TÜİK 2020 Temmuz-Eylül dönemi (3. çeyrek) büyüme verilerini yayınladı önceki yıla göre 6,7 büyüme işaret eden veriler ekonomi yönetiminin ‘başarı hikayesi’ olarak sunuldu. Oysa ortada ne gerçek anlamda bir büyüme var ne de ciddi bir başarı.

Lütfi Elvan'ın dahi kabul etmek durumunda kaldığı üzere bu 6,7’lik büyüme üretimin değil, tüketimin sonucu. Hükümetin teşvik ve zorlamasıyla bankalar olağandışı bir ölçekte kredi dağıttılar. Vatandaş bu kredileri aldı ve harcadı. Büyüme denilen aslında bundan ibarettir. Nitekim en çok ‘büyüyen’ de % 41 oranıyla finans sektörüdür.

1 Ocak - 20 Kasım döneminde kredi büyümesi 693 milyar liradır. Aynı dönemde Merkez Bankası para emisyonu da ciddi ölçüde arttırılmıştır. Neticede piyasaya pompalanan bol ve düşük faizli TL ekonomide geçici bir canlanma yaratmıştır. Fakat aynı zamanda bunun bedeli yüksek döviz kuru (doların 8,5’a kadar tırmanması) ve yüksek enflasyon (TÜFE %14, gıda enflasyonu %21,08 ) oldu.

Ayrıca TL’nin bunca değer kaybına rağmen yine de ihracat geriledi. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Ocak-Kasım döneminde ihracat %8,3'e gerilerken ithalat %3,6 arttı. Dış ticaret açığı ilk 11 ayda % 82,5 artışla 45,3 milyar dolara yükseldi.

Kısacası bol ve ucuz TL politikası belki bir dönem konut ve otomotiv satışlarını artırdı (ticari krediler %34 artarken, tüketici kredileri %58 artmış!). Fakat gelinen noktada pandeminin ikinci dalgasıyla birlikte bu kredilerin nasıl ödeneceği sorunu ortaya çıktı.

3. çeyrek verilerinde en şaşırtıcı olanı, sabit sermaye oluşumunun %22,5 arttığına dair veriydi. Aynı dönemde istihdam oranı %45,4’ten %43’e gerilerken sabit sermaye yatırımları nasıl %22,5 artabilir? Bu gerçekten de iktisat bilimin açıklayabileceği bir durum değil. Sahada ticari kredilerin nasıl dağıtıldığını ve bunlarla nasıl ‘yatırımlar’ yapıldığını birebir bilen bankacılar belki bu duruma açıklık getirebilirler. Zira Erinç Yeldan’ın da dikkat çektiği üzere makine-teçhizat yatırımlarında 2018 3. çeyreğinden bu yana birikimli daralma -%27,4’ü bulmuş durumda.

Bu dönemde (Temmuz- Eylül) milli gelir içinde emeğin aldığı pay %32,9’dan %29,9’a üç puan gerilemiş. Pandemiyi fırsata çeviren sanayi sermayesinin (AKP iktidarının grev yasaklarıyla desteklenen) vahşi kapitalizmini bu alandan net biçimde görüyoruz.

Pandemi, işçilerin yaşam ve çalışma koşullarını olumsuz etkiledi. Ölümle burun buruna çalışmak zorunda kaldıkları gibi kısa çalışma ödeneği, ücretsiz izin gibi uygulamalarla yarı-işsiz kaldılar. Sanayinin sağladığı %8’lik büyüme de, yeni üretken kapasitelerin yaratılmasından ziyade eldeki işgücünün daha sıkı şartlarda çalıştırılması ile elde edilmiş görünmektedir.

Kısacası Temmuz-Eylül büyümesi tüketimle sağlanmış, bol kese dağıtılan tüketici kredilerine dayalı istihdamın düştüğü, emeğin aldığı payın azaldığı, TL’ye değer kaybettiren enflasyonu zıplatan bir büyümedir. Ayrıca bu büyümenin sağlanması yolunda korona virüs kapatmalarının 1 Haziran gibi erken bir tarihte kaldırılması da bugün maalesef ikinci dalganın kapılarını açmıştır.

Berat Albayrak istifasından kısa süre önce açıkladığı YEP ile 2020 yılı için 0 ila 1 aralığında da olsa, yani diyelim % 0,1’de olsa bir büyüme rakamı açıklamayı hedeflemişti. 3. çeyrek verileri bu amaçla izlenen politikaları yansıtıyor. Bunu muhtemelen 4. çeyrekte daha şimdiden verileri görülen yeni bir daralma izleyecektir. Böylece 2020 yılı Türkiye ekonomisinde finans sektörünün, müteahhitlerin, sanayi burjuvazisinin olağanüstü karlarına mukabil nüfusun %99’unun yoksullaştığı, işsiz-çaresiz kaldığı bir dönem olacaktır.