Yaz bitti. Soğuk hava kendini hissettirmeye başladı bile. Düğünlerin, bayramların, her türden kutlamaların ardından kışı nasıl geçireceğimizi konuşuyoruz bu günlerde. Salça, turşu, tarhana gibi tadı damakta kalan tatların yerine; bu senenin hazırlıkları okulların açılıp açılmaması, zatürre ya da grip aşısı olmak ya da olmamak gibi çoktan seçmeli ve kafa karıştırıcı. Ve haliyle telaşın ötesinde kaygı ve panik uyandıran bir hazırlık sürecindeyiz. Geçen sezonun devamı olarak Covid-19 hala gündemimizde. Yine geçen sezondan hatırladıklarımız; hayatı eve sığdırmaya çalışırken, varoluşumuzun dayanılmaz ağırlığını bir nebze olsun hafifletebilmek için sıkı sıkı sarıldığımız filmler, diziler ve yaratıcı eylem olmuştu. Yoğun belirsizlik ve kaosun ortasında, başını sonunu öngörebildiğimiz eylemler bütünü olarak ise, her türlü ekmeği/yemeği yapmak neşe ve yaratıcı coşkuyu deneyimlediğimiz ender alanlar olmuştu.Yakın geçmişin envanteri ile uzun kış gecelerine hazırlık yaparken Oyuncu Menajeri kuzenim Yaprak Atış (*) ile dizi ve film setlerini konuştuk. Murathan Mungan’ın çok sevilen şiiri “Yaz Bitti”deki satırlarında dediği gibi “söylenmemiş sözler” kalmasın diye geride. Bizim satırlarımızın aralarında, Yaprak’ın beraber çalıştığı oyunculara hep tavsiye ettiği “bol bol söyleşi yapıyormuş pratiği yapın”ın, bu söyleşiyle beraber gerçekte ne kadar zor olabildiğinin idraki ve iki sene önce yaşadığı boşanma deneyiminin ardından sektörde bilindiği soyadının değişmesiyle birlikte kimliksizmiş gibi hissetmeleri var. 

Geçtiğimiz aylarda çok konuşulanlardan biri de Ozan Güvenin Deniz Bulutsuza uyguladığı şiddet oldu. İstanbul Sözleşmesi tartışmaları üzerinden pek çok eylemselliğin olduğu günlerin hemen öncesine denk geldi üstelik. Ne dersin setlerde ya da özel/kamusal alanda ünlü erkek hegemonyasından bahsetmek mümkün mü? Çünkü daha önce de Yasak Elma setini epey konuşmuştuk ve yine hatırladığım Erkan Petekkayanın yine bir ara çok konuşulduğunu hatırlıyorum? Neler söylemek istersin? 

Öncelikle herkese sağlıkla barış içinde bir ülke ve dünya dileyerek merhaba demek istiyorum. Bu sorunu ünlü ünsüz oyuncu, teknik ekip elamanı diye kategorize etmek istemiyorum. Bu maalesef dünyada ve ülkemizde de çokça yaşanan büyük bir dert. Her gün onlarcasını duyuyoruz; tacizler, tecavüzler, ölümlerle sonuçlanan. Yargıya taşınan bir durum üzerinden yorum yapmak istemem.

Yine de şu kadarını söyleyebilirim; çalışma arkadaşlarım kendini “ben mi rol model olacağım” diyip kendini o pozisyonda görmez genelde ama kamera önünde mesleğini icra eden kişilerin karıştığı herhangi bir olayda, işin magazine yansıyan yanı da olduğu/olacağı için daha dikkat çekici oluyor. “Ah! Bugün de bir kadın ölmüş!” diye geçilip gidilen bir olay, tanınmış kişinin karıştığı bir olaysa daha çok bilinir ve duyulur oluyor. Benim canım buna da çok yanıyor. Elbette vahşice hayattan koparılan her can bir değer ve bizden de bir parça. 

Ama yine de biraz açalım; ünlü, tanınır olmak kişide narsistlik barometrede denge kaymasına neden olup, kişilerin  değişmesine sebep oluyor mu ve sanatçı kibri ya da egosu dediğimizde neyi kast ediyoruz? 

Egosunu kontrol edemeyen kadın erkek farketmez bir sürü insan var sektörde, oyuncu olmaları da gerekmiyor. Kamera önünde olup ‘’ünlü’’ (tırnak içinde ünlü) dediğimiz arkadaşlarımız da oyunculuğun, meslekleri olduğunu unutuyorlar bana göre. Bu sizin işiniz ve kamera kapandığında kendi kimliğiniz ve vicdanınızla baş başa kalıyorsunuz aslında. Birçoğumuzun travmaları var çocukluktan getirdiğimiz; bunları çözmeye uğraşınca, kendimizle yüzleşince, yalın insan olmaya doğru evriliyoruz; ama bu kolay olmuyor tabii. Ego bizi değil biz egoyu kontrol altına almaya çalışırsak sorun kalmayacak aslında.  Tabii göz önündeyseniz daha dikkatli olunmalı diye çok sığ bir yerden konuşmak istemiyorum, bu insan olmanın gereği zaten diye düşünüyorum…..

Hollywoodta çıkan ve kısa sürede dünyayı etkisi altına alan me too hareketiyle ilgili ne söylemek istersin? Ve biz de film ya da dizi setlerinde nasıl bir hareketliliğe sebep oldu?

Bu derdin çokça arttığı günümüzde sosyal medyanın da gücüyle günyüzüne çıkmakta yaşananlar.

Ben 27 yıldır sektörde olan biri olarak birçok olaya şahit oldum; insanların işlerinden olmasına kadar varan, psikolojik ve fiziksel mobinge varan ve maalesef üstü çoğunlukla kapatılan olaylar…

(Söylediğim dönemde cep telefonu bile yoktu; yaşananların ispatı da olamazdı ).

Geçen yıl yargıtay iş yerinde kadının en büyük engeli cinsel taciz demişti bir dava sonucunda.

Erkek hegemonyası hangi alanda yok ki demek daha doğru olur.

Tekrar taciz olayına gelirsek; Oyuncular Sendikası’nın desteğini görüyoruz bu durumlarda ama bu yeterli değil; aynı anda yapımcıların, yönetmenlerin diğer oyuncuların da birlikte üstüne düşünmeleri ve çözüm üretmeleri gerekiyor elbette.

Me too sürecinde ise işin ne kadar global olduğunu gördük. Bizde toplum baskısı çok olduğu ve özgürlük alanlarımız sınırlı olduğu için söylenenler daha küçük harflerle söylenmiş oldu. Tüm itirazlar, korkutularak yönetilen bir toplum yapımız olduğu için ürkerek yapıldı. Ünlü ünsüz fark etmiyor bu durum bence. “Ben bunu söylüyorum ama başıma bir iş gelir mi?” kaygısı genelde hepimizde var.

Ünlü bir erkeğin ünlü bir kadına uyguladığı şiddetle “ünsüz” bir kadına uyguladığı şiddetin etkileri farklı oluyor mu sence? Bu arada Ahmet Kural ve Sıla olayında, Sılanın konserleri de iptal edilmişti yanlış hatırlamıyorsam. Kadına kesilen bu ceza” niye sence?

Olayın duyurulma biçimiyle ilintililendiriyorum ben bunu. Yani bunu yaşayan kadın geri durup veya durdurulup dile getirmeyebiliyor da yaşananı. İş kaybı korkusu, kendisine inanılmama durumu gibi meseleler yüzünden. Sırf bu yüzden işten ayrılıp hatta sektöre küsüp ülkeyi terk eden arkadaşım oldu benim yıllar içinde.

Gişe filmi yapmıyorsan film çekmek epey meşakkatli bir iş. Oyuncular çoğunlukla dizi setlerinden geçinmeye çalışıyor. Bir taraftan da “ünlü” olanın aldığı dev bütçelerden bahsediyor oluyoruz. Setlerdeki ekonomik durum nedir? Buradan bakılınca yaldızı bol bir alan gibi, öyle mi gerçekten?

Sektörümüz çok büyüdü gözüküyor ama homojen bir yapıda sektörün her alanı aynı oranda büyümüş olsaydı evet büyüdük diyebilirdim. Böyle bir şeyden bahsedemediğimiz için henüz sektör bile değiliz demek yerinde olur kanımca. Çalışma saatlerinin çok uzun olması, zamanında alınamayan ücretler ve başrol oyuncularıyla diğer oyuncular ve ekibin arasındaki maddi manevi uçurum daha çok yolumuz olduğunun göstergeleri. Yani sektöre girmek isteyen arkadaşlarım, çok iyi düşünsünler ve öyle buyursunlar gelsinler diyorum.

Haksız rekabet almış başını gidiyor. Ödenmeyen ücretler için yapımcıya bir yaptırım uygulanmıyor.

Yani kapitalizm her yerde kapitalizm…  Elbet çözüm önerileri var her birim için. Ama en büyük sorun, bütün birimlerin tek bir ses olmayı başarabilmesi ki o zaman sektör olduk diyebileceğiz.

Genel bir soru olarak setlerde yasalarla korunup kollandığını düşünüyor mu oyuncular? Ve Oyuncular Sendikası’nın çalışmalarını yeterli mi? Herkes için sendika üzerinden mücadele etmek kolay oluyor mu?  Şartları iyileştirmek adına neler yapılabilir? 

Sektörde şartların iyileştirilmesi adına yapılacak çok şey gidilecek çok yol var. Yasalar elbet yeterli değil. Herkesin bir çok konuda şikayetçi olduğunu bildiğim halde “buyrun birlik olalım, bir ağızdan dile getirelim sorunları” dediğinizde herkes kendi derdine düştüğünde, maalesef tek başına kalıyorusunuz. Bu yönetmenler, oyuncular, menajerler, teknik ekip için de aynı. En basitinden telif diye önemli bir konu var ki işlerin yurt dışı satışları yapıldığı ve ciddi paralar kazanıldığı halde belki bir iki başrol oyuncusuna bir pay verilip onun dışında kimsenin bir şey talep etmesi söz konusu bile değil.

Yapılan işler özelinden bakarsan dizileri kadın erkek eşitliği açısından nasıl değerlendirirsin? Duyarlı yapımları çoğaltmak derdinde olan senaristler var mı yoksa zaten oldukça sorunla boğuşan bir sektörde korkular ve güvencesizlik mi ağır basıyor. 

Toplumun aynası gibi aslında izlediklerimizin çoğu. Tersi olmasını dilerim tabii. Yani biz iyi, doğru bir şeyler gösterelim toplum bunu örnek alsın. Ama değil. 

Senin başladığın dönemin kolaylık ve zorluklarıyla şimdinin kolaylık ve zorluklarını birlikte değerlendirsen neler söylemek istersin?

Az ekiple çalışıyorduk. Ben asistanlık yaparken time code tutup, sufle verip, devamlılığa bakıp, dublaj senaryosunu yazıp akşam montaja girip, ertesi gün nerdeyse hiç uyumadan sete giderdim. Bütün bunları öğrenmek zorundaydım. Kim ne soru sorarsa, işe hakim olup cevap verebilmeliydim. Ve en önemlisi de kaybettiklerimiz, nur içinde yatsınlar, iş aşkı ve saygısı olan çok değerli oyuncular ımız vardı. Sete hep senaryosuna çalışarak gelen, nerdeyse kendi devamlılığını tutan, setinden bir gün önce erken yatıp dinlenerek gelen değerli oyuncular. Usta çırak ilişkisi vardı ve kanaldan ödeme alamasa da ekibine bunu yansıtmayan her hafta paranızı yatıran değerli yapımcılar vardı. 

Çok zaman geçti. Teknik şartlar tabii ki çok değişti her birimde çalışan birden fazla eleman var. Ama dizi süreleri de nerdeyse 3 katına çıktı. Çok iş var ama kalifiye eleman çok yok. Hemen bir üst birime geçme telaşında çoğu arkadaşımız. Yaşı çok ileri olan yardımcı yönetmenlerimiz vardı eskiden. Yurt dışında da örneğin 70 yaşında Focus yapan kamera asistanı var çünkü onun işi o ve o işi çok iyi yapıyor.

Her yıl özel ya da devlet konservatuarından mezun olanlardan sinema ve diziyi tercih etmiş olanlar piyasada kolaylıkla yer bulabiliyor mu kendine? 

Hiç kolay değil tabi ki konservatuarlar dışında onlarca kurs özel kurumu da sayarsak her yıl yüzlerce yeni aday geliyor. Sadece iyi oyuncu olmanız yetmiyor bir işe girebilmek için bir sürü parametre var dolaylısıyla sabırlı olmak en önemli meziyet bu işte. Ortalama 10 bin oyuncu varsayarsak her sene dizilerde oynayan sayı 500-600 olabilir ancak. Bu durumda oranı hesaplayın. Örneğin nüfusu bizden çok daha fazla olmasına rağmen Japonya’da 4 yada 5 konservatuar varmış, ilginç di mi?

Sen kamera önü dersleri de veriyorsun. Kameranın nesi farklı? Nasıl bir ilişki geliştirmek gerekiyor kamerayla?

Ben oyunculuk eğitimi almadım dolayısıyla kamera önü dersi dersek yanlış anlaşılmasın cast direktörlüğü yapan biri olarak nasıl audition verilmeli bir oyuncunun kendini tanıtması İçin nelere ihtiyaç var gibi sektörel bilgilendirme yapıp ufak bir demo reel hazırlamalarına yardımcı oluyorum. 

Kamerayla nasıl ilişki kurmak gerekiyor ne farklı diye sorduğunda, tiyatro oyunculuğunda salondaki en arkadaki kişinin duyabileceği ve görebileceği şekilde büyük oynar oyuncu arkadaşlarımız. Ama kamera oyunculuğunda vizörün çerçevesidir sınır ve durduğu yere göre mesafe değişkendir. Yakın mesafelerde duyguyu olabildiği kadar yüzde mimiklerle minimalize ederek anlatma zorunluluğu vardır. Ve yine aynı şekilde eline, koluna hakim olmak gerekir. 

Covid-19 ile beraber kameralar bizlerin de hayatına girdi. Backgroundlar konuşuldu mesela bir süre. Ne söylemek istersin bu yeni durumumuzla ilgili? 

Yeni dünya dediğimiz olgu dijitale doğru evrilen ve herkesin elindeki cep telefonlarıyla da hayal gücü doğrultusunda yeni üretimlere geçiş düşündüğümden erken geldi covidle birlikte 

Zaten yeni nesil televizyonla çok ilgilenmiyor. Ama oyun izleyememek sinemaya konsere gidememek üzücü. Ama bu da gençleri bizim kadar etkilemiyor sanırım. 

Yine Covid-19 ile beraber özellikle kapandığımız dönemde filmler ve diziler hayatın ağırlığından kaçıp sığındığımız alanlar oldu. Hayatın içinde bu kadar aktif olan sizler bu kapanmayı nasıl yaşadınız?

Birden her şey durdu sanki. Bilim kurgu filmi içinde gibiydik. Dijital üzerinden program yapan arkadaşlarımız oldu çokça. Zaten sıkıntılı zamanlarda yaratım artmıştır ya hep; bolca düşünmeye kendimizle yüzleşmeye, yapmak isteyip yapamadığımız birçok şeye zaman ayırmaya fırsatımız oldu. Mutfağa girmeyen kızım pasta yapmaya başladı örneğin bu süreçte. 

İnsanlar neyi seyretmeyi seviyor? Mesela Türkiye de bir dönem korku filmleri peşpeşe çekildi diye hatırlıyorum, tuttu mu bu? Ya da Hakan Muhafız gibi fantastik mi demeliyiz bilemedim, Atiye gibi gerilim (mi o da) bu yapımlara ilgi nasıl, Bir de diriliş Ertuğrul gibi yapımlar var ya da geçmişte Kurtlar Vadisi…  Bu yapımlarda seyredilen ne/neydi?

Senaryosunu okuduğumuz ve çok sevdiğimiz birçok iş 3-4 bölümde kalktı ya da kadrosu çok iyi olan reyting kurbanı olan bir sürü iş var. Hoşgörüsüz hırçın bir toplum haline geldik. Samimiyeti kaybettik maalesef. İzleyiciyi takip edemiyoruz artık. Bir sürü şey dizilerle de meşru hale geldi. Şiddet, aldatma bol entrika, yalan, öfke prim yapıyor artık. Perihan Abla, İkinci Bahar, Baba Evi, Yeditepe İstanbul, Şehnaz Tango gibi özlediğimiz işleri de ne kadar severek izliyorduk oysa. Toplumun dönüşümüyle parelel bugün geldiğimiz nokta.

Bir de Aşk-ı Memnu gibi yaprak dökümü gibi senelerce oynayan ve tekrarları hala izlenen yapımlar var. Aşk-ı Memnu yu neden bu kadar çok seyrettik?

Zengin bir işti Aşk-ı Memnu; kadrosuyla mekanlarıyla kostümleriyle. O güne kadar bu çerçevede bir iş yapılmamıştı. Parlaktı; romanını da biliyorduk iyi bir uyarlamaydı. 

Senin unutamadığın sen de izi olan dizi ya da diziler var mı ya da unutamadığın bir set var mı? 27 sene hiç az değil…

Şehnaz Tango… Bu kadar yıldır öyle bir yapımcı tanımadım başka ; nur içinde yatsın çok önemli bir değerdi Güner Namlı. Ve tabii ki başta Perran Kutman olmak üzere çok değerli oyuncular… 

İşin lokomotifi olan kişiler, işini çok iyi yapan insanlar olunca o ekip de unutulmaz oluyor. 

Kaybettiklerimiz ışıklar içinde yatsınlar ve emek veren bütün arkadaşlarıma selam olsun.

Yaprak son bir soruyla başladığımız yere dönmek istiyorum; kadın mücadelesinin sonuçlarının günlük hayatımıza yansımalarını görüyoruz. Mesela artık İş Adamı değil İş İnsanı diyoruz. Ya da İnsanoğlu değil İnsanlık diyoruz. Ve bu değişimi sadece belirli çevrelerde değil, çok yaygın olarak dilin değişmesi olarak görüyorum. Peki sence dizilerle, günlük hayattaki bu dil değişimine parelel olarak senaryolarda da bir farklılık olabileceğine, erkek egemen dilin değişebileceğine dair bir öngörün var mı? Kahramanı güçlü bir kadın karakter olan ve senin de hatırlattığın Şehnaz Tango’da karakter, evlilik dışı ilişkiden hamile kaldığı için dizinin apar topar yayından kaldırıldığını hatırlıyorum. Dizi senaryolarının günlük yaşamdaki değişimin dışında kaldığını ve bu anlamda kadın mücadelesine ilgisiz kaldığını düşünüyor musun?

Senarist arkadaşlarımın duyarlılığına inanıyorum. Ancak son tahlilde eğer bir sinema filmi değilse yaptığınız işin sahibi olan kanal ve yapımcı son sözü söyleyen kişiler oluyor. Dolayısıyla bu hassasiyet oradan başlamalı. Elbet toplumun baskılandığı noktada ilk sansürü yiyen yerlerin başında da televizyon geliyor. Ama doğru yerlere sansür gelse demek geliyor içimden; birilerinin kafasının koparılmasına, şiddete karşı durmazken tuhaf bir şekilde öpüşmeyi göstermek istemiyoruz.  Aynı gerçek yaşamda olduğu gibi maalesef…

 

*Yaprak Atış - Oyuncu Menajeri