“Anne, bu kasabanın insanları delirmiş, çok komikler. Belediye binası karanlık diye aydınlatmak için dışardan ışık getirmeye karar veriyorlar. Sonra çıkıp kovalarla gün ışığı toplayıp getiriyorlar.”

Oğlum yeni okuduğu romanı anlatıyor. Romanın sonunda bütün kasaba yanınca sinirlenip Amazon’a girip “çok kötü, üzücü bitiyor!” diye eleştiri de bıraktı. Ama kovayla ışık taşıyan bir şehrin sonunda yanması çok da şaşırtıcı olmamalıydı aslında. Belki bir çocuk kitabı için fazla ağır, ama şahane bir satır.

Romandaki binanın karanlık olmasının nedeni pencerelerinin olmamasıymış. Biz de bunu yapıyoruz, diye düşündüm. Penceresi olmadığı için karanlık olan bir yere, kovayla gün ışığı taşımaya çalışıyoruz. Sorunun ne olduğunu bilmediğimizden mi, elimizden başka bir şey gelmediğinden kendimizi avutmak için mi, emin değilim. Ama bir işe yaramıyor tabii. Pencere lazım. Birisi çıkıp pencereler kapalı, diyor. Bazıları da, vay dâhiye bak, biz fark etmedik sanki, diye cevap veriyor. Sonuçta karanlıkta oturmaya devam ediyoruz. Birisi çıkıp pencereleri açmamız lazım, neden kapalılar, tuğla mı örülmüş, tahta mı çakılmış, panjurlar mı kapalı bakalım, diyor. Bir başkası da, yok biz beceremeyiz, mümkün değil, diyor. Başka birileri de izin vermezler, diye katılıyor koroya. Tek başına pencerelere ne olduğunu anlamaya, açmaya çalışan bir kaç kişinin elleri yara bere, kan içinde. Yardım istiyorlar ama çağrıları karşılıksız kalıyor. Yanda kocaman bir grup kova sayısını artırmaktan bahsediyor. Hangi saatlerde güneş ışığı toplamamız gerektiğini tartışıyor. Birisi de köşede konuşma yapıyor. Bu karanlık elbet bitecek, binamız aydınlanacak. Üç beş kişi bıkmış artık çıkmış binadan, evine dönmüş. Daha da bıkanı bu delilikle uğraşamam deyip kasabayı terk etmiş. Kimileri de yeni bir bina mı yapsak, diyor. Karanlıkta herkes birbirinden şüpheleniyor. En fazla alkışı kovayla ışık taşıyan alıyor. Topluca delirdik. Romanın sonunda kasaba yanacak korkusu büyüdükçe büyüyor hepimizin içinde.

Bir Başkadır dizisi çıktı ve çok konuştuk. Benim de aralarında olduğum pek çok kişi de bu dizinin iletişim sorunlarımıza dikkat çektiğini söyledi. Konuşabilsek, iletişim kurabilsek pek çok şey hallolacak aslında. Müşterek bir yerde buluşacağız, birlikte var olmayı öğreneceğiz. O esnada, Amerika’da “karşı” tarafa, yani dindar muhafazakâr Trump taraftarlarına ulaşmalıyız diyen solcularla, ulaşıp da ne yapacağız, hepsi bizden nefret ediyor, ölsek bayram ederler, diyenler kavga ediyor. Bu zihniyetle nasıl birlikte var olunur diye soranlara, birlikte var olmanın alternatifi ne, diyenlerin sesi karışıyor. Benzer işler. Birisi Amerika’yı dolaşmış, karşı mahalle ile temasa geçmiş. Konuşmuş, derdini anlatmış. Yaptım dediğinizi, diyor. Sonuç? Kocaman bir sıfır. Kimsenin fikrini değiştiremedim. Bir adım ileri gitmediler.

Peki, ne olacak? Siyaset psikolojisinden grup teması ile okuduklarım aklıma geliyor. Farklı gruplardan insanların birbirine karşı önyargılarının azalması için temas gerekiyor, evet. Temas önemli, evet. Karşılaşmalar önemli. Ancak bir kezlik değil, düzenli karşılaşmalar. Ama o da yetmiyor. Bakınca, her karşılaşma işe yaramıyor. Bazıları tam tersine insanları daha da düşman ediyor birbirine. E karşılaşma var, karşılaşma var. Ne o zaman? Olumlu karşılaşmalar gerekiyor. Olumlu karşılaşma? Bağlam önemli. Maçta taraftar gibi karşılaşırsak, ancak düşmanlık artıyor. Birbirimizin altında, üstünde, birbirimize rakip olduğumuz, önyargılarımızı perçinleyecek karşılaşmalar yararını bırakın, zararlı. E o zaman çare ne? Bir “onlar”ımız var. Ne onlarla yaşayabiliyoruz, ne onlarsız. Biz de onların onlarıyız. Onlar da ne bizimle yaşayabiliyor, ne bizsiz. Mecburuz birbirimize işte. Ama hadi anlaşalım demekle de anlaşılmıyor. Öyle dolaşıp, insanlarla sohbet edip, ikna etmeye çalışmakla hiç olmuyor. Bize hayatın içinde, tekrar eden olumlu temaslar lazım.

Bize o temasları sağlayacak alan, mekân lazım yani. O alanı da devlet yapıyor, devlet yıkıyor bugün. Okullar karşılaşma alanlarıydı eskiden. Şimdi zenginle fakirin, dindarla sekülerin okulları ayrıldı. Ayrışma alanları oldu okullar. Eskiden hastaneler toplumun karşılaşma alanlarıydı. Şimdi zengin başka hastaneye gidiyor, üst orta sınıf başka, orta sınıf ve fakir başka. Mahalle pazarında, bakkalında buluşurduk eskiden. Şimdi Makro başka, A101 başka. Mahallelerimiz biraz daha ortaktı. Şimdi siteler, sitelerin etrafında duvarlar, duvarların etrafında otoyollar. Bir pasaport ve vize istemedikleri kalıyor bazı sitelerdeki arkadaşlarımı ziyaret ettiğimde. Şu site zengin sitesi, bu site dindar sitesi, ortada bir su şişesi. Parklarda karşılaşırdık, site bahçeleriyle mahalle parkları ayrıldı. Yolda, sokakta buluşurduk, kaldırımda yürüyen, toplu ulaşım kullananlarla, sadece özel taşıt kullananlar ayrıldı. Plaja gidecek olsak, özel plajlar çıktı, halk plajlarından ayrıldı. İnce ince, her yerde temasımız yok edildi. Bilerek mi, düşünülerek mi, yoksa yaşadığımız yıkımın hesaplanmamış bir yan ürünü olarak mı, bilemem. Ama buradan çıkmak için bilinçli bir tasarım şart, onu biliyorum.

Bizim buluşmak için, siyasi olmayan, yapay olmayan, hiyerarşik ve ideolojik ve sınıfsal bölünmeleri mümkün olduğunca önemsizleştiren alanlara ihtiyacımız var. Yoksa iletişim lazım demek boşuna. İletişim lazım demek, bu binaya ışık lazım demek gibi bir şey. Lazım ama kişisel iletişim çabası ancak sokaktan kovayla gün ışığı taşımak kadar faydalı. Pencere açmamız lazım, olmadı elektrik lambası takmalı.

Sorunlar eski. 1950’den beri akın akın şehre geliyor insanlar. Ama şehrin içinde kendilerinden önceki şehirle, kendilerinden önce varmış şehirliyle karşılaşmıyorlar. Kendi şehirlerini, kendi şehirliliklerini yaratıyorlar. Şehri benimseyenlerle, fiziken ya da ruhen kenarında kalanlar birbirleriyle yüzeysel, olumsuz, hiyerarşik karşılaşmalarda önyargılarını perçinliyor, öfkelerini biliyorlar. Sonra şehirlilik de çeşitleniyor, yaşam tarzları, inanışlar, sınıflar arasında bölünüyor şehir. Birleştiren değil ayıran mekân oluyor şehir. Ortak alanlarımızı var etmeyen, olanı da kimi zaman planlayarak, kimi zaman da planlamadığı için yok eden devlet, o ortak alanları inşa eden devlet olmalı artık.

Bizim bayağı bayağı mekâna ihtiyacımız var. Kaldırımlarda banklara, mahalle merkezlerine, semt ve ilçe merkezlerine. Site duvarlarını yıkmaya, güvenliklerini kaldırmaya, devlet okullarını en zengininden en fakirine herkesin okulu yapmaya. Bizim mahalle arası devlet kreşlerine, çocuk kitapları ve DVD’leri ile dolu, çocuk saatleri düzenleyen kütüphanecilerin olduğu mahalle kütüphanelerine ihtiyacımız var. Bizim mahalle mutfaklarına, mahalle anne-bebek merkezlerine, yaşlılar için mahallede sosyalleşme alanlarına, parklara ihtiyacımız var. Buraları herkesin geleceği kadar cazip ve erişilebilir yapmaya. Bizim tekrar eden olumlu karşılaşmalara ihtiyacımız var. Yoksa iletişim kendiliğinden olmaz, kişisel çabayla, bir saatlik sohbetle olmaz. Ama mekânla kendiliğinden olur. Yapısal iletişimsizliğin çaresi de yapısal iletişim mekânları oluşturmak. Piyasanın kâr amaçlı okulları, mağazaları, hastaneleri, AVM’leri, siteleri, plazaları iletişimimizin öldüğü yer ise mahalle, ilçe bazlı kamusal ortak mekânlar da iletişimi en baştan kuracağımız yerler olacak. Bir seferde, bir saatte, kolaylıkla ve bireysel çabayla değil. Yavaş yavaş, topluca, el yordamıyla, iki ileri bir geri, sancılı biçimde. Sancı olacak, kaçış yok. Ama iletişim de olacak. Şimdi kovayı bırakıp pencereleri nasıl açacağımızı tartışalım ki, ilk fırsatta açabilelim. “Biz açamayız”cılar, “izin vermezlerci”ler sussun bu seferlik. Hayalciler gelsin, yaratıcılar, umutsuz derecede iyimser olanlar, takıntılı derecede vazgeçmez olanlar gelsin. Akıllılar akıl versin, deliler enerji. Uzmanlar bir fikir versin, mahalleli iki. Devlet el vermesin, biz devletten talep edelim, tekrar ve tekrar ve tekrar. Mekânları kafamızda, hayalimizde tasarlayalım. Sonra kuralım. Söz, iyi bir eleştiri bırakır çocuklarımız bu hikâyeye. Beş yıldız almasak da, üç dört yıldız koparırız belki onlardan. Bir kütüphanenin çocuk oyun alanında birbirimizle karşılaşırız salgın sonrasında. Bir pencere açar, bir kitabın ışığını paylaşırız.