.

Kendisinin parçası olmadığı zalimliklerin yükünü omuzlarında taşıyan çocukların, gençlerin tabutları hiç durmadan geçiyorsa önümüzden ve herkes kendi kahramanını kutsayıp, diğerini “düşman” ilan edebiliyorsa o yüzleşmeyi yapamadığımız içindir.

Bir çağda zalimlerin kurbana kurbanların zalime dönüştüğüne, bir başka çağda katillerin kahramana kahramanların katile, masumların cellada cellatların mazluma dönüşebildiğine ne kadar da çok tanıklık etmiştir oysa insanlık.

Geçmişe bakmayı sevmiyor, geleceği konuşmaktan kaçınıyorsak, dağılıp, dökülüyor, tuz buz oluyorsak, tadımız yoksa, el atmıyorsak bir başkasının derdine, hayatlarımızın faili meçhul bırakılmasındandır.

Hesaplaşmaktan kaçtıkça hiçbir suçu olmayan yeni kuşakların omuzları çökmekten asla ama asla kurtulamayacak biliyoruz.

Daha en baştan bozguna uğramış hayatlardan, bir direnç, bir cesaret beklemek belki de bu yüzden çok ahmakça bunu da biliyoruz. En beteri ise, yenilgiden belini doğrultamayanların “biz var ya biz” diye başlayan o “kavga” hikayelerinin hepimizi bir yalanla yaşamaya alıştırmış olması.

Var olma mücadelemizin, var olmayı beceremeyenler mezarlığından geçerken ıslık çalmaya mecbur kalması çok şey anlatır bu yüzden.

Korkularımız geçmişe aittir çünkü ve bunu keşfedenlerin korkuya yüklediği o büyük paye, hepimizin canına çökmüştür. Üzerimizden kaldırıp atma cesaretimiz olmasın diye de, ibretlik ölümleri ellerimize tutuşturmaları bu yüzdendir.

Demem o ki, hepimiz birbirimizin yaralarından sorumluyuz. Yüzümüzde bir “oh olsun” gülümsemesi gibi taşıdığımız o güçten yana cümlelerimiz kim bilir kaç masumun canını aldı. Kapattığımız gözümüz, kıstığımız sesimiz kim bilir kaç çocuğa, kaç gence mezar oldu.

Ağır yürüyoruz, ağırdan alıyoruz, ağırdan takılıyoruz. Kim bilir belki de peşimizden sürüklediğimiz suçlarımızın ağırlığındandır bu. Cevap dönüp bakma cesaretimizde. Yüzleşebilmemizde yani.

Taybet Ana öldü. Yedi gün kaldı cesedi sokak ortasında. Sokağa savrulan her taşın, tuğlanın, bir sığınak, bir korunak hale geldiği, ölmenin kolay, öldürmenin sıradan olduğu günlerdi. Bir küçük taşın arkasına sığınarak ölüm saçan silahlardan korunmaya çalışmanın çaresizliğini kaçımız hatırlıyor şimdi?

Cizre’nin bodrumları dile gelse ve bugün yaşananlara, insanlara ve siyaset sahiplerine baksa ne derdi kim bilir?

Verilmemiş hesapların üstüne inşa oldu işte yeniden siyaset ve bunun olduğu gün iflah olmaz bir yüzsüzlük baş gösterdi hayatımızda.

Birileri yükseldi, birileri kayboldu ortalıktan. Birileri en beylik laflara sığınıp gizledi kendini, birileri hiçbir şey yapmayışını illegal havasına üfledi.

Hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi devam etti hayat.

Hayatına devam edemeyenler kimsesizliklerini el yordamıyla tamamlamaya çalıştı ve zamanın ilaç olan yanına terk ettiler öfkelerini.

Bir öfkenin kimsesiz kalışının, sesin kendi içine çökmesi olduğunu o gün öğrendi yaşayanlar. Acılarını bastırmak için yumruklarını ısıran anaların, babaların, kardeşlerin öfkelerinde duruyor diş izleri hala. Bu yüzden siz Barış Annelerine, Cumartesi insanlarına baktığınızda ne görüyorsunuz bilmiyorum ama ben o öfkelerini ısıran insanları görüyorum her baktığımda.

Taybet Ana’nın kurşunlanmış bedeni yedi gün yattı o beton zeminin üzerinde. Kimse alamadı sokaktan. Keskin nişancıların eğlencesine dönüşen insanlık izin vermedi ve devletin neler yapabileceğine tepeden bakanların kalp donduran sözleri tarihe kaydoldu.

Yüzleşemediğimiz her yerde gücü elinde tutanlar, var ettiler zorbalıklarını.

Ve üç zarf içinde Taybet Ana’nın Cizre bodrumlarında diri diri yakılan kızı Hezni İnan’ın yanmış, parçalanmış elbiselerini tam 8 yıl sonra “gelin Emniyetten alın” dediler. Bir poşet içinde 3 zarf teslim ettiler bir babaya. Tek tek açtı zarfları Halit İnan. Her bir zarftan kızlarının yanmış, parçalanmış kazak, pantolon ve hırkası çıktı.

“Bu, devletin hürmetidir” diyordu abi Ömer İnan. “Bu yakılmış, parçalanmış elbiseleri çerçeveletip duvara asacağım”.

Ve bir kez daha acının ağırlığı gelecek kuşaklara devlet eliyle devrediliyordu. Yüzleşecek nefesi, cesareti kimse bulamasın diye sürekli öldürerek, coplayarak, yerlerde sürükleyip, çekiştiriyorlar hayatlarımızı.

İktidarın göğsümüzün üzerinde oturması da bu yüzden. “Devletin hürmetidir” bu işte.

Biz neyi kutladık, niye kutladık diye birbirimizin etini çekiştirirken, en içi boş radikal cümlelerle birbirimize parmak sallarken yine hakikatten uzaklaştırıldık.

Yanmış elbiselerin yüzleşme çağrısını vicdanında hissetmeyenlerin lümpenliğinden, sağcılığından kurtulamadığımız sürece hep bir kusma hissi olacak içimizde.

Demirtaş’ın Leylan romanından bir alıntıyla özetlersek;

“Özgür düşüncenin, özgür ruhun ortadan kalktığı kritik anlardan birisidir burası”

Öyle işte…


Akın Olgun: Siyasi nedenlerle 7 yıl tutuklu kaldı. 2002’de İngiltere’ye yerleşti. 2009-2015 yıllarında BirGün gazetesinde haftalık yazılar kaleme aldı. Gazete ve haber portalları aracılığıyla düzenli olarak okurlarıyla buluştu. Adları Saklıdır, Ecel Öyküleri, Karanfil Mevsimi, Kül Sesleri ve El Alem adlı kitapları kaleme aldı. Olgun’un “Sokaksızlar” (White) ve “İnat” “Farewell” (Veda) adlı öyküleri kısa metraj olarak beyaz perdeye aktarıldı ve senaryosunu yazdığı Fısıltılar (Whispers) adlı kısa metraj filmi Feel The Reel Uluslararası Film Festivali’nden üç dalda ödüle layık görüldü

Önceki ve Sonraki Yazılar
Akın Olgun Arşivi