İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin milletvekilliği düşürülen Enis Berberoğlu hakkında verdiği "hak ihlali" kararını tanımadı.

Aynı gün İstinaf Mahkemesi Sözcü gazetesi yazarları ve çalışanlarına "FETÖ'ye yardım" suçlamasıyla verilen hapis cezalarını onadı.

Aynı gün Dersim Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu ile 80 yurttaş hakkında Munzur Gözeleri’nde yürütülen projenin protesto edildiği eylem nedeniyle soruşturma başlatıldı.

Aynı gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan 6-8 Ekim Kobane eylemlerine ilişkin soruşturma kapsamında zaten cezaevinde olan Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) eski Eş Genel Başkanı Sebahat Tuncel ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) eski Milletvekili Aysel Tuğluk hakkında tutuklama kararı verildi.

Ve aynı gün CHP MYK olağanüstü toplandı. Kılıçdaroğlu’nun "Yerel mahkeme sarayın mahkemesidir. Saraydan aldığı talimatın gereğini yapıyor. Bu ülkede hukukun kırıntısı kaldıysa biz de elimizden geleni yapacağız" sözlerinden de anlaşılacağı üzere toplantı yerel mahkemenin Enis Berberoğlu kararında direnmesi üzerine yapıldı.

Ülke uzun zamandır elden gidiyor. CHP Genel Başkanı ise “ilk seçimde gidecekler“ diyor. Muhalefet, yeniden Salı toplantılarına sıkıştırılıyor.

Oysa bu topraklarda insanlar helikopterlerden atılıyor, cezaevlerinden işkence haberleri geliyor, gazeteciler gerçekleri duyurmasın diye cezaevine atılıyor. Kobane olayları bahanesiyle HDP’li siyasetçiler tutuklanıyor. Kürtler ırkçı saldırılara uğruyor, Rumlar ve Ermeniler yeni bir 6-7 Eylül korkusuyla yaşıyor, Ermeni milletvekili Garo Paylan açıkça hedef gösteriliyor. AİHM kararlarına rağmen Selahattin Demirtaş, Osman Kavala içeride tutuluyor.

HDP’li belediye başkanları hayali suçlamalarla görevden alınıyor, tutuklanıyor, yerlerine kayyım atanıyor.

Yargının en önemli ayağı savunma yok ediliyor, baro başkanları, avukatlar tartaklanıyor, haklarında dava açılıyor. Haklarını arayan maden işçileri dövülüyor.

Kadınlar öldürülüyor, çocuklar tarikat yurtlarında cinsel saldırıya uğruyor.

Devlet yönetimi tarikatlar ve cemaatler arasında paylaştırılıyor.

İçişleri Bakanı “İki gruba ne olursunuz müsamahakâr davranmayın. Eğer bunun bedeli varsa bedelini ödemeye hazırım. Birincisi uyuşturucu satıcıları, ikincisi mafya. Gereğini yapın, suçu benim haneme yazın“ diyerek polise kanunsuzluk emri veriyor.

Ama muhalefete baktığımız zaman sanki bütün bunlar başka bir ülkede yaşanıyor.

Ne diyordu dün Kılıçdaroğlu, Berberoğlu ile ilgili mahkeme kararına karşı; “Bir üst mahkemenin kararını bile bile, Anayasa’nın bu açık hükümlerine rağmen ben uygulamayacağım derse orada tuz kokmuş demektir.”

Evet, tuz koktu. Ama bugün değil. Uzun zaman oldu kokmaya başlayalı.

Ne yazık ki ana muhalefet sorun kendi kapısında dayanınca fark ediyor kokuyu.

"Yerel mahkeme sarayın mahkemesidir. Saraydan aldığı talimatın gereğini yapıyor. Bu ülkede hukukun kırıntısı kaldıysa biz de elimizden geleni yapacağız" diyor Kılıçdaroğlu.

Bu kez umalım da CHP yönetimi “elinden geleni“ yapsın. Aksi halde bu gidişle elini bile kıpırdatamayacak.

Ve umalım ki bu kez sadece CHP’nin kapısındaki soruna dair değil ülkedeki tüm hukuksuzluklara karşı bir eylem planıyla çıkarlar halkın karşısına.