Dans/hareket özelinden baktığımızda, Filiz’i Mustafa (Kaplan)’dan, Mustafa’yı da Filiz’den ayrı düşünmek çok olası değil ama konumuz “Pandemi ile Birlikte Değişen Mekan Algısı” Filiz’in temel eğitimi mimarlık üzerine olunca Filiz’i ayrıca ağırlamak istedim. Yazının ilerleyen bölümlerinde göreceğiniz gibi Sevgili Mustafa yanı başımızdaydı yine de. 

Pandemi ile birlikte, dünyanın pek çok yeri, izolasyonla evlere kapanmışken ve hâlâ kısmi kapalı olduğumuz bu zamanda, evlerimiz dünyanın yükünü tek başına sırtlanmaya çalışırken, bize/bedenlerimize neler oldu? Temel sorumuz bu sohbette. Ama tabi mekan ve mekan algısı derya deniz bir konu ve ben de bu soruyu ara ara sormaya devam etmek niyetindeyim. Filiz’le beraber, üstelik dans ve hareket üzerinden kapıyı birazcık araladık sanki. Şimdilik… Ayrıca yine bu sohbette 22 yıldır, Çağdaş Gösteri Sanatları alanında birbirinden harika avangard işler üreten ve Taldans’ın kurucularından biri olan Filiz Sızanlı ile Taldans üretimlerine de bakma şansımız oldu. İyi okumalar ve iyi bir Pazar günü tatili geçirmenizi dilerim…

Filiz, ben dans/hareket terapisi ile klinik düzeyde çalışmaya başladığımda  gerçekliğimizi, belki her şeyden önce mekanla kurduğumuzu fark ettim. Bunu bir dansçı olarak biliyordum elbette ama birebir tanık olmadan önce kişinin psikolojik yapılanmasını ne ölçüde etkilediğini, çok da iyi bilmiyormuşum dediğim oldu. Sen hem bir mimar hem bir dansçı olarak neler söylemek istersin mekanla ilgili olarak? 

Mimarlık eğitimim zamanında beden ve bedenin mekanla ilişkisi üzerine, o zamanlar pek tanımlayamadığım ya da bize öğretilenin dışında, performansın da aslında içinde olduğu bir alanla ilişki kurmayı hep istedim. 95’de dansa başladığım ve 97’de mimarlıktan mezun olduğumdan beri ve ayrıca Taldans olarak karşılıklı olarak üretmeye sorgulamaya devam ettiğimiz bir alan oldu mekan. Çünkü bedenin davranışı, varoluşu, çevresiyle ilişkilenmesinde, aldığımız ilk referans olarak mekanın kendisi, kendi gerçekliği ya da coğrafi, toplumsal ve sosyolojik olarak ilişkileri … Taldans olarak zamanın bu ilişkileri nasıl dönüştürdüğü ya da bedenin zaman-mekan algısını nasıl yönlendirdiği ya da nasıl değiştirdiği üzerine hep düşündük. Dediğin gibi konu çok derin, mekan, zaman ve bedenden kavramsal olarak bahsetmeden önce belki kendi yaptığımız işlerde mekan üzerine konuşabiliriz; 

Mustafa’yla Taldans olarak 22 yıldır bir aradayız, Mustafa’da mühendis olduğu için  girdiğimiz bir fikri araştırmak, onun peşine düşmek ve bunun için de ortaya koyduğumuz belli koreografik düzenler, skorlar ve yapıların içinde aslında bazen bir mekan tasarlamak, (bu bir objeyle de olabilir, kamusal alanda da olabilir, çalıştığımız bir müzede olabilir ya da bir evin içi olabilir) farklı gerçekliklere ve duyumlara sahip olan bedenin, mekanla ilişkisine baktık. Burada beden ne söylemeli, beden o mekanda nasıl konumlanıyor, ona karşı mı, onunla ilişki kuruyor mu? Mesala Buzdolabı… (Dolap, Taldans’ın 2000 senesinde prömiyerini yaptıktan sonra 20 seneden beri birçok ülkede gösterimini yaptığı ilk işlerinden biri) Dolap’taki buzdolabı aslında bir obje ama bir obje-mekana dönüşen bir yapısı var. Küçük bir alanda yaptığımız zaman, galeride mesela, kutu içinde bir kutuya dönüşüyor. Beyaz bir obje onun içi, dışı, ağırlığı, çevresiyle olan ilişkisi, işin kendisini belirliyor. Daha sonra “Graf” oyununda (o da 2004 yılında yaptığımız bir oyundu) “mimar ve mühendis olarak sahnede nasıl dururuz, deneyimlerimizi nasıl hatırlarız” diye düşündük.  Mekanik bir sistem içinde tamamen iplerle manipüle ederek kurduğumuz bir mekan vardı. O dönemi uzun zaman Perşembe Pazarı’nda kablo, ip, vida  arayarak geçirmiştik. Sonra dedik ki biz burada nasıl dans/hareket edeceğiz, ne olmalı? Baktık ki mekan eğilip bükülüyor, bedenin eğilip bükülmesi gibi. Alice in Wonderland demiştik, Alis Harikalar Diyarında ve mekanın dönüşmesi… Mimarlık 1. sınıfta verdikleri küp örneği vardır. O küp, mekana taşıdığımız önermelerden bir tanesiydi. Aslında mekanın belirleyiciliğini belki bu dönem nasıl yaşadık, onu da belki daha sonra konuşuruz ama son dönemde evde kalarak yaptığım tez ile kapalı bir yerde bir metrekarelik kutu üzerinde bir grubun, yani bir kütle olarak bir grubun ama elbette birey olarak da var oldukları, 14 kişinin mekanı. Bu mekan bir kutu ve bir sahne, dansçıların onu taşımaları, mekanın kendi çevresinden bağımsız olması, taşınabilir olması hep işin konuları oldu. Bütün sahneler kapanırken/kapalıyken kurguladığım ve bunun üzerine yazdığım bir tez oldu. “Sınırlandırılmış Alanda Koreografik Araştırma” başlığında. Bu projede de mekanın algısı ve ses üzerine çalıştığım için, ses ile mekanın ilişkisini sorguladım aslında. ”1M2” işini kapalı bir mekanda, bir hastanenin içinde, kamusal alanda  ya da bir fuayede sergilersek neler değişirdi? Biz fuayede yapıyoruz. Seyirciler aslında bir giriş alanı olan fuayede kalabalıkken, bir şey izlemeye gelmişken, içeriye girmeden önce. Sahnenin ışığından, ses sisteminden bağımsız. Sahneye girmeden, oyuncuların/dansçıların sahneye, sahnelerini taşıdıkları bir girişle başlıyor. Dansçılar uzun süre kutuyu taşıyorlar bir yere yerleşmeye çalışıyorlar sonra üzerine çıkıyorlar. Bedeni çok tanımlı köşeli bir alanda, merkezi ve yönleri olan bir alanda, çevresiyle kurduğu ilişkilerle beraber araştırdık. Çünkü kutuyu ilk başta taşırken, seyirci de ona göre kendini bir yere yerleştiriyor. O bir metrekarenin içinde tekil ve çoğul bedenlerin yerleşmesi üzerine de araştırmalar yaptık. Çünkü bir de yüksekliği olan bir obje/mekan. Provalara ilk başladığımızda, kutuya çıkmadan önce, yere bantlar çekerek çalıştık ama kutu geldiği andan itibaren -ki yerden 70cm yükseklikte- üzerine çıkmak, üzerinde yer değiştirmek, yere bakmadan yürümek bile hep mesele oldu, dansçılar düşmekten çekindiler hatta korktular. İşte orada iş, bedenin mekanla olan algısını değiştirmesi ile ancak mümkün hale geliyor. İlk gün olmuyor, ikinci gün olmuyor ama sonra beden uyumlanıyor, alışıyor ve sonrasında üzerine başka şeyler koyabiliyor. Bedenin mekanla uyumlanması ve orada kurduğu imgenin ya da yeni bir durumun başka bir deneyimi getirmesi. O yüzden hep orada uzun süre kalmak, onun olanaklarına, imkanlarına bakmak gerekiyor. O taşınma hali büyük bir potansiyel. Buzdolabında da öyleydi. Artık onu o kadar iyi biliyoruz ve tanıyoruz ki, çok iyi bildiğimiz bir kişi gibi ya aile ya sevgili ya çocuk gibi. Nerede nasıl davranacağını iyi biliyoruz. Kısacası aslında mekanın davranışından söz etmek mümkün. Bunun içine seyirciyi katabiliriz ya da katmayız. 


Görsel: Filiz SIZANLI- Mustafa KAPLAN / DOLAP (2000) - Foto: Mark Coudrais

Biz ilk İstanbul’da çalışmaya başladığımız için sahnelerin yanında küçük galeriler, müzeler ve açık alanlarda da çalıştık. Farklı mekanlarda bedenin ifade biçimlerini de hep sorguladık. Her zaman rahat, konforlu stüdyolarımız yoktu, Çatı’da (Çağdaş Gösteri Sanatçıları Derneği’nin stüdyosu) çalışıyorduk, işte sen de bilirsin Çatı’daki komşularımız seks işçileriydi. Arada merak eder bakarlardı “ Ne yapıyorsunuz, biz de gelelim…”gibi  sohbetlerimiz olurdu. Orada işte mekanın sosyolojisi de devreye giriyor ve hatta coğrafyayla ilişkisi… 

Ben şimdi Mustafa’yla çalıştığımız mekanlardan hatırladıklarımı çok genel olarak anlatıyorum. Daha alçak tavanlı, basit, minimum imkanlara sahip stüdyoların dışında Avrupa’da bir sürü güzel mekanda da çalışma fırsatı bulduk. Ama en son, geçen sonbahar New York’ta EMPAC (New Media and Performing Art Center) bizi hem gösteri yapın hem de yeni projenizini çalışın diye çağırdı. Prova yaptığımız mekan ‘dead room” adını verdikleri bir alandı. Ölü oda dedikleri tamamen çelik spiraller üzerine oturmuş, 30 metreye 40 metre, tavan ve duvarlar ormanlardaki ağaçların yapraklarının ses izolasyonuna ve yansıtmasına göre tasarlanmıştı. Biz provalar için on tane speaker kullanırız derken 36 tane her tarafı çevreleyen ses sistemleri, tavan yüksekliği, ışıklar eklendi. Ve haliyle işi de değiştirdi.  Yıllar önce küçük bir alanda çalıştığın iş ya da Assos Festivali’nde köydeki ilkokulun bahçesinde açık havada çalıştığın iş, mekana göre farklılaşıyor. Mekan işe yansıyor. Ama biz hepsini harmanlayabiliyoruz belki de.

Mekan, bedeni değiştiriyor mu?

Evet, evet… Bulunduğumuz alan…. Dar bir koridorda bedenin tavrıyla, kalabalık bir meydanda ya da bir açık havada olma halleri çok farklı tabi ki, farkına varmadığımız bir tavra, ifadeye dönüşebiliyor beden. O da işin kalitesini değiştiriyor. Geçen sene dansçı-koreograf olarak bir parçası olduğum Fransız koreograf Alain Michard’ın “En Danseuse” isimli bir projesi vardı. Alain belli koreografları seçip, onlarla birebir çalışmalar yapıyor. Kısa sololar üzerinden video kayıtları oluşturuyor. Her koreografik eserin koreografın bedeninin (sosyo-kültürel) katmanlarından ortaya çıkması fikri üzerine çalışıyor. Bu geçmişe yapılan bir analiz gibi değil ama senin kendini inşaa ettiğin ya da yapılandırdığın, yaşam biçimin, davranışların koreografinin kendisi oluyor. Çok ilginç bir işti. 

Ben bedeni de bir mekan olarak düşünmeye başladım. Hatta benliğin evi olması halini çok sevdim. Sana evle olan ilişkimizi sormak istiyorum. Belki en baştan başlamak lazım. Ev nedir?

Bu soruyu biri daha sormuştu, ev nedir?

(Gülüşüyoruz haliyle… ) Hepimiz bir şekilde biliyoruz, içinde yaşıyoruz ama üzerine düşünüyor muyuz, biraz onu açmak  isterim. 

Aslında benim hayatımda, tahmini yirmi yıldır hep yollarda, kapının önünde bir valiz geldiğim ve gittiğim ve yine gidecek olduğum, hep biletlerin olduğu bir düzen vardı ve hala o göçmenlik sürüyor. Belki aileden de gelen bir tavır. Dedelerimizin dedesi Asya’dan gelmiş. Hep bir yerlere göçtüğüm tam olarak yerleşemediğim bir düzendeyim. Buradan bakınca ev aslında vardığımız, belki sıfırlandığımız, ilişkilerimizi yeniden düzenlediğimiz bir mekan diyebilirim. Kendine gelmek, kendine varmak, kendinle olmak, kendini dinlemek aslında eve varmak, evde olmak, evi dinlemek… Bence hem en yakın hem de en uzak ilişkiyi kurduğumuz mekan. Yani bedende yaşıyoruz, bir bedene sahibiz ve onu taşıyoruz ve beden de bizi taşıyor ama bazen de en uzak… Çatışmaya girdiğimiz ya da yargıladığımız ya da görmezlikten geldiğimiz ya da nasıl yöneteceğimizi bilmediğimiz hallerimizi de içinde barındırıyor. Bu ufak sakatlıklarda fark ettiğimiz bir durum da olabilir, bedende taşıdığımız ve unuttuğumuz bir postür de olabilir. Aslında alışkanlıklarımızın depolandığı ve bunların yerini bulduğu mekan ev/beden. Evde mesela bazı eşyalar vardır, o mobilya hep oradadır. Köşede hep o lamba durur. Bedenimizde de bence taşıdığımız belli odacıklar var ve onları hep öyle yerleştiriyoruz. “Ben bardağı hep böyle tutuyorum”, “kalemi böyle tutuyorum” gibi aslında davranma biçimleri bedene ve eve davranma biçimleri. 

Pandemiyle beraber tüm dünyanın kapandığı bir dönemde ben de yüksek lisans tezimi yazdım. Yaşam alanım çalışılan masa oldu çoğu zaman. Masanın etrafında yeni bir alan şekillendi. Orada işte aslında o izolasyonla beraber, mekan algısı da değişiyor. Günlük yaşadığımız ve uğradığımız bir alan, çocuğun okuluna, bizim iş alanımıza dönüşüyor, bir çok fonksiyon ve farklı mekan, tek bir yerde bir arada varolmaya başlıyor. Aslında işte o mekan algısı, zaman algısı orada kırılmaya, alışkanlıklar değişmeye başlıyor. Belli bir yavaşlamayı da deneyimledik bu süreçte. Bir yere koşmamak, kendi adıma söylersem hep gitmemek, kalmak, durmak, beklemek yolda olmamak gibi davranışlar  zaman algımızı ve dolayısıyla mekan algımızı da değiştirdi. Hep hatırlayacağımız bir dönem yaşadık. Bence o yalıtımın, izolasyonun getirdiği bir özlem, özleme, erteleme belki de hayal kurma bunların hepsi aynı alan içinde, özellikle de ev mekanınında ortaya çıktı. 

Tabi zoom üzerinden, dersler, toplantılar, buluşmalar, resmi, akademik, arkadaşlar, aile ilişkileri … Ses de öyle… Mekanın algısını değiştiren şeylerden biri de ses, evdeki ses alanı ile kalabalık bir caddedeki ses alanı birbirinden çok farklı. Bu dönem ev mekanının zamanına, farklı bir şekilde tanıklık ettik, ediyoruz. Ben hiç bir zaman bu kadar evde değildim.  Onun üzerine oturup, “Sınırlandırılmış Alan Üzerine Koreografik Araştırma” başlıklı tezimi yazarken, birbirimize yakın olmamamız gereken bir zamanda 14 kişinin bir metrekarelik bir alanda nasıl olabileceği üzerine düşünüp yazmaya çalıştım. O da ilginç bir deneyimdi. 

Ama sen dönemden çok önce konuya başlamıştın, değil mi?

Aslında 5 yıl önce istanbul Modern’de Erivan’dan sanatçıların önerdiği bir projeydi. O zaman “Bir solo yap!” demişlerdi ben de “Solo yapmayayım, Eskişehir’de Anadolu Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde ders veriyorum, bölüm öğrencileriyle bir iş yapalım” dedim. Bunu kabul ettiler. Tiyatro öğrencileri ile çalıştığım için, onların yüz kelimeden oluşturdukları metin üzerinden bir metrekarelik mekanla kurdukları ilişkinin daha farklı bir yapısı vardı.  Dramaturjik olarak da koreografik olarak da farklıydı. Sonra geçen, dönem Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda Bölüm Başkanı Prof Tuğçe Ulugün Tuna “Repertuar dersi olarak bunu yapar mısın?” dedi ve birinci sınıftaki dansçılarla yaptık.  Dansçılarla yapmak tabi işi çok farklılaştırdı. Ses katmanını yine kullandığımız ama bedenin olanaklarını daha fazla araştırdığımız bir işe dönüştü. Taşıma eylemi, yerini bulamama, yolda olma, kutuyla/sahneyle dolaşma hali, uzaktan gelip seyircinin arasında olma hallerine dair yaptığım iş sonrasında bir teze dönüştü. Yazan beden ve yazının bedeni üzerine araştırmak benim için önemliydi. Son dönem Mustafa’yla çok odaklandığımız bir konu, metin ve ritm ilişkisi. Taldans olarak obje kullanımını bir çok işimizde deneyimlendik. Buzdolabı ile yaptığımız işi biliyorsun “Dolap”, sonra dedik “yeter artık, büyük obje ile çalışmayalım”, Sek Sek’de  kürdanla çalıştık. Taşıması kolay küçük bir obje, objeyle aslında bizim çok flörtümüz var bunca yıldır ama şimdi işin içine yavaş yavaş son on yılda sesin de girdiği, metnin de girdiği, metnin parçalandığı, metnin ritme dönüştüğü, mekanın ritm ile ilişkilendiği bir arayış içindeyiz. 

Mustafanın Ferayesini hatırlıyorum. Sevgili Hüseyin Katırcıoğlu,  Assos Festivali'ni düzenlediğinde, bir sandalda yapmıştı Mustafa… Aslında ses Mustafaya çok da yabancı değil. 

Evet O seviyor, sesi de güzel… Bazen takıntı noktasına varan, bizde Taldans’da öyle hep matematiksel bir skor oluşturma ve o skoru yapma çabası var. Beden aslında o efor ve çabanın içine giriyor. İş yapan bedenin enerji dramaturjisine bakıyoruz çoğunlukla. Yıllar önce Ayla Algan ve Beklan Algan ile paylaştığımız düşünme ve araştırmaların etkileri büyük işlerimizde. Taldans olarak son işimizde “Less Than No Time” de yine skorlar, notasyonlar, seriler ve diziler üzerine çalışıyoruz. Matematik olan duygusal mıdır ya da matematiğin duygusu nerededir? Bu soruların etrafında dolaşıyoruz.

Merakla bekliyoruz o zaman… 

Zoom görüşmelerine ne diyorsun, içsel mekanlarımızı paylaştığımız ve iki boyutlu yaşadığımız bir mekan oldu zoom/görüntülü görüşme. Aslında içerisinin dışarıya dışarısının da içeriye taşındığı bir tersyüz etme hali de getirdi, bunu nasıl yaşıyorsun?

Kızım Dea, birinci sınıf deneyimini Mart’tan sonra her çocuk gibi evde geçirdi. Anaokulu sırasında farklı bir eğitim anlayışını seçtik, doğada, ekransız bir çocukluk geçirdi Dea. Üstelik Eskişehir’de doğa, çiftlik derken birden bire günde beş tane zoom görüşmesi ile sabahtan öğleden sonraya kadar ekran başında geçirdiği bir dönem yaşadı. Şifreler geliyor, şifrelerle görüşmeye giriliyor, farklı bir eğitim dönemi... 

Kafası karıştı mı, çocuklar daha çabuk uyum sağlıyorlar gerçi…

Aynı anda ve alanda farklı etkinlikler bir arada olabilir hale geldi. İki farklı mekan birbirlerinin içine girmeye başladı. Okul, sınıf, öğretmen ve kişinin kendi evi, alanı, bir sürü alanlar ve odalar birbirinin içine girmeye başladı. Mesela bu dönem yoga vs kendi mekanlarında yapılamadığı için derse aile üyeleri de katılabiliyor. “Neymiş bu, ben de dinleyeyim, ben de öğreneyim, ben de bakayım” Bu sefer etkilenme ya da maruz kalma gibi deneyimler yaşamaya başladık. İki odayı birbirine açıyorsun, ilginç aslında. Bununla ilgili dansta gördüğümüz örnekler de vardı. Çoğalma ve farklı bir araya gelme halleri. Alışkanlıklarımızı, düşünme şeklimizi zorlayan bir süreç oldu izolasyon dönemi.

Peki ne öngörüyorsun, uzun vadede dans/performans dijitalleşebilir mi? Yoksa bir süre için idare mi ediyoruz hepimiz?

Biz bu son oyunda, daha festival duyurmadı o yüzden ayrıntı vermeyeyim ama festivalin dijital olma ihtimaline karşı katılan tüm oyunların çekimi yapılacağı bilgisini aldık. Oyunu normal bir şekilde çekip koymak performansın kendisiyle aynı şey değil tabi ki. Dans videosu da yapmıyoruz, çünkü dans videosu başka bir tavır, başka bir iş. İkisinin arasında ne olacağını biz de bilmiyoruz. O yüzden farklı açılar, farklı kameralar düşünülüyor, biz de işte bu dönem o imkanları araştırıyoruz. Türkiye’de zaten normalde de zor bizim gibi gösteri sanatları içerisinde var olma çabası ve üretime devam edebilmek. Şimdi ise bunların iyice azaldığı zamanlar. Taldans olarak son dönem daha çok müzelerde Salt, İstanbul Modern, Sabancı gibi mekanlarda gösteri yaptık. Beklemek yerine devam etmek gerekiyordu çünkü.

Sahneye ilişkin ne söylersin, dansın mekanı olan sahneyi neler belirliyor, sahne hangi unsurları içinde barındırıyor?

O da aslında söyleşinin başı gibi çok geniş ama belki durduğumuz yerden yine açabilirim; sahne dediğimiz, onu çevreleyen onu sahneleştiren mekanın farklı bileşenleri. Bu bir meydan da olabilir birinin evi de olabilir. Atina’da Onasis Vakfı’nın  X-Apartmant projesinde bir evde gösteri yaptık mesela. Sahne olarak tanımlayacağımız bir mekan, kendi kurumsal yapısıyla beraber katılıyor işe. Prova ya da sergileme anlamında o ilişkiler, bulunduğu yer, coğrafya, sahnenin kimler tarafından kullanıldığı ve nasıl işler sergilendiği, işi belirleyen unsurlar oluyor. Bir sahne vardır mesela, orada hep klasik eserler sahnelenir, senin çok az klasik bir iş yapman orada göze batar yani farklılık yaratır.  Ya da çok güncel, çağdaş işlerin yapıldığı bir sahnede klasik bir iş sergilersin… Bunun dışında tavan yüksekliği, seyirci mesafesi, orkestra çukurunun olup olmaması gibi unsurlar da sergilenme şeklini belirleyebilir. Son dönemde izleme şekilleri, mesafeler, kapasite, bütçeler gibi unsurları da eklemek mümkün. Biz, yaptığımız işlerde çok farklı mekanları sahne olarak kullandık. Sahne bir izlek, bir izleme… O bir ağacın altı da olabilir, bir sandalye de ya da bir otobüs de olabilir. Hiç izleyici yoksa o zaman bir sahne var olabilir mi? İzleyen yerine kamera da koyabiliriz belki, ama hiç kimsenin izlemediği bir performans bir gösterim değeri taşır mı? Şahitlik, tanıklık yani o deneyimi paylaşma, buluşma ya da katılımcı olma hali herhangi bir mekanın sahne olarak tanımlanabilmesinde en büyük etkenlerden biri. Başta da söylediğim kurumsal ve yapısal etmenler de var tabi. Nasıl bir festival, nasıl bir tiyatro, nasıl bir mekan? Bunların hepsinin bir aradalığı ve ilişkileri sahneyi tanımlıyor. 

Taldansda yaratım süreciniz nasıl ilerliyor?

Bizim için öncelik hareket araştırmasında. Bedene dair bir etüd yani kendimize dert edineceğimiz, soru soracağımız o alanı bulmaya, araştırmaya çalışıyoruz. Bu geçmişten geldiğimiz, araştırdığımız, bulduğumuz bir şey de olabiliyor ya da yeni karşılaşmalardan çıkan bir soru da olabiliyor. Bir kavram, bir fikir. O fikrin etrafında dolaşıyoruz. O etrafında dolaşma genellikle bir yıl sürüyor. Biz bir yılda ancak bir yere varıp provaya başlıyor oluyoruz. Farklı disiplinlerden gelmenin avantajları var. Dansa ilk başladığımızda ne yapabiliyorum diye düşünürdük. Yürüyebiliyorum, koşabiliyorum, yere inebiliyorum, yuvarlanabiliyorum, sıçrayabiliyorum. Bunun da ötesinde bir fikir, bedenin belli bir skoru yapma çabası, bunu iş yapan bedene dönüştürmek. Enerji dramaturjisi ve mekan dramaturjisi  üzerinden koreografik araştırmalara devam ettik. Esas olarak ikimiz Mustafa ile beraber iş üretiyor olsak da zamanla farklı dönemlerde farklı koreograflarla çalışmak bizi zenginleştirdi. Ama Taldans olarak işte herkesin ve her şeyin değişip dönüştüğü, bizim de değişip dönüştüğümüz, belki büyüdüğümüz, belki yaşlandığımız, bedenin değiştiği bir döneme ortaklık, tanıklık etmek çok çok güzel… Ve bunu devam ettirmek de güzel. Birbirini bilme hali. İkili olmanın, ikili çalışmanın, yaptığımız işin dışında çok farklı, çok değerli bir deneyimi var. 

Filiz SIZANLI / 1M2 (2019)

Çok teşekkür ederim, eklemek istediğin bir şey var mı son olarak.

Seninle olan tanışıklığımızı eklemek isterim. 96-97’de benim dansa başladığım zamandan beri arkadaşımsın ve aslında hiçbirimizin çağdaş dans temelinin olmadığı ama işte bir stüdyoda buluştuğumuz o anlardan bu ana gelmek ve dansa, harekete devam edip, böyle bir konuşma yapmak benim için önemli. Hala hareket-dans üzerinden araştırma yapmak, soru sormak, denemek...

Çok teşekkür ederim tekrar, benim için de öyle. O dönem hepimiz okullarımıza devam ediyorduk bir yandan ama İBB Şehir Tiyatroları’nda, özlemle andığımız Sevgili Beklan Algan ve Sevgili Ayla Alganın öncülüğünde ve Sevgili Mustafa Kaplan’ın liderliğinde çalıştığımız TAL(Tiyatro Araştırma Laboratuvarı) bizim için İkinci bir okul gibiydi değil mi?

Kendi okulumuz, öğrenirken öğrettiğimiz bir yapı. Farklı yerlere gidip farklı teknikleri kendi bedenimizde inşaa etmeye çalıştık tek bir öğreti yerine….

Biliyorum sen de yaşlılık ve hareket ile ilgili çalışıyorsun benim bundan sonraki dönemde konum bu olacak. Geçen sene Avrupa Birliği’nin Avrupa Hareketlilik Projesi kapsamında Fransa’daki yaşlı bakım merkezlerindeki örneklerine baktım biraz. Burada da başlamıştık benzer bir projeye, İBB Şehir Tiyatroları’nda Emre Koyuncuoğlu ile birlikte, ben de o çalışmanın devam etmesini istiyorum. Senin de deneyimlerini dinlemek, böyle bir alışverişte bulunmak istiyorum. Yaşlı bedenleri, yaşlılık kavramı... Ne dersin?

Seve seve, konuşuruz elbette… Yaşlılık demişken Aydın (Teker) Ablanın işini (Mermer 2019) gördün mü?

Yok görmedim ama o da bahsetti. Nasıl?

Çok güzel bir iş, bir kısmı fotograf sergisi ve Akaretlerde bir galeride yaptı zaten. Bir ikona, bir heykele dönüştüğü bir iş. Üstelik mekanda bir nişin içinde yapıyor performansını. Ama tabi fotograflar ayrı enfeslikte, bedenin coğrafyası  müthiş. Vadileri, düzlükleri, dağları, tepeleri…

Aydın Abla evet hepimizin hocası… Onun o coşkusu, üretme heyecanı bizi de harekete geçiriyor. Tembellik etmeyelim çalışalım…

Evet tabi, eskiden düşünürdüm, kaç yaşına kadar dans edilebilir acaba diye, şimdi yaşadıkça bir soru olmaktan çıktı artık. Performe etme hali, ömrün oldukça, bir beden içinde var olmaya devam ettikçe olabilir bir iş. 

Tabi… Merce Cunningham’ın ya da Kazuo Ohno’nun yaşlılık dönemlerindeki  dans/harekete dair deneyimleri bilinenlerin çok dışında… Bakalım yaşayıp göreceğiz. 

 

*Filiz Sızanlı | Çağdaş Dans Sanatçısı ve Koreograf

Yazı görseli: Filiz SIZANLI - Mustafa KAPLAN / DOLAP (2000) - Fotoğraf: Mark Coudrais