Putin KGB’de başlayıp, SSCB’nin batışını Doğu Berlin’de yerinde deneyimlemiş. St.Petersburg belediyesine geçip, al takke-ver külâh küpünü doldurmuş. Oradan Kremlin’e iliştirilip, bir oligarşik yapılanmanın temsilcisi olarak Yeltsin’in yanı başına konumlandırılmış. Nihayet 2000 yılında bir tür post-modern ağır çekim darbeyle başa geçerek, yirmiiki yılda suyun başında oturanlarla bal tutup parmağını yalayanlar kadrosunu kendine göre yenilemeyi başarıp, Rusya’yı da SSCB dönemi güvenlik devleti durumuna geri getirmiş. Pandemi dönemini de kendini yakın çevresinden dahi yalıtarak geçirip, Rusya koşullarında artık bir erkeğin hayatının günbatımı dönemi sayılacak 70 yaşında komşusu Ukrayna’ya neo-kolonyalist, emperyalist, irrdentist bir istila, işgal, ilhak girişiminde bulunmuş bir lider. 

Bu bakımdan “ha Putin ha Erdoğan, ikisi de tek adam” yahut “ha Rusya ha Türkiye, ikisi de anti-demokratik devlet” demek bence fazla basitleştirme. İkisi aynı yaşlarda ve ikisi de aynı yıllarda başa geçmiş. Bundan öteye ciddi farklar var. Yukarıda özgeçmiş ve kimlik, kişilik farklarını özetledim. Ayrıca Rusya’nın ekonomisi küresel açıdan tepedeki petrol ve doğal gaz rezervlerinin işletilmesine ve biraz da silah sanayisine dayanıyor. Rusya, ABD’ye denk nükleer başlık sayısına da sahip. Çin’den farklı olarak ekonomik büyüklüğü değil ABD’ye, Kaliforniya’ya bile denk değil, ancak İspanya düzeyinde. Nüfusu yaşlanıp azalıyor. Dünyaya çıkışı ancak Baltık’ta St.Petersburg, Arktik’te Murmansk, Pasifik’te Vladivostok’tan. Kırım’a çökme, Suriye’de Tartus ve Hmeymim üslerini edinme, Mısır’da ve Türkiye’de nükleer santral inşa etme ve yanına varlık alanını çırak çıkarma girişimleri bu yüzden. 

Putin’i Erdoğan’dan ve belki kendinden önceki SSCB ve Rusya liderlerinden ayrıştıran bir fark da ekonomi ve finans konularında acımasızca aklın gereğini uygulayacak yöneticilerle çalışması. Nitekim geçen yılın sonunda kendi “faiz artırmazsak, Türkiye gibi oluruz” demişti. Ancak akılsızca giriştiği Ukrayna’yı yutma, olmadı toptan boyunduruk altına alma hamlesini finans edecek ve sonuçlarını yönetebilecek parlaklıkta bir ekonomik akıl yaratmak olanağı da yok. Hani, Ümit Aktan’dı galiba, Manchester United maçını anlatan spikerin “Schmeichel değil bütün maykıllar gelse o gölü oradan alamazdı” yorumu gibi. Yale’den Sonnenfeld de Rusya ekonomisinin belki beklenen süratte değil ama kesin biçimde batmakta olduğunu verilere dayanarak söylüyor.

Esasen ikincil yaptırımlar beylik deyimle “Demokles’in kılıcı” gibi tepede sallanıyor. Pek çok banka ve şirket zaten durumdan vazife çıkarıp kendine kendine yaptırım uyguluyor. Resme eklenecek unsurlardan biri Haziran ayı başında ülkemizi ziyaret eden ABD Hazine Bakan Yardımcısı Adeyemo’nun uyarıları. Daha günceliyse Ali Çınar’ın sorularına ABD Dışişleri Bakanlığı’nın verdiği yanıttaki “Rus varlıkları veya işlemleri için güvenli bir liman haline gelmeme” çağrısı ile “verileri dikkatle izliyoruz ve şu ana kadar Türkiye'de yasadışı Rus parası olduğuna dair bir kanıt yok gibi görünüyor” ifadesi. 

Anahtar, Prof. Dr. Serhat Güvenç’in “ABD, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini onaylayan 23. ülke oldu. Geriye sadece yedi üye ülke kaldı. Çekya, Yunanistan, Portekiz, Slovakya ve İspanya’nın onay sürecinde pürüz beklenmiyor. Gözler Macaristan ve Türkiye’ye çevrilmiş durumda. (…) Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmesinden çıkan tabloyu, Türkiye’nin daha haziran ayında imza attığı NATO zirvesi kararları ile bağdaştırmak güç.” saptamasında. Aynası iştir kişinin, söze bakılmaz: İhracatı hız kesmeden süren Bayraktar TB2 SİHA’larının yanında 50 adet BMC üretimi Kirpi zırhlı tekerlekli personel taşıyıcıların da Ukrayna’da görüntülendiğini ekleyelim. Putin de herhalde ister Tahran, ister Soçi her davetine icabette gecikmeyen Erdoğan’ın başbaşa görüşmelerde ona anlattıklarının yanında elinde doğrudan alandan gelen verilere de bakıyor.

Soçi’nin yönetici özeti olarak bize söylenen “ben sana yaptırımların etrafından dolanmana olanak tanıyayım, sen de beni finans açısından seçime dek yüzdür” denklemi. Bu denklemin yol tutmayan tarafı, buraya dek aktarmaya çabaladığım üzere, “laboratuvar koşullarında” yahut bir “vakumda” dile getirilişi. İkinci yol tutmayan tarafı da Merkez Bankası kumbarasına atılacak birkaç milyar dolar karşılığında yirmi yıllık AKP iktidarının ardından ve her açıdan geldiğimiz yer belliyken seçmenin eğilimini buna göre değiştireceğini varsayması. Değiştirecekse de helâli hoş olsun bu saatten sonra, o da ayrı. İthal edilen doğal gazın bir bölümünü cari kur üzerinden rubleyle ödemek Türkiye ekonomisine neyi, nasıl kazandıracağı kısmına benim kıt bilgimle aklım ermedi. Asıl çözülmesi gereken konu doğal gazda Rusya’ya bağımlı kalmak.     

Soçi’de Erdoğan’ın olası teklif ve taleplerini İbrahim Varlı yazısında yandaş medyanın satır aralarından zekice süzmüş. Erdoğan’ın dönüş yolunda uçaktaki mürettebatın çanak sorularına yanıtları beklenmedik derecede boş, hatta adeta kendi kendine mırıldanır, hayıflanır bir havada denebilir. Hele, Putin’in 2007’de kendi kurdurduğu Rosatom tarafından Akkuyu konusu yanıltılmış olup da, Erdoğan’ın da orada yerinde bu yanıltılmayı kanıtlamak yerine Akkuyu’ya gidip, incelemeler yaptıktan sonra “Sayın Putin’e” bilgi verme taahhüdünde bulunması kimi ikna eder bilemem. Gördüğümüz Soçi’nin ardından ne ortak basın toplantısı, ne Rusya tarafından herhangi bir açıklama yapılmış oluşu. Tabiatıyla doğruluğunu kanıtlama olanağı bulunmayan kimi sızıntılara göreyse Putin gerek harekât gerek konut yapımına net biçimde karşı çıkmış ve görüşme had safhada tatsız geçmiş.      

Farklı kum saatlerinde zaman farklı hızlarda akıyor. Alanda işgalin ve savunmanın evrimi. Rusya’nın işgal ettiği yerleri Kırım modeliyle ilhak için yaptıracağı çakma referendumların zamanlaması. İşgal Donbas ve Kherson’la sınırlı kalacaksa, bunun ardından gelecek duraklamanın “işte ne güzel ateşkes ortamı” şevkiyle Almanya ve Fransa gibi ülkelerce satın alınıp, alınmayacağı. Rusya’nın kaçınılmaz ekonomik çöküşünün hangi hızla gerçekleşeceği. Ve o arada Ekim’deki Çin’de ÇKP kongresiyle, Kasım’daki ABD seçimlerinin sonuçları. Bunların tamamının komşu ve NATO müttefiği ülkemize de yansımaları olacak. Bizim yerli ve milli ekonomi hangi hızla iflas ve temerrüde koşuyor, o da var. Savaş ortamında ne olacağı bilinemeyecek ve felâketle sonuçlanabilecek Zaporijniya nükleer santralinin akıbeti gibi konular da cabası. 

Putin Türkiye’yi NATO içinde ayrıksı ve aykırı tutmaktan yeterince hoşnut. Hele şu ortamda yani kendi mali bekası gündemdeyken koca Türkiye’yi yüzdürecek ne kaynağı, ne iradesi, ne niyeti var. Kaldı ki Putin Soğuk Savaş döneminde Ortadoğu’da nice yerel Komünist Parti’yi göz kırpmadan baasçıların, milliyetçilerin ayakları altına atabilmiş bir SSCB, KGB geleneğinden geliyor. Diyeceğim, Altılı Masa’nın da Rusya’ya yaklaşımı öyle 180 derece farklı değilken, Putin seçim arefesinde Erdoğan’a ne denli veya yalnız Erdoğan’a mı yatırım yapacağını kendi bilecektir. Erdoğan’ı Esat’la görüştürmek, kendi tahılını da küresel pazarlara ihraç için Türkiye üzerinden bir kanal açmak, Türkiye’yi ziyaret eden Rus turistlerin hayatını kolaylaştırmak, rublenin değerini yüksek tutmak için ödemeleri o para biriminden yaptırmak, Akkuyu’ya bitişik bir Akdeniz üssü çırak çıkarmak Putin’e yetebilir. 

Üstelik Fehim Taştekin’den öğrendiğimize göre Kadirov’la Çavuşoğlu-Fidan görüşmesi ve Erdoğan’ın niyet beyan ettiği Eylül ayında Özbekistan’a yapılacak ŞİÖ toplantısına katılım, Putin’in zamanında kucağımıza bıraktığı S-400 gibi yeni pimi çekilmiş el bombaları olabilir. Bir saat ayarlı patlayıcı da, Soçi dönüşü Erdoğan’ın koşullar öne sürüp “onaylamayacağız” dediği İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği için sonbahar başında TBMM’de yapılacak oylama. (Çavuşoğlu’na bakılırsa resmi evrakın sumenaltı edilip Çukurambar’dan Beştepe’ye sevk edilmemesi diplomatik seçenek sanılıyor.) Erdoğan ise belki sanılanın aksine Putin’den gelecek paranın değil, Suriye’ye harekâtın (Esat’la uzlaşma görüntüsü pahasına bile olsa) kendi ikbalini kurtaracağına ikna olmuştur.  

*Daha ben topu topu yirmi yıl görev yapıp istifa ettiğim Dışişleri’ne yeni girdiğim dönemde bakanlık müsteşarı olarak zirvede bulunan meslek büyüğüm değerli Büyükelçi Özdem Sanberk’in (muhtemelen Büyükelçiler Konferansı’na dışarıdan yapıcı katkı sunmak bağlamındaki) yazısı burada basitçe anlatmaya çalıştıklarımın derin arkaplanını bence gayet ufuk açıcı biçimde özetliyor. Keşke Altılı Masa da BE Sanberk’in değerlendirmesini okusa.