Önce sıradan bazı tarihler, bazı veriler...

Sokakta bile kime sorsak “10 Aralık İnsan Hakları Günü”nün anlamı nedir” diye muhtemelen eksiği ya da fazlasıyla şu yanıtı alırız. 

10 Aralık 1948’de insanların eşit ve özgür doğduğu, dili, dini, cinsiyeti, milliyeti ya da görüşleri gibi nedenlerle ayrımcılığa tabi tutulamayacağı ilkesiyle Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesi, BM Genel Kurulu’nda kabul edildi.

Üzerinden tam 72 yıl geçmiş. 

Beatles’ı ya da John Lennon’ı sorsak biraz da melodiyi hatırlatsak, eminim bir çok kişi;

Düşün ki ülkeler yok, 

Çok da zor değil bunun hayalini kurmak, 

Uğruna ölecek, öldürecek neden yok

Din de yok, 

Düşün, bütün insanlar 

Barış içinde yaşıyor…

Dizelerini mırıldanacaktır. 

John Lennon’ın 8 Aralık 1980’de Newyork’ta öldürülmesinin üzerinden 40 yıl geçmiş. 

Kısa adı SIPRI olan Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü tahminlerine göre,

2019 yılında dünyada askeri harcamaların boyutu, 1 trilyon 917 milyar dolara  ulaşmış. 

Bu harcamalardan kişi başına düşen pay, yılda 249 dolar. 

Dünyada aynı hanede yaşayanların ortalaması 4 kişi olarak kabul ediliyor. 

Dolayısıyla askeri harcamalar için her evden yılda 1000 dolar çıkmış.  

Bu da sıradan bir hesap işte...

Neredeyse çocuğa bile sorsan, “Silahlar, savaşlar olmasa insanlar açlıktan ölmez” der. 

Bir kaç gündür medyada gözüme takılan bazı haberler de var. Hepsi artık sıradan, duymaya, görmeye alıştığımız başlıklar. 

Bir örnek BBC’den. 

“Suriyeli paralı askerler Dağlık Karabağ’da silahların önüne atılan yem gibi kullanıldılar.” 

BBC muhabiri Ed Butler, Türkiye ve Azerbaycan reddetse de Suriye’den Azerbaycan’a, orada devriye görevi yapacağı ve ayda 2 bin dolar maaş alacağı vaadiyle yola çıkarılıp kendisini Karabağ’da en ön cephede bulan 4 kişiyle görüşmüş. 

Onların anlatımlarına göre, çoğu Özgür Suriye Ordusu’ndan devşirme en az bin beş yüz - iki bin kişi Türk askeri uçaklarıyla Türkiye üzerinden Azerbaycan’a taşınmışlar. Kısa bir süre sonra da kendilerini savaşta, en ön cephede, çatışmaların en yoğun olduğu yerlerde bulmuşlar. Yanlarında ölen, yaralananları, kendilerinin nasıl hayatta kaldığına bugün bile hayret ediyorlar. 

Hayatta kalan 500 paralı askerin savaşmayı reddetmesi üzerine Suriye’ye geri gönderildiklerini, aralarından 4’ünün direniş örgütledikleri için Suriye muhaliflerinin komutanlarınca öldürüldüğünü, değil 2 bin dolar kuruş bile alamadıklarını da anlatmışlar. 

Haber bu kadar değil. Libya’da Türkiye tarafından desteklenen ve uluslararası alanda tanınan Libya hükümet güçlerine çalışan bir paralı asker, General Hafter’e bağlı savaşan Esad yanlısı eski Suriyeli askerlerin yakalandığı bir operasyona şahsen katıldığını da söylemiş.

Yine son günlerde okumaya alıştığımız bir başka başlık New York Times’tan: 

Trump giderken, ABD Türkiye’ye karşı ses tonunu yükseltiyor. 

Lara Jakes imzalı bu analizde de özetle Avrupa Birliği’nin de ABD’nin de Türkiye’ye karşı daha sert bir tutum takınacağı ama bu tutumun Türkiye’yi Batı’dan uzaklaştırıp Rusya’nın kucağına itmeyecek bir dengede tutulması gerektiği üzerinde duruluyor. 

Genellikle bir müzik parçasının hangi hızla çalınacağını söyleyen bir deyim geliveriyor aklıma. Bizim evdeki esprilerde de sık kullandığımız İtalyanca bir deyim bu. Merak etmeyin, herkesin bildiği sıradan bir deyim o da; Allegro ma non troppo, “yani tamam bu bölüm hızlı çalınacak ama çok da hızlı demedik”, ya da “Adagio ma non troppo, “yani tamam yavaş ama çok da yavaş değil canım” anlamına geliyor. 

Lara Jakes, yazıyı yazarken hem ABD’den hem de AB’den bazı yetkililerle görüşmüş. “Erdoğan yönetimi hem Akdeniz’de hem de S-400 meselesinde Batı ile.. Libya ve Dağlık Karabağ konusunda da Rusya ile ayrı düştü. Şimdi uzmanlar, eğer Biden dikkatli bir politika izlemezse Türkiye’yi Rusya’nın kucağına iter düşüncesinde” deniliyor. 

Yazıyı okuyunca Türkiye’ye karşı hazırlanan yaptırımların muhtemelen “ma non troppo” tonunda tutulacağı tahmininde bulunmak çok zor değil. 

Türkiye’nin de buna dünden razı olacağı yine yazının satır aralarında var. Türkiye’den bir yetkilinin, “Biden’ın danışmanları, ABD ile Türkiye ilişkilerinin, Trump ile Erdoğan arasında kurulan ve ne zaman arasalar birbirleriyle konuşabildikleri bir tarzda değil, geleneksel diplomatik kanallar üzerinden yürüyeceğini açıkça ilan ettiler. Bu bizim için de iyi bir haber” dediği aktarılmış. 

Yıllardır Türk politikasına damgalarını vuran siyasetçilerin yolu yani. Dün dündür, bugün de bugün. 

Bu durumda, “Türkiye ile ABD arasında sizin iktidara geldiğinizde de pek de bir sorun yoktu, gül gibi geçiniyordunuz. Hatta Obama yönetimi başlangıçta, “ılımlı İslam” diye tanımladığı politikalarınıza da uzun bir süre bel bağladı. Suriye’den Libya’ya, Akdeniz’den Ermenistan’a, İsrail’den İran’a hangi haberi okumaya kalksak içinde Türkiye’nin parmağı var. “Neden?” diye sormak hakkımız değil m? Ama bu soruyu sorunca ‘vatan haini’ diye adlandırılmak normal sayılıyor. 

Türkiye'nin yolsuzluk endeksinde en fazla yolsuzluk yapılan ülkeler arasında sayılması, neredeyse hiç ilgi bile gösterilmeyen haberler arasında. Kim bilmiyor ki bunu?

Gazetecileri Koruma Örgütü raporuna göre dünyada en çok gazeteci hapseden üç ülkenin Çin, Türkiye ve Suudi Arabistan olması haber değeri bile taşımıyor artık. Hepimiz biliyoruz zaten. Ya da Twitter klişesiyle söyleyelim, “Şaşırdık mı? Tabii ki hayır…”  

Oysa “sıradan” diye görülen bu talepleri savunmadan, herkesin bildiğini düşündüğü için haber değeri bile taşımadığı varsayılan ama istatistikteki her verinin bir insan yaşamına onun sevdiklerine denk geldiğini söylemeden bu günleri nasıl aşarız?  

Birleşmiş Milletler, 2020 yılı insan hakları günü sloganını, “İnsan hakları için ayağa kalk” diye belirledi. 

Bu, bildirgenin ilan edilişinden 72 yıl sonra insanın özgür ve eşit yaşam hakkı gibi en temel en sıradan haklarının bile saldırı altında olması anlamı taşımıyor mu sizce de. 

O zaman işe belki de en sıradan sayılan hakları yeniden savunmakla başlamak gerek, tam da kazanılmış olanları bile teker teker kaybederken.