'128 milyar dolar nerede?' tartışmaları, 2020 Kasım'ında kapıya dayanan, ertelenen, ancak 2021 Mart'ından (Naci Ağbal'ın görevden alınmasından) itibaren derinlemesine sökün neden mali krizin nedenleri üzerine bir tartışmaya dönüştü. Gerçekten de Merkez Bankası döviz rezervlerinin 2019 ve 2020 yıllarında kademeli olarak eritilmesi günümüzdeki mali krizin temel tetikleyicilerinden birisidir. Ancak bu krize biraz daha geniş bir kadrajdan bakmaya çalışmakta yarar var.

2008'de ABD ekonomisinde başlayan ve dünya ekonomisine yayılan ekonomik bunalım pandemi öncesi dönemde ‘inişli-çıkışlı durgunluk’ biçiminde 11 yıla yayılmıştır. Bu uzun süreli durgunluğu bir ‘uzun bunalım’ olarak tanımlayabiliriz. Pandemi uzun bunalımın tavan yapmasına yol açtı. Onun temel özelliklerini kesinleştirdi, yıkıcılığını arttırdı.

Kapitalizmin küresel bunalımının yansımaları ise eşitsiz biçimde gelişti. 2008-2009 döneminde hemen tüm ülkelerin ekonomilerinde reel daralma yaşanmıştı. Ancak sonrasında ABD'nin genişlemeci para politikaları doları ucuzlatınca sanayi ülkeleri bu durumdan yararlanarak toparlandılar. Sermaye maliyetleri düştü. 2013'ten itibaren Amerikan Merkez Bankası faizleri arttırmaya ve doları yeniden değerlendirmeye başlayınca sanayi ülkelerinde de zorlanmalar başladı.

Ancak sanayi ülkeleri arasında da büyük farklar vardı. Hindistan, Vietnam, Güney Kore gibi nispeten bağımsız ve Çin gibi bağımsız ekonomiler doların pahalılanmasından az etkilendiler. Türkiye, Brezilya, Arjantin, Güney Afrika gibi ülkeler daha çok etkilendi. Bu grup içinde de açık ara en çok etkilenen, ekonomik ve mali yönden ABD-AB'nin sömürgesi konumundaki Türkiye ekonomisi oldu. AKP döneminde tırmanan ithalat bağımlılığı özellikle ucuz dolar döneminde (2010-2013) zirve noktasına vardı. ABD'de faizlerin artışı TCMB'yi de faiz arttırmaya zorladı. Bu artış propagandif amaçlarla 'Gezi'ye bağlandı.

Bugün yine ABD dolarının değerlendiği, FED faiz arttırmasada ABD 10 yıllık tahvil faizlerinin arttığı, dolayısıyla güvenceli kazanç arayan para sermayeleri kendisine çektiği bir dönemdeyiz. Aslında pandeminin başından beri mali sermaye ABD-Britanya-Almanya-Japonya gibi merkezlerde toplanma eğilimi içerisinde. Bağımlı ve yeni-sömürge ülkelerden büyük ölçekte sermaye çıkışı var. Bu şartlarda Türkiye gibi mali-ekonomik sömürge durumundaki ülkelerin olabilecek en 'stratejik' ekonomik varlığı Merkez Bankası döviz rezervidir. Yüksek rezervler dövizin en zor bulunduğu bu dönemde o ekonomiye belli bir esneklik kazandırabilirdi.

Oysa ucuz kredi dağıtımı aracılığıyla ekonomiyi yönetmeye alışmış olan AKP iktidarı hem 2019 yılında faizleri indirdi hem de döviz kurunu düşük tutmak için Merkez Bankası döviz rezervlerini eritti. Bu politika özellikle 2019 yerel seçimleri öncesinde hız kazandı. 15 Mart (2019) haftasında tek bir haftada rezervlerde 6,3 milyar dolarlık belirgin bir düşüş yaşandı (Bloomberg)

Pandemi döneminde de rezerv eritme politikası devam etti. 2020 yılı başından 2021'e kadar brüt rezervlerde yüzde 15, net rezervlerde yüzde 75 düşüş yaşandı.

Faizi düşük tutmak, dolayısıyla ucuz kredi musluklarını açmak, konut satışlarını arttırmak, konut fiyatlarını yükseltmek böylece sayısı 1 milyonu bulan fazla (satılamayan) konut stoğunu eritmek için 2019 ve 2020 yıllarında Merkez Bankası'nın döviz rezervleri kamu bankaları üzerinden satılarak döviz kuru baskılanmaya çalışıldı.

Ancak neticede hem döviz kuru hem faizler hem de enflasyon çok yüksek noktalara vardı. Döviz kurundaki artış reel sektörün sermaye maliyetlerini ve borçluluk düzeylerini boğucu derecede tırmandırdı. Enflasyon yoksulluğu artırdı. Geniş tanımlı işsizlik 10 milyonu aştı. Mali kriz, ekonomik krize doğru dönüşüyor. AKP iktidarının ve geçirdiği başkancı rejimin ekonomiye zararları sürekli katlanarak artıyor.