AKP iktidarının, Cihat Yaycı gibilerinin emperyalist politika önermelerinin ışığında imzaladığı Libya ile deniz yetki alanları sözleşmesi dönüp kendisini vuran bir bumeranga dönüştü. Yarın “Kemalistler bizi aldattı, Allah affetsin” derler mi? Bilinmez. Ama bu anlaşmanın tersten etkisiyle İtalya ve Yunanistan 1977’den beri çözemedikleri sorunları aşarak deniz yetki anlaşmasını bu yıl 9 Haziran’da bağladıkları gibi, Yunanistan-Mısır deniz yetki alanları anlaşması da bunu izledi. Muhtemelen Kıbrıs Cumhuriyeti-Suriye, Yunanistan-Kıbrıs Cumhuriyeti anlaşmaları da sırada. Uluslararası hukuk bağlamında konuşacak olursak, Ankara-Trablus anlaşmasının şimdiden hükümsüz hale geldiğini söyleyebiliriz.

Türkiye Dışişleri her ne kadar Mısır-Yunanistan anlaşmasının “yok hükmünde” olduğunu iddia ve ilan etse de gerçek böyle değil. Her ikisi de BM üyesi egemen devletler, üstelik her ikisi de BM Deniz Hukuku Sözleşmesine taraf.

Dışişleri açıklaması Yunanistan’ın Mısır’la deniz sınırı bulunmadığını iddia etse de (ki bu adaların kıta sahanlığının yok sayılmasına dayanıyor) Deniz Hukuku Sözleşmesine göre adaların da kıta sahanlığı bulunuyor. Dolayısıyla bu iddia da uluslararası hukuka göre geçersiz.

Dışişleri Bakanlığının bir diğer iddiası ise Mısır’ın bu anlaşmayla hak kaybına uğradığı iddiasıdır: “2003 yılında GKRY ile imzaladığı anlaşma ile 11.500 km2’den vazgeçen Mısır, Yunanistan’la bugün imzaladığı bu sözde anlaşma ile de, yine deniz yetki alanı kaybına uğramaktadır.” Çok ilginç! Mısır’ın hakkını Mısır’dan çok düşünen bir Dışişleri Bakanlığı var. 2019’dan beri Türkiye’nin BM’deki temsilcisi Feridun Sinirlioğlu Mısır’a benzer bir anlaşmayı imzalatmak için diplomasi yapmaktadır. Fakat buna rağmen, hatta Dışişlerinin iddiasına göre deniz yetki alanı kaybına uğramak pahasına Mısır, Yunanistan ile anlaşma imzalamayı tercih etmiştir. Acaba neden?

Açık ki, bu dramatik dönüşe sebep olan temel olay, AKP iktidarının Trablus’taki İhvancı yönetime destek vermek amacıyla imzaladığı Libya-Türkiye deniz yetki alanları anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın devamında Libya İç Savaşına açıktan taraf olması, Serrac yönetimini askeri araçlarla desteklemesi, Müslüman Kardeşler hareketini Libya’da hâkim kılmaya çalışmasıdır. Ulusalcı generallerin “Mavi Vatan” adı altında bu politikaya verdiği destek de bu diplomatik bozgunun temel sebepleri arasındadır.

Usanmadan tekrarlayacağız: Münhasır Ekonomik Bölge “vatan” değildir, sadece ekonomik kaynaklardan yararlanmaya imkân veren bir bölgedir. Vatan kavramına sadece o devletin yasama-yürütme-yargı gücünü kullanabildiği karasuları girer. Deniz yetki alanının bir devlete verdiği yegâne hak, toprak altı kaynaklardan yararlanma ve orada balık tutma hakkıdır. Oysa AKP iktidarı ve Cihat Yaycı gibi emperyalizm heveslileri doğalgaz kaynaklarından yararlanma imkânı veren “münhasır ekonomik bölgeyi” sanki bir vatan mücadelesiymiş gibi sunarak halkı aldatmaktadır.

Doğalgaz ve petrol paylaşım rekabetini kapitalizmin bunalımı gündemleştirmektedir. Dünyanın bütün doğalgazı tek bir gencin yaşamına değmez. Ortada bir vatan mücadelesi falan da yoktur. Yandaş enerji şirketlerini ihya etmek üzere çoktaraflı bir doğalgaz rekabeti söz konusudur. Kaldı ki Doğu Akdeniz’de tartışılan bölgelerde henüz bulunmuş, netleşmiş bir doğalgaz yatağı bile yoktur. Ama Türkiye’nin sırtında büyüdükçe büyüyen devasa bir savaş bütçesi elle tutulur somut bir gerçekliktir.

HARİTALAR ÇAKIŞIYOR

Yunan Ta Nea gazetesinden aldığımız bu harita, hem Türkiye-Libya deniz yetki alanları sınırlandırma hattını (A – B) hem de Mısır-Yunanistan deniz yetki alanları sınırlandırma hattını (E – A) göstermektedir. Üzerinde anlaşmazlık bulunan alan da burada kısmen görülebiliyor. Rodos ve Girit adalarının güneyindeki bölge Yunanistan’ın mı, yoksa Türkiye’nin mi kıta sahanlığındadır? Hangi ülkenin Münhasır Ekonomik Bölgesine dahildir? Bu bölgede doğalgaz, petrol aramaları yapmaya, balık tutmaya kim yetkilidir?

Libya-Türkiye anlaşmasına göre Türkiye, Mısır-Yunanistan anlaşmasına göre ise Yunanistan. Uluslararası hukuku sadece ve sadece Libya ile deniz anlaşması zemininde hatırlayan, ama ne BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne imza koyan, ne bu anlaşmada kaydedildiği üzere adaların da kıta sahanlığı bulunduğunu kabul eden, ne Lahey Adalet Divanı’nın bu konudaki yetkisini tanıyan Ankara bu konuda epey geride kalıyor açıkçası. Bütün meseleleri tek yanlı askeri güç kullanımı ile çözebileceğini sanan AKP iktidarı bu konuda tecrit olmuş görünüyor. Uygun gördüğü meselede askeri gücü kullanmanın, uygun gördüğünde ise uluslararası hukuku dile getirmenin yol açtığı inandırıcılık sorunu ise ayrı bir mesele. 

Doğu Akdeniz’de münhasır ekonomik bölge meseleleri, karşılıklı görüşmeler ve müzakereler temelinde çok taraflı olarak çözülebilir. Oldubittilerle, tek yanlı askeri güç kullanımıyla bu sorunlar çözülemez. Özellikle Kıbrıs meselesinde her türlü çözüm perspektifinin askıya alınması bu konuda tıkayıcı olmaktadır.

HDP UYARMIŞTI

Trablus hükümetiyle yapılan deniz anlaşması henüz Libya’nın BM tarafından tanınmış meşru Tobruk Temsilciler Meclisi tarafından onaylanmış değil. Ama 5 Aralık 2019’da TBMM’de onaylandı. Bu oylama esnasında AKP, MHP, CHP, İyi Parti evet oyu verdi. Sadece HDP red oyu verdi.

HDP adına konuyla ilgili konuşmayı yapan Tülay Hatimoğulları, yaşanacak gelişmeleri neredeyse nokta atışı ifade etmişti:

“Akdeniz’e kıyısı olan her devletin münhasır ekonomik bölge ilan etme hakkı vardır ancak ilkesel olarak bu hakkın kıyıdaş devletlerin itirazlarına bağlı olarak müzakere edilmesi gerekmektedir, zorunludur. Bu bağlamda, Türkiye Cumhuriyeti ile meşruiyeti hâlen tartışmalı olan Libya Ulusal Mutabakat Hükûmeti arasında anlaşma yapılırken Güney Kıbrıs’taki hükûmet ve Yunanistan ile bu anlaşmaya dair herhangi bir diyalog süreci yürütülmemiştir. Yunanistan’la uluslararası tanınırlığı olan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de kendi arasında MEB anlaşması yapması durumunda, Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmanın uygulanabilirliği ortadan kalkabilir. Rodos ve Girit’ten başlayan Yunanistan sınırının Kıbrıs’la arasındaki mesafe 245-338 deniz milidir. Türkiye ile Libya arasındaki en yakın mesafe ise 390 deniz milidir. Bu realiteden yola çıkarak Libya’da ve Kıbrıs’ta siyasal istikrar ve çözüm sağlandıktan sonra münhasır ekonomik bölgeleri çakışan bu 4 devletin anlaşma yapması en akılcı yol iken AKP iktidarının yangından mal kaçırırcasına meşruiyeti tartışmalı ve yıkılması muhtemel olan Libya Hükûmetiyle bir deniz yetki alanı anlaşması yapması siyasi ve diplomatik kumardan başka bir şey değildir.”

Tülay Hatimoğulları’nın Yunanistan-Kıbrıs arasında ifade ettiği olasılık, Yunanistan-Mısır anlaşması olarak vücut buldu. HDP milletvekilinin sunduğu çözüm önerileri ise şu şekildeydi:

“Sorunu derinleştiren böylesi hamleler yapmak yerine, meselenin kökenlerinden biri olan Kıbrıs sorunu için yeni strateji ve çözüm planı oluşturulmalıdır. Kuzey ve Güney Kıbrıs halklarının çıkarlarının öncelikli kılınacağı bir anlaşmada Türkiye, Yunanistan ve Avrupa Birliği sürecin yapıcı ve kalıcı geçmesi için ara bulucu rol üstlenmelidir. Türkiye, ayrıca, Kıbrıs meselesi ile Libya’da yaşanan iç çatışmaları tek bir düzlemde birleştirerek savaşın ve gerilimin derinleştirilmesine son vermelidir. Bunun için atılacak en acil adım, İtalya gibi, Libya’da Libya halklarının çıkarlarına olacak olan kalıcı barışın sağlanması için ara buluculuk rolünün üstlenilmesidir. Buna dair en somut adım olarak -ne yazık ki bu uygulanmadığı için söylüyorum- silahlarla tehdit etmekten vazgeçilmelidir. Libya’da siyasi krizin sona ermesi, Yunanistan ile Güney Kıbrıs’ın dâhil olduğu yeni bir sürecin gerekliliğine inanarak bu anlaşmanın Meclis tarafından kabul edilmemesi gerektiğini savunuyoruz.”

O gün militarist ve yayılmacı anlayış izlenmek yerine, HDP’nin önerileri hayata geçirilseydi, bugün bu noktada olunmazdı.