Manş, Büyük Britanya’yı kıta Avrupası’ndan ayıran denizin adı. 

Manş altından geçecek bir tünelin yıllarca hayali kurulmuş. Maliyetinin yanısıra İngilizlerin “güvenlik” kaygıları nedeniyle ertelenmiş hep bu proje, taa 1988 yılına kadar. 

1973 yılında Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’ne (O dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu) üye olmasından 15 yıl sonra Büyük Britanya adasını ilk kez fiilen Avrupa’ya bağlayan Manş tünelinin inşaatına başlandı. 1994 yılında da tünel, hizmete açıldı. 

Bu ayın sonuna kadar, Birleşik Krallık pasaportu taşıyanlar, arabaları ile adanın güneydoğu ucundan bindikleri trenden 35 dakika sonra Fransa’da inebilir ve sınırsız Avrupa’nın keyfini sürebilirler, tabii Kovid 19 önlemleri izin verdiği sürece... 

Londra’nın merkezinden trene binip Brüksel, Paris ya da Amsterdam’a gitmek de mümkün tabii. Her ne kadar Birleşik Krallık, sınırsız AB düşünü hayata geçiren Schengen anlaşmasına taraf olmadığından sınır kontrollerini sürdürmeye devam etse de yine de bu kontroller sınırın bir tarafında yapılıyordu. Yani Manş’ı alttan geçenler trene, üstten geçenler de feribotlara binmeden önce kontrol ediliyor karşıya geçtiklerinde yeni bir kontrol noktasıyla karşılaşmıyorlardı. 

İşte o günlerden bir gün, Manş’ı feribotla geçerken gördüğüm gökyüzünde salınan rengarenk balonları görünce herkes gibi ben de telefonuma sarılıp fotoğraf üzerine fotoğraf çekmiştim. Yazıda kullandığım fotoğraf, o günden bir anı. 

“Bundan sonra ne olur?” sorusuna henüz kimse bir yanıt veremiyor. 

Bilinen tek şey, 31 Aralık 2020 tarihinde anlaşmalı ya da anlaşmasız olarak Birleşik Krallık, AB’yi terk ediyor.  

Sürece nasıl mı gelindi?

Tony Blair ve ardından da Gordon Brown’lı İşçi Partisi’nin 13 yıllık iktidarının ardından 2010 yılındaki seçimlerde Muhafazakar Parti lideri David Cameron, ancak Liberal Parti’nin desteğiyle bir koalisyon hükümeti kurabildi. Oldukça sol liberal bir söylemle gençlerden oy toplamayı başaran Liberal Parti lideri Nick Clegg’in, Muhafazakar Parti başkanlığındaki hükümetle gerçek bir uyum içinde çalıştığını hatırlatmakta yarar var. 5 yıllık koalisyon iktidarının girdiği ilk seçimde 57 sandalyesinden 49’unu kaybeden Liberal Parti, neredeyse siyaset sahnesinden silindi. Yeniden başbakan olursa AB’den çıkmak için referandum vaat eden David Cameron, 2015 yılı seçimlerinden tek başına iktidar olmasını sağlayacak bir galibiyetle çıktı.  

Kendisi AB’de kalmayı desteklese de 23 Haziran 2016 tarihinde söz verdiği referandumu yaptı. Yüzde 51.9, oyunu Avrupa’dan ayrılmak yani Brexit için kullandı. 

O günden bu yana ülke, neredeyse sadece ve sadece bu meseleye kilitlendi. Brexit, Başbakan David Cameron ile başladı, Başbakan Theresa May ile devam etti. Bu işi bitirmek vaadiyle seçim kazanan Boris Johnson da Brexit için noktayı koymaya hazırlanıyor. Yani Brexit, üç başbakan iki erken seçim gördü. 

Muhalefette de benzer bir süreç yaşandı. Jeremy Corbyn’in 2015 yılında İşçi Partisi’nin liderlik koltuğuna oturması ve 2019 aralığında yapılan erken seçimi kaybetmesiyle istifa etmesi arasındaki yıllar da yine Brexit kısır döngüsüne sıkıştı kaldı. 

İngiltere ya da genel olarak Birleşik Krallığın Covid 19 virüsü karşısındaki kolay yenilgisinin nedenleri de aslında yine bu kısır döngüde saklı. 

İngiltere yıllardır sağlık, eğitim, gelir dağılımı, işsizlik gibi konular yerine Brexit’i tartışır hale geldi. Bu sırada ülkede, ırkçılık düzeyine varan milliyetçilik aldı yürüdü. 

Brexit tartışması en çok da “Koskoca Birleşik Krallık, Avrupa’dan ya da daha doğru bir deyimle Almanya’dan mı yönetilecekti?” Boris Johnson ve euroseptik hükümetinin diline pelesenk ettiği gibi, “ülke bir an önce kontrolü yeniden eline almalıydı”. 

Ve nihayet o gün gelmek üzere… 

AB’den yapılan son açıklamada anlaşmanın sağlanabileceği son tarihin 20 Aralık Pazar günü olduğu ilan edildi. 

Bundan sonra ne olacağının işaretleri ise geçtiğimiz hafta verildi. 

Manş Denizi’nde özellikle de balıkçılık konusunda Fransa ve İngiltere arasında anlaşma sağlanamaması üzerine Başbakan Boris Johnson'ın İngiliz donamasına ait 4 gemiye “gerekirse balıkçılara eşlik etmeye hazır olun” direktifi vermesi yeni tartışmaları da beraberinde getirdi. 

Savunma Bakanlığı, AB ile anlaşma sağlanamaması halinde donanmaya ait 80 metre uzunluğundaki silahlı bir geminin Avrupalı balıkçıların İngiliz sularına girmesi ihtimaline karşı 1 Ocak’tan itibaren balıkçıların haklarını korumak üzere hazır tutulacağını açıkladı. 

Muhafazakar Parti içinden bazı isimler bile, Johnson’ın bu tehdidi karşısındaki kaygılarını açıkça dile getiriyorlar. 

Muhafazakar Parti’nin önemli isimlerinden biri olan AB eski temsilcilerinden Chris Patten, Johnson’ı İngiliz milliyetçiliği yapmakla suçladı. 

Bu kavramı biraz açmak gerek, çünkü Kuzey İrlanda, Galler ve İskoçya’dan oluşan Birleşik Krallık’ta İngiliz milliyetçiliği söylemi, bir siyasetçiye yöneltilen ağır bir siyasi küfür olarak addedilir. 

Hitler faşizmini yenilgiye uğratmak için gerçekleştirilen ve 1000’e yakın irili ufaklı sivil İngiliz teknesinin katıldığı ve binlerce askerin kurtarıldığı Dunkerque tahliyesine konu olan Manş denizinin bugün İngiliz milliyetçiliği ile yan yana anılması da ayrı bir utanç elbette. 

Sorun sadece balıkçılıkla sınırlı değil. 

Şu an ülkede ihracat ve ithalatın nasıl yapılacağı, artan sınır kontrollerinin gıda sıkıntısına yol açıp açmayacağından araba sigortaları ya da ehliyetlerin Avrupa'da geçerli olup olmayacağına ilişkin yanıtını kimsenin veremediği tartışmalar sürüyor. 

Ama ne gam, İngiliz milliyetçiliği hızla büyüyor. 

Bunun ardından gelecek silahlanma yarışı şimdiden pazarın iştahını kabartıyor olsa gerek.