Korona Günlerinde Fotograf Projesi, bir internet sitesi ile birlikte hepimizin ulaşabilirliğine sunulan çok katmanlı ve çok kalabalık bir fotograf projesi. Adı üzerinde, korku ve kaygıyla, geleceğe dair öngörümüzün neredeyse hiç kalmadığı bir zaman diliminde, toplumun farklı kesimlerinden ve fotograf sanatçısı olan/olmayan ama tabi fotografa meyleden herkesin katılımıyla hayata geçirilmiş çok değerli bir izlek. Sözü çok uzatmadan Sizleri bu projede yer almış dört editörle baş başa bırakmak isterim, naçizane tüm fotografların, hikayelerin, mektupların bir arada bulunduğu internet sitesine de bir göz atmanızı tavsiye ederim. İyi Pazar’lar…

Biraz projeden bahseder misiniz? Proje fikri nasıl doğdu, hangi ihtiyacı gördünüz, Sizi ne harekete geçirdi ve ne umdunuz?

Özcan Yurdalan; Türkiye’de bir fotograf geleneği var. Bu fotograf geleneği 7o’lerin 2. yarısına kadar uzanan bir gelenek. Bu gelenek kendi içinde şöyle bir yerde duruyor; bir insani mesele olduğu vakit, bir toplumsal problem olduğu vakit, bir doğal afet olduğu vakit ya da herhangi bir kriz hali olduğu zaman bu fotograf geleneği refleks olarak ortaya çıkıyor. Bir müdahale etme, bir kayıt altına alma, bir iradi tavır koyma biçiminde tecelli ediyor. Yani ya fotografla hikayeler üreterek ya belgeleyerek ya da o problem ortamının özneleriyle birlikte bir iyileştirme çabası amaçlayan bir fotograf geleneği. Şimdiye kadar yaptığı işler sayısız elbette ve kalıcı sabit bir yapı değil, ihtiyaca göre farklı fotografçıların bir araya geldiği ama ana fikrin hep aynı olduğu bir toplumsal duruş, bir toplumsal sorumluluk üstünden fotograf aracılığıyla müdahil olma geleneği kısaca. Dolayısıyla pandemi günleri başladığı zaman da o refleks bir şekilde devreye girdi ve yaygın bir fotograflama çalışmasının çağrısını yaptı. Bu çağrı aslına bakarsanız birlikte düşünmeye, birlikte davranmaya ve herkesin bulunduğu yerden pandemi günlerindeki kendi problemlerini anlatmaya çağrıydı. Biliyorsunuz biz toplumsal belleği oldukça zayıf bir toplumuz. Aynı zamanda herhangi bir görsel belleğimiz de yok maalesef. Kayda değer, dikkate değer, geriye dönüp de referans alabileceğimiz herhangi bir görsel belleğe sahip değiliz. Bu çalışma birkaç eksen üstünde kendini var etti. Bunlardan biri fotografçıların, fotografçı dediğimiz zaman biz sadece sanatçıları anlamıyoruz. Fotograf çeken ve fotografla kendini ifade etmek isteyen herkes bu alanın insanıdır sonuç itibarıyla. Fotografçıların, pandemi günlerinde kendi yaşantılarını, kendi ağızlarından hikaye etmelerini istedik. Kendi yaşantılarını, çevrelerinde olup bitenleri, tanıklıklarını. Eksenlerimizden bir tanesi buydu. Bir diğer eksen bu tür kriz ortamları doğal, siyasal, ekonomik ya da şimdi de olduğu gibi küresel bir kriz ortamı, insanları kendi içine kapanmaya, bu içine kapanma halinde bir tür umutsuzluk üretmeye zorlar, köşeye sıkıştırır. Biz bu köşeye sıkışma halinden -ki korona günleri fiziki olarak da köşeye sıkışma haliydi çünkü sokağa çıkamıyordu pek çok insan- bu günlerde herkesin kendi hikayesini anlatabilmesini esas aldık. Bizim gibi sıradan insanlar hakkında herkes bir söz söylüyordu. Peki ama biz, evlerine kapatılmış olan insanlar, kendi hikayelerimizi nasıl dile getirdik? Korona Günlerinde Fotograf çalışması herkese bir imkan sağlıyordu. Aynı zamanda da bir birlikte davranma ihtiyacını gideriyordu -ki yine bu tür kriz ortamları, insanların atomize olmasını, yalnızlaşmasını önerir- biz bunu aşmanın çaresi olarak “Korona Günlerinde Fotograf” çalışmasının duyurusunu yaptık. Elbette çalışmamızın ekseninde sokağa çıkıp da herkesin, her yerin, her durumun fotografını çekme önerisi yoktu. Çünkü hassasiyetle biz de herkesin evde kalmasını gerektiğini ama evde kalarak zihinsel, duygusal dünyasını da kapatmaması gerektiğini önerdik, bu çalışmanın esas önermelerinden bir tanesi de buydu. “Evde kal ama derdini fotografla anlat, hikayeni fotografla anlat.” Böyle bir yerden hareket etti bu çalışma. Başta sözünü ettiğim toplumsal hassasiyetlere sahip fotograf geleneğinin özelliklerinden biri de çok kolay toparlanabilmesi, çok kolay bir araya gelebilmesi ve gerektiği zaman da bir anda dağılıvermesidir. Çağrı yaptıktan sonra çok sayıda fotografçı katıldı çalışmaya. Yusuf Hocam bu konudaki hem sayısal verileri hem diğer verileri hem dalgalanan o çalışma sürecini daha detaylı olarak anlatacaktır. Bu çalışma yaygın bir fotografçı grubuyla gerçekleşti. Umduklarımızın pek çoğunu yerine detirdik diye düşünüyorum. Arkadaşlarım bu konuda, birer editör olarak kendi yorumlarını da yapacaklardır. Bu çalışmanın birkaç ayağı vardı, bir tanesi fotografçılar bir tanesi de editörler. Fotografçılar ve editörler birlikte öğrenme metodolojisini harekete geçirerek yani yukarıdan dikte edici, belirleyici, ‘şu şöyle olmazsa olmaz!’ diyici, tahakküm dilini kullanmadan, fotografçı-editör ilişkisini karşılıklı alışveriş içerisinde yürüttüler. Umduklarımızı bulduk mu? Burada herkes kendi adına konuşabilir, benim açımdan çok verimli, öğretici bir çalışmaydı. Arkadaşlarım neler der bilmiyorum.

O zaman Yusuf Bey Sizden mi devam edelim? Bu proje için nasıl çalıştınız? Çok katılımcının olduğu bir proje, teknik süreci nasıl işledi, neler kolaylaştırıcı oldu ve hangi noktalarda zorluk yaşadınız?

Yusuf Aslan; Ben verilerden önce Özcan hocamın söylediği bir mevzu üzerinden bir şey söylemek isteriyorum. Bir gelenekten söz etti. O geleneğe sahip, bir toplumsal olay olduğunda hemen harekete geçen bir fotografçı grubundan söz etti. Bu projenin gelişim süreciyle ve ilişkilenmiş her bir arkadaşımıza kattıklarıyla ilgili bir şeyleri sözü edilen geleneğe yakın durduğumu düşünerek kendi pratiklerim üzerinden bir şey söylemek isterim.

“Teori olmadan pratik olmaz” denir ya, ben bu sözü şöyle sürdürmek isterim: Pratik olmadan da teori ayaklarının üzerinde durmaz. Bu iki olgu karşılıklı birbirini büyüterek doğru ve daha verimli şeylerin ortay çıkmasına neden olur.

Daha öncesinde “Göçmenlik” projesi pratiği, Özcan Hocamın ve Aykan Özener Hocamla birlikte çalıştığımız “Memleketimin Görsel Hikayeler” ve en son Korona Günlerinde Fotograf” projesi teoriyle pratiğin harmanlandığı birbirini beselediği birlikte öğrenme süreçleriydi. Bu süreçlerden kendi adıma çok şey öğrendim. Editör arkadaşlarımdan, mektuplarından, toplantılardan   süreç içinde yapılana edilenlerden; katılımcı arkadaşların önerilerinden, hikayelerinden çok şey öğrendim. Elbette kastettiğim şey sadece yalın haliyle fotoğraf ve proje üretmek değil, onun önemli ve ayrılmaz bir parçası olan değerler, etik konularından da söz ediyorum. Geriye dönüp baktığımda çalıştığım çoğu meseleleri başka türlü anlatırdım, yapardım diye düşünüyorum. Bu benim için önemli elbette ama daha da önemlisi katılımcı arkadaşların kazanımları; onlardan duyduklarım çok sevindirici doğrusu.

Şunu merak ettim, hani dediniz ya şimdi olsa başka türlü yapardım diye. Neyi başka türlü yapardınız? Birazcık açalım mı onu?

Yusuf Aslan; Gezi olaylarında fotografçıların sınıfta kaldığı söylenir, genel bir kanıdır bu. Neredeyse bu memleketin tüm fotografçıları oradaydı. Beni de işin içine dahil ederek söylemek gerekirse, evet bu kanı doğrudur derim rahatça. Binlerce fotoğraf çekildi Gezi’de, ancak anlatılacak bir hikayeniz var mı diye sorarsanız, benim yok. Neredeyse kimsenin yok. Bugün olsa evet atılan gaz fişeğinin peşine düşerdim belki yine ama ondan daha çok hikâye anlatmanın yollarını arıyor olurdum. O gezi bizlerin anlatamadığı ve bir daha duyamayacağımız hikayelerin terkedildiği alandır da aynı zamanda… Deprem ve sonrasında defalarca gittiğim Van-Erciş içinde aynı şeyleri söyleyebilirim. Soma’da Jessicca Mass’la yaptığımız “Asiye’nin Gözyaşları” bu anlamda teselli sayılabilir.

Veriler üzerinden devam edelim mi?

Yusuf Aslan; Bu çalışma, 19 fotoğrafçının çağrısıyla başladı. Son zamanlarda “Mucit” dediğim Özcan Yurdalan’ın bir anlamda icadı olan bu çalışma Fotograf Vakfı, Galata Fotografhanesi ve Nar Photos’ta sorumluluk almış arkadaşların deneyimleriyle buluşarak ete kemiğe büründü. Kısa sürede kurulan site, zamanında yapılan haber akışı, kolay ulaşılan fotoğraflarıyla doğrusu bu becerileri karşısında beni de şaşırdığım yetenekli bir teknik ekip işimizi çok kolay kıldı doğrusu.

Kısa sürede bu siteyi kuran, hayata geçiren ve projeyi görünür hale getirip bizlere sunan Günseli Baki- Yücel Tunca işimizi çok kolay kıldılar. Denizli’den Bülent Tüccar’ın Fotografların gelmesinde gitmesinde, editöre-fotografçıya ulaşmasında inanılmaz katkısı oldu. Ankara’dan Cem Demir ve Necmi Kavuncu arkadaşlarımızın çabaları ciddi anlamda bizi rahatlattı. Tününün sayesinde ciddi bir enerji tasarrufu sağladık.

Türkiye’den 31 ilden ve dünyanın çeşitli ülkelerinden Almanya, Azerbeycan, Finlandiya, Fransa, İngiltere, Kanada ve Kosova’dan 10 farklı şehirden katılımcılar oldu. 360 katılımcı+33 editör+teknik ekiple beraber 400 kişinin beraber yaptığı bir iş oldu. İşin sonunda 6000 tekil fotograf ve 200 hikayeyle ciddi bir bellek oluştu. Bu hikayeler editörlerin, fotografçıyla birebir yaptığı çalışmalar var bir de 6000 fotograf arasında seçerek hikayelerinin oluşturulduğu çalışmalar var, editör hikayeleri dediğimiz hikayeler. Burada sayılardan söz ederken editörlerden de söz etmek lazım. Türkiye’de bu konuda deneyimli ve farklı alanlarda çalışan fotografçı arkadaşlarımız, fotografla ciddi anlamda ilişkisi olan, fotografla bağı olan sosyolog arkadaşlarımız da işin içindeydi. Bu hem yapılan çağrının katılımcılar açısından, ilgilenenler açısından ne anlama geldiğinin bilgisini veriyordu. Fotografçı arkadaşlarla sosyal bilimler çalışanı arkadaşların bir arada olması, bizim güçlü yanlarımızdan bir tanesiydi. Türkiye’nin bildiği, tanıdığı fotografla ilgili bir editör ekibinin olması çok önemliydi. Diğer taraftan sadece fotograf ve hikaye oluşmadı; “editör mektupları” ayrı bir kazanımdı. Özcan Hoca’nın sözleri üzerinden devam edersem, evet bir fotograf geleneği var bir diğer taraftan da hatırı sayılır oranda yarışmacı bir ekip var bu memlekette. Tabi bizim kimseye laf söyleyecek halimiz yok ama şöyle açıklayayım; Ben öğretmenim çocuğum olsa yarıştıran, sınavlar peşinde koşturan acayip popüler olan, herkesin çocuğunu vermek istediği öğretmenler vardır. “Bin tane çocuğum olsa bir tanesini vermem” derim. Bu yarışmacı anlayış ve kültürden dolayı çocuklar çok şey yitiriyorlar. Bunu bir parça da fotograf için söyleyebiliriz. Bu kültür bir şekilde her alanda vardır, var olacaktır; sorun oranlardadır ve her alında bu kültürün egemen kılınmasındadır. Bu çalışma egemen olanın tersine tersine dayanışmacı ve paylaşımcı yanıyla da iyi bir örnekti.

Bilemiyorum tabi ama dünyanın başka bir yerinde bu kadar katılımcıyla yapılmış bir çalışma var mıdır, -Özcan Hocam konuya daha hakim olmalı- bu yanıyla da ayrı bir örnek.

Ekibin çağrısına bu kadar kısa sürede yanıt gelmesi de ayrı bir umut kaynağı olmalı.

Kendi mektubunuzdan biraz bahsedebilir misiniz? Çok güzel bir cin masalı okudum ben, biraz sizden dinlesek olur mu?

Yusuf Aslan; Doğru söylemek gerekirse ben pratikte iyiyim evet ama teorik bir yazı konusunda kendimi çok yeterli görmem. Burada da ne yapayım, ne yazayım derken, bayram geliyordu, bir bayram tebriği yazmayı düşündüm. Bayram geçince de bu bayram tebriğini de masala dönüştürdüm. Biz çocukken bize masal anlatılırdı. Elif Bacım vardı, Elif Bacım köyün çocukları masallar anlatırdı. Biz masallarla büyüdük. Ben de bir masal anlatayım dedim. Elif Bacımın anlattığı bir masalı bugüne uyarlayarak “Masalların Masalı” yazdım. Böylece kendi meşrebim üzerinden de bir şey söylemiş oldum. “Ne yapıp yapmalı kavuşmalı dostlara, geride kalmayı kendime yediremem” diyor ya Mevlana; ben de diğer editör arkadaşlarımdan geride kalmayayım dedim. Espri bir yana hoşuma da gitti bu masal. Nazım’a da bir gönderme yapmış oldum.

Çok iyi yapmışsınız. Ellerinize sağlık.

Özcan Yurdalan; Aytül çok kısa bir şey söyleyebilir miyim?

Tabi, buyrun

Özcan Yurdalan; Editörler grubunun yarıdan fazlasının kadın arkadaşlardan oluşmasıydı. Yusuf’un da söylediği gibi bu arkadaşlarımızın içinde fotograf sanatçıları vardı,  akademisyenler vardı, farklı bilimsel disiplinlerden arkadaşlarımız vardı ve kadın editörler gibi katılımcı kadınların sayısı da erkek fotografçılardan fazlaydı. O yüzden buradaki iki editör arkadaşımız Esin ve Kamuran’ın bu çalışmaya hem katkıları hakikaten çok kıymetli diğer bütün editör arkadaşlarımız gibi hem burada yapacakları yorumlar çok değerli.

Tamam o zaman hemen Esin Hanım’a sözü verelim;

Esin Koç; ben de projenin başlangıcından itibaren neler yaşadığımızı kısaca anlatmak isterim. Çağrılardan sonra katılımcılar ve editörlerle birlikte yaklaşık 400 kişilik bir ekipti çalışan ekip. Arka tarafta bir koordinasyonu sağlayan bir de teknik ekip vardı. Herkesin projeyi sahiplenmesiyle birlikte çok iyi bir proje takvimi oluşturulmuştu, süreç çok güzel belirlenmişti. Ve bu süreçler tıkır tıkır işledi diyebilirim. Neredeyse hiçbir teknik aksaklık yaşamadık. Yaşadığımız ufak tefek aksaklıklar da arkadaşlar tarafından çok kısa sürede çözüldü ve süreç gerçekten çok iyi işledi. Ben yaklaşık 14 yıldır fotografın içinde olan bir insanım, bir çok projede bulundum ama bu kadar büyük bir projede ilk defa bulundum. İlk etapta benim de “acaba bu kadar çok kişinin olduğu bir proje nasıl yürüyecek” gibi küçük soru  işaretlerim vardı. Ama herkes sahiplenince her şey tıkır tıkır yürüdü. Yusuf Bey söylediğine katılıyorum, ben de bunun notunu almıştım, dünyada korona günleriyle ilgili fotograf üzerinden yapılmış en kapsamlı çalışma olduğuna inanıyorum, çok iddialı bir söz de olmadığını düşünüyorum açıkçası. Tüm projenin içinde oluşan belgesel, kavramsal ve kurgusal çalışmalar var. Bunlar pandemide karantina günlerinin hissettirdikleri, kişilerin yaşamlarındaki değişiklikler, çevresindeki değişiklikler, iş hayatındaki değişiklikler gibi pek çok şeyi anlatıyor. Özellikle kavramsal, kurgusal çalışmalar tamamen aslında içe dönük, fotografçının neler yaşadığını anlatmaya yönelik fotograflar ve gerçekten de projenin içindeki her fotograf çok özel. Bunun dışında mülteciler, işçiler, düşük gelir grupları, 60 yaş üstü, doktorlar, sağlıkçılar gibi gruplara özel çalışmalar da var. Tüm fotograflar çok geniş kapsamlı bir pandemi arşivi oluşmasına neden oldu. Özellikle Türkiye için. Dünyada bu kadar kapsamlı bir çalışma yok diyebilirim. Her editör 10-15 kişiyle çalıştı. Hikayeler ve tekil fotograflar oluşturuldu, onlar için ayrı ayrı çalıştılar. Sonucun da iyi olduğunu düşünüyorum ben de.

Sizin mektubunuzda bir ev vurgusu vardı ve sanatın psikoteröpatik yönüne de bir gönderme vardı, mektubunuz hakkında konuşalım mı biraz?

Esin Koç; Ben mektubu hazırlarken katılımcıları nasıl yönlendirebilirim, nasıl fikir açıcı olabilirim diye düşünerek hazırladım. Ve genel olarak da aslında sanatın içinde de bu var, fotografçı için fotografın bir dil olduğunu düşünüyorum yani anlatmak istediklerini fotografla anlatıyor fotografçı. Düşündüklerini, isyanlarını, mutluluklarını, mutsuzluklarını bunları fotografla anlatıyor. Fotograf tabi ki bir belge, anı dondurarak mevcut durumla ilgili bir farkındalık yaratıyor ama öncelikle fotografçının dışarıya anlatmak istediklerini anlatan bir belge fotograf. Tabi ki istiyor ki karşı tarafta o şekilde yani anlatmak istediklerini anlasın, algılasın ya da bir şey alsın. Bir taraftan da karşı taraf izlerken sonuçta o da kendi isyanları, kendi düşündükleri, kendi biriktirdikleri çerçevesinde fotograftan almak istediklerini alıyor. Katılımcı mektuplarında anlatmak istediğim, örnekler de vererek bir şekilde onlara danışmanlık yapmaktı.

Harika, ellerinize sağlık. Bu arada özellikle karantina sürecinde kadınlar da çok dezavantajlı bir durumdaydı. İki belki üç katına çıkan ev yükü, bazen online eğitimler -ki evdeki çocuk sayısı kadar artan ilgi ve alaka demekti bu- derken kadınlar açısından iş yükünün epey arttığı bir zaman dilimi oldu. Merak ediyorum kadın katılımcılar olabildi mi?

Sayısal olarak bilmiyorum.

Yusuf Aslan; Erkeklerden daha fazla.

Esin Koç; Genellikle bu tür çalışmalarda kadınların çok daha fazla sayıda yer aldığı görülüyor. Projede mutlaka yapmak istediğimiz şey de mutlaka her katılımcının devam etmesi ve sürekliliğini sağlamaktı. Gerçekten de o süreç içerisinde işleri nedeniyle projeyi bırakmak zorunda olan çok az kişi oldu. Ama katılımcıların çoğu projenin içinde kalıp bitirdiler.

Peki ellerinize sağlık, Kamuran Hanım Sizin için nasıldı proje süreci?

Kamuran Feyzioğlu; Proje için duyurulara başlandığında beni en çok heyecanlandıran şeyi paylaşarak başlamak istiyorum. Fotograf alan olarak en ulaşılabilir alanlardan biri. Kitabını okuduğunuz bir hocanıza çok rahat ulaşabilir ve temas edebilirsiniz. Mesela Özcan Hoca en büyük örneklerinden biridir. Yine hayran olduğun bir fotografın fotografçısıyla buluşma ihtimaliniz çok yüksektir. Ben Ankara’dayım, kendi küçük çevremde fotografla uğraşan arkadaşlarımın Türkiye çapında gerçekten şimdi “gidip de dersini alayım” diyemeyeceği kişilerle buluşabilme fikri, her şeyden önce çok değerliydi ben de o heyecanla paylaştım. “Başkalarından da faydalanabilecekler” gibi bir düşünceyle. Çünkü Ankara, biraz kendi içinde kısır bir çevredir ve o hocalar buraya ancak davetle geldiğinde temas edebiliriz ya da biz onları oldukları yerlerde ziyaret ederek olabilir ya da akademideyse çoğu zaman ulaşamayabiliriz. Daha çok yazdıkları ya da online ortamlarda yaptıkları paylaşımlarla ulaşabiliyoruz. Çok taşravari konuşuyorum ama Ankaralıların hocalara ulaşabilecek olmaları fikri bana çok çok iyi geldi ve gerçekten çok arkadaşım katıldı ve bir çok hocamızla da alışverişte bulunabildiler. Özellikle benim için bu çok değerli ve önemliydi. Arkadaşlarımdan aldığım ve arkadaşlarım için aldığım geri bildirimler de çok güzel oldu. Birincil olarak, bana dokunan, bana iyi gelen beni böyle ayağa kaldıran kısım buydu. Çünkü ben de o sırada atölyeyi kapatmış ve eve çekilmiş bir durumdaydım. Konuyu ele alma şeklim açısından da, bu arada atölyem masallarla da ilgiliydi Yusuf Hocama atıfta bulunayım. İki yıldır masallarla ve fotografla neler yapılabilir diye düşünürken -ki masal diyince Carl G. Jung vaz geçilmezimlerden biridir, psikolojide özellikle. Jung’un bir teorisi vardır. Onun üzerinden yola çıktık çünkü hepimiz evlerimize çekilmiştik ve ev aslında benliktir ve aslında hepimiz benliğimize çekilmiştik. Benlikle bir araya gelebilmek o kadar da kolay olmayabiliyor belki de karantinada sıkıştıran ve zorlayan şeyler de bunlar oluyor zaten. Esin Hocamın da söylediği gibi aslında içeriden dışarıya doğru bir bakış. Fotograf zaten öyle bir eylem. Biz hep dışarıda gördüğümüzü zannediyoruz. Objektif dediğimiz teknik ekipman dışa doğru, kendini gösteren bir ekipmandır ki biz içeriden dışarı doğru görürüz. İçeriden gördüğümüz şey, dışarıya doğru yansıyor. Fotografladığımızı zannettiğimiz semtin nesnesi aslında ben de olan bir şey. Birazcık da buradan ele alarak daha kavramsal tabi çalıştık ister istemez. İçeri doğru bakarken de benlikle buluşurken de evin içinde olmak kendi yuvamızda olmak, biraz da yogayla ilgilendiğim için “yuva senin bedenindir” anlayışıyla o bedene çekildik aynı zamanda. Bildiğim bir sürü alanı birbirine katarak belki biraz kafaları da karıştırdık belki ama çok verimli bir süreç geçirdik biz. Kadın katılımcılar açısından gerçekten ben de şimdi söylenince bir baktım kendi çalıştığım arkadaşlara, iki ayrı grupla çalıştım hem tekil fotograflar hem de proje çalışmalarında kadın sayımız çok yüksekti. Özellikle Kosova’ya tayini çıkmış, eşi ve iki çocuğuyla orada olan bir arkadaşımız vardı emzikli bir anne olmasına rağmen, çocuğunu emzirip geç de olsa katıldı. Fotografları da onun üzerinden gelişti zaten. Gerçekten gayesi takdire şayandı. Biri emen iki çocuğu vardı ve ona rağmen bir şekilde bizimle bir araya geldi. Kucağında bebeğiyle katıldı ve bu bizim için çok değerliydi. Bir de her zaman fotografa bakış açımdan ve hocalarımdan da öğrendiğim ve kendi yorumumu da kattığım, fotograf çok uzakta değil bunun için binlerce kilometre gitmenize gerek yok, yakınınıza bakın, içinize bakın diye hep konuşurduk. Bu süreç bu anlamda çok güzel bir fırsat oldu. Yakınımıza ve kendimize bakmak için. Yakın derken aile bireylerinin ötesinde de evvela kendi içimize bakmaktı. Biz daha önce az gören çocuklarla yaptığımız bir çalışmada, çocuklar kendi ailelerini çekmişlerdi. “Gidip, dışarıda fotograf çekin” yerine yuvalarının, evlerinin içinde fotograf çekmeyi önermiştik, yaklaşık 10 yıl önceydi bu. Şimdi aslında yetişkinler olarak bizler kendi yuvamızda kendi yakınımıza bakmakla baş başa kaldık ve fotoğraf da bunun için bir araç olarak elimizdeydi. İyi ki öyle bir aracımız var. Karantina döneminde fotoğrafın sağaltıcı etkisi özellikle bu projeyle birlikte kendisini yeniden var etti diyebiliriz.

Özcan Bey Siz mektubunuzda fırsatlardan bahsetmişsiniz. Bu dönemin fırsatları ve büyüten alanları ne oldu Siz biraz anlatabilir misiniz ?

Özcan Yurdalan; Korona günleri başladıktan sonra ki arkadaşlarım bilir aslında ben çok çalışan biriyimdir- daha çok çalışmaya başladım. Normal şartlarda herkes eve kapanarak sanki bir dinginlik ve kendiyle baş başa kalma hali yaşayacağım diye tahayyül ediyordu ama tam  tersi oldu, daha fazla çalışıldı. Bu daha fazla çalışma sürecinde elbette online bağlantılar bize bir alan yarattı. Dolayısıyla seminerler, atölyeler, buluşmalar, projeler derken ben bir sürü şey ürettim. Hem metin ürettim hemde yapacağım sunumları, atölye içeriklerini yeniden kurguladım. Dolayısıyla çok yogun bir çalışma ortamı vardı. Onun için mektupta ne yazdığımı tam olarak hatırlamıyorum. Ama ne fırsat yarattı diye sorduğunda şunları söyleyebilirim; fotograf demokratik bir alan. Sanat olarak icra edilmesi, haber olarak icra edilmesi, kayıt, belge olarak icra edilmesi bir yana hikaye anlatma aracı olarak son derece demokratik bir alan. İnsanın temel özelliklerinden bir tanesi hikaye anlatır olması. Hikaye anlatma işinin de sadece sözle, yazıyla, dansla, müzikle değil aynı zaman da fotografik görüntüyle de mümkün olduğunu biliyoruz. Ve bu herkesin yapabileceği bir alan. Herkesin yapabileceği derken elbette bir düzenli çalışma, istikrarlı bir faaliyet programı ve yoğunlaşmayla herkesin yapabileceği bir alan yoksa düğmeye basınca çıkan şey değil. Dolayısıyla bu ortam, korona günleri ortamı, fotografla ilgilenen kişilere bir fırsat yarattı, Kamuran’ın da biraz önce söylediği gibi “durup bi bak bakalım, içinde neler oluyor? Fotograf çekmek için dünyanın öbür ucuna gitmeye ya da kendi yaşam ortamının dışında çıkmaya gerek yok.” Böyle bir fırsat yarattı. Bir başka fırsat şuydu, hakikaten toplumun farklı kesimlerin sözü dile getirdi. Bunların içinde sağlıkçılar da vardı, sanatçılar da vardı, dışarıda emek vermek zorunda kalan kişiler de vardı. Onlara da bir fırsat yarattı, kendi dertlerini, kendi meselelerini, kendi konularını anlatabilmek. En önemli fırsatlardan bir de başta da söylediğim gibi görsel belleği olmayan bir toplumuz. Kalıcı, ulaşılabilir, sistematik ve kapsamlı bir fotograf arşivi yok bu ülkenin. Fotografçıların var mı, onların da yok. Bizim için yarattığı bir diğer fırsat; on bine yakın fotograf toplandı, üç aylık bir çalışma döneminde, tek bir konuda üstelik. Bunun toplumsal bir dönem, toplumsal bir kesit olarak önemli olduğunu düşünüyorum. Bize bu konuda da düşünme fırsatı yaratmış olabilir. Ne’olacak bu fotograflar? Bu kadar emek, yarın öbür gün, internet sitesi silinip gittiğinde bu fotograflar da uçacak. Halbuki bu on yıl, yirmi yıl sonra için bile kıymetli bir dökümantasyon. Kaldı ki yüz yıl, iki yüz yıl sonrası için paha biçilmez bir arşiv. Aynı zamanda bizim bu konu için de düşünmemiz gerekir diye bir fırsattan sözetmiş olayım. Sergilenmesinden çok fotografın depolanması önemli. Neden biliyor musun? Bu stok üzerine çalışma yapacak disiplinler sosyologlar, antropologlar, ekonomistler, psikologlar bile bu arşivden istifade ederek çıkarımlar yapabilirler. Bu yüzden fotograf arşivi çok önemli.

Yola çıkmış görünüyor, şimdiden elinize sağlık. Peki o zaman hepinize genel bir soru daha sormuş olayım, gelen fotograflar arasından Sizi en çok etkileyen neler oldu?

Esin Koç; Aslında her hikaye, her fotograf kendi içinde çok özel. Birincisi mülteci bir ailenin aslında sigortası olmadığı için devletin yardımlarından yararlanamaması ve herkesin maske takması ve iyi beslenmesi gerektiği bir ortamda bunları gerçekleştiremiyor olması ile ilgili bir çalışma vardı, beni etkileyen çalışmalar arasında. Ayrıca biraz önce bahsettim, fotografçıların kavramsal ve kurgusal yaptığı çalışmalar açıkçası bu kendi içine dönüş ve kendi içinde yaşadıklarını dışarıya anlatma ihtiyacı olan fotograflar özellikle beni çok etkiledi. Ama dediğim gibi her çalışma kendi içinde gerçekten çok özel. Fotografçının yansıtmak istediği bir duyguyu, bir olayı, bir durumu anlatıyordu.

Kamuran Hanım Sizden devam edelim mi?

Kamuran Feyzioğlu; Bizim proje çalıştığımız grupta arkadaşlarımızdan birisi aile oteline geçmiş Balıkesir’de ama İstanbul’da yaşıyor normalde. Ve şehirler kapatılınca gidemedi. Otelde kalmak zorunda kaldı, küçük de bir otel. Eski Türk filmlerinden kalma bir otel gibi, tuşlu telefon, küçük kare televizyon vesaire. Eski fotografçılardan da bildiğim otel üzerine çalışmış fotografçılarımız da  vardı ve arkadaşım ayrıca özel bir teknik de denedi. Camera obscurayı otel odasında, komple camı karartarak otel odasında kurdu. Aslında bu çoktan onda oluşmuş bir fikirdi ve çektiği fotografları paylaştı evvela. Şimdi ev benlik dedik, benliğe dönüş dedik, bir de ekstra onun otelde kalarak benliğiyle buluşma şekli çok daha değişik bir senaryo çıkarttı ortaya onun için, Sevgili Aykut adını da söyleyeyim. Yusuf Karşın’ın bir sözü vardır; “insanın kişiliği fotograf gibi karanlıkta gelişir” diye. Karanlık bir ortam, arkadaşımız otel odası gibi tek düze bir mekanın içerisinde, yatak, telefon, televizyon var sadece ve bu gün kullanmadığımız modellerde. Ve orayı karartarak aslında onun içinden bir çıkış var. Haliyle o seri beni özellikle çok etkiledi. Diğer arkadaşlarımızın hepsinin çalışmaları çok iyiydi. İstanbul’da yaşayan bir başka arkadaşımız kronik rahatsızlıklığından dolayı kendini korumayı göz önünde tutarak evden dışarı çıkamıyor. Evden çalışmak zorunda kaldığı için ve tekniğe çok önem veren biri olduğu için kamerasında bir sürü şey araştırarak, çok farklı sonuçlar elde etti. Dijital teknolojide tabi film ve makinanın yapabildiği dijitalin yapamadığı şeyler var haliyle, o sınırları zorladı mesela. Çünkü o öyle bakmayı seviyor. Bu iki çalışma beni çok etkilemişti. Otelde kalmak zorunda kalan arkadaşımız olaya tam kendi istediği yerden de baktı ve ortaya iyi bir iş çıkarttı. Hepsinin çok güzeldi tabi ama, etkileyicilik diyince bunu söyleyebilirim. Sizin bize daha önce gönderdiğiniz sorular arasında en çok neyin fotografı geldi diye bir soru vardı. O standart olacak, eldiven ve maske tabi ki. Bir süre sonra onu ayrıştırmamız gerekti, korona günlerinde fotografın instagram sayfasını takip eden arkadaşlarımız bile artık maske fotografı görmek istemiyoruz diye bana veryansın ettiği zamanlar oldu. Haliyle arkadaşlarımın çektiği fotograflar içerisinde sürekli maskeyle ve maskeyi kurgulama şekillerinden dolayı oraya bir ket vurmak zorunda kalmıştım ister istemez. Çünkü temsil nesnesi olarak hastalığı ya da virüsü ya da pandemiyi en iyi anlatacak şeymiş gibi göründü, bu kolaya kaçılan yol oluyor. Her türlü doğaçlama üretimde özellikle evvela klişeler ortaya dökülür. Bunun çıkmasına izin verecek sabırda kalmak değerli. Ardından öz-üretim gelecektir. Bu akıl oyunları üzerinden gittik biraz oralarda yol almaya çalıştık.

Ellerinize sağlık, Yusuf Bey?

Yusuf Aslan; Birlikte çalıştığım bir öğretmen arkadaşla proje geliştirme aşamasında daha çok okulunu anlatması konusuna yoğunlaştık. Yeterli fotoğraf gelmedi. Derken bana sahilden birkaç tane fotograf gönderdi. İstanbul’da Karaburun denen bir yerin fotografları. Daha sonra öğrendim ki kanal İstanbul Projesi’nin nihayeti olan bir yer. İçlerinden bir tanesi ölü yunus fotografıydı. Dedim ki biz hikâyeyi buradan anlatalım. Rica ettim, “Gidin burada fotograflar çekin” Ama nihayetinde ben bu yunusun peşine düştüm, bu yunus neden ölmüş?” diye araştırmaya başladım. Tam bizim çalıştığımız aylarda Mart, Nisan, Mayıs, Haziran ayları, bu yunusların üreme dönemi ve yavrularını besleme dönemi, o yüzden alabildiğine fazla gezmeleri gerekiyor ve beslenmeleri lazım. Bu mevsimde fazla gezdikleri için de balıkçıların ağlarına fazlasıyla takılıyorlar. Yunuslar sudan hava alan hayvanlar değil bizim gibi gökyüzünden nefes almaları lazım, ağlara takılıyorlar ve nefessiz kalıp ölüyorlar. Sinop Üniversitesi’nin Karadeniz’deki Yunus Ölümleri ile ilgili yaptığı bir araştırmayla bu cevaba ulaştım. Yunuslar balıkçıların ağlarına takılıp nefessiz kalıyorlar, insanlar da Covid-19’un ağlarına takılıp nefessiz kalarak ölüyorlar. İşin merkezine bunu koyarak bunun üzerinden bir hikaye çalıştık. Bu hikaye beni gerçekten çok etkilemişti. Yunusların ölümü üzerinden Korona’ya bakmak, İstanbul’a bakmak, kıyıya bakmak. Ama geneline baktığımda da gerçekten çok iyi hikayeler vardı. Esin arkadaşımın biraz önce sözünü ettiği Mardin’den Suriye’li mülteci bir ailenin hikayesi çok etkileyiciydi örneğin. Sonuç olarak şunu söyleyebilirim; Bu proje beklediğimden çok daha iyi oldu, düşündüğümden çok daha fazla iyi hikayeler üretildi.

Özcan Bey Sizin var mı?

Özcan Yurdalan; Hakikaten hepsi ayrı ayrı çok değerli işler var. Bu günlerde bir kayıt olarak bu günlerdeki insanların, kendi çevrelerine ve kendi içlerine bakışının kayıdı olarak, bu hikayelerin her birinin çok değerli olduğunu düşünüyorum. Diğer taraftan da ben birebir fotografçılarla çalışmadım. Farklı fotografçıların üretmiş oldukları görüntülerden, kendi hikayelerimi kurdum. Bu tür çalışmaların içinde de oldukça nitelikli işler vardı. Tabi yalan olmasın 200 hikayenin tamamını derinden incelemiş değilim henüz bakıyorum, ne oluyor, ne bitiyor, neler olmuş diye ama yarısından fazlasını inceledim diyebilirim. Gerçi şu iş, bu iş diye işaret ederek nokta koymak istemiyorum çünkü bu hikayelerin tamamının bir sınıflanması, kendi içinde bir gruplanması gerekiyor. İçeriklerine göre, yöntemlerine göre. Mesela Esin’in sözünü ettiği katagoriden başlayarak belgesel işler, kavramsal işler, kurgusal işler diye başlayarak ayrıca da içerik itibarıyla da sınıflandırılması gerekiyor. Bunları yaptıktan sonra daha iyi bir yorum yapabilirim diye düşünüyorum.

Peki böyle bir çalışmayı da yapacak mısınız?

Özcan Yurdalan; Tabi, bu konuda çalışan, bu çalışmanın içeriği, biçimi ve yürüyüş tarzı konusunda iki akademisyen arkadaşımızın usuldan başladıkları çalışmalar var. Birer makale üretmek üzereler ama akademisyenler biraz yavaşlardır, ince ince çalışırlar. Bu ne zaman bitecek, ne olacak bilmiyorum ama çok kıymetli olacak bu makaleler bittiğinde. Bir niyetimiz daha var ki bu editör mektuplarını biraz daha çoğaltarak basılı bir yayın haline getirmek çünkü bu fotograf tarzı üzerinden de önemli noktalara işaret ediyordu. Sadece pandemi günlerinin fotograflanması değil, ayrıca bu hikayelerin sınıflandırılması yapılarak yeniden bir elden geçirilmesi gerek. Şunu söylemeyelim; “ Hepsi şahane hikayeler, hepsi çok güzel hikayeler!..” Gerek fotografçı işleri gerek editör işleri olarak ama hepsinin şu yanı çok kıymetli ki içten çalışmalar. Samimi, dürüst ve mütevazi de olsa kendi içinde bir anlamı olan çalışmalar. Bu yanıyla oldukça değerliler diye düşünüyorum.

Peki ellerinize sağlık tekrar.  Dijital fotograf makinaları ilk çıktığında dijital çıktı mertlik bozuldu” gibi bir algı vardı. Şimdi her şeyin dijital olduğu online bir süreçte mertlik bozuk” diyebilir miyiz gerçekten, bu online halimizle ilgili neler söylemek istersiniz?

Kamuran Feyzioğlu; “Dijital çıktı, mertlik bozuldu…” sanırım ilk bir direnç cümlesi. Daha filmle yoğrulmuş hocalarımızın, özellikle büyüklerimizin, değişimle karşılaştıklarında verdikleri bir reaksiyon olsa gerek. Tepkisel bir durum ve kaçınılmaz olarak tabi ki var ama şu var ki bugün dijitalde bulamadıklarımız var. Bu arada ben de dijitalde başladım, ucundan yetiştim filme. Aramızda film kullanan kişiler, onun tadının farklı olduğunu bilir. Eskiden filmimiz bitene kadar çekiyorduk, şimdi pilimiz bitene kadar çekiyoruz. Bu da aslında kendi fotograflarımıza bakma metodolojimizi değiştirdi ya da pratiklerimizi değiştirdi. Çünkü onları bir bilgisayarın içine gömüyoruz hatta çoğu zaman kartta kalıyor. Karttan bile almıyoruz ve orada o seçme, eleme işlemini çok sağlıklı bir şekilde yapmıyoruz. Onlar orada birikiyor ve bir yığın halinde duruyor. Çünkü mesela bir fotografı 5 kere çekebiliyoruz. Basit bir fotograf çekiyor olsak bile, onu tekrar ederek çekiyoruz. Dijitale güvensizlik de olabilir bu. Ama tabi bu dijital teknolojiyle birlikte, bu platformların yaratılması, zoom gibi bir programın olması, online ortamda kendimize alan açabiliyor olmamız, bunun bir medyum oluşturması, bizi bir araya getiren şeylerden birisi oldu. Bu çalışmayı yapan alt yapı bu aslında. Ki pandemi boyunca bir yandan evde kalıp daha elektronik değil de mekanik yönden anlaşmaya çalışıyor olsaydık muhtemelen epey bir kaza yaşardık ya da zorlanırdık. Bu kadar kişiye hem ulaşıp hem de onların görüntülerini hızlı bir şekilde elde etmek, bu süreci yönetmek kolay olmayacaktı o yüzden çok iyi desteklediğini düşünüyorum. Ve onun üzerinde duruyor her şey, bu vazgeçilmez değil ama tercih edilebilir bir alanın içindeyiz. Uzakları yakınlaştırıyor olması da gayet bilinen bir şey. Robert Capa’nın fotograflarının başına gelen şey gelmeyecek; yani negatifler erimeyecek hiçbir zaman. Onu biliyorsunuzdur; Normandiya Çıkarması’ndan fotograflarını gönderirken yanlış yıkandığı için Normandiya Çıkarması’na dair savaş fotograflarında hasar vardır. O hasarıyla birlikte izleriz biz. Ve “evet deriz, bunlar hasarlı basıldığı için böyle… “ Ya da Çindi Çin’de negatifleri erimiştir, kaybetmiştir o fotografları gibi bir takım efsaneleriyle biliriz biz bunu. Şimdi ister istemez elektronik kazalara maruz kalıyoruz. Çünkü çok fazla sayıda fotograf var ve çok fazla sayıda üretici var, aynılaşma ister istemez başımıza geliyor o yüzden pilimiz bitene kadar çekiyoruz. Önceden çekmeden önce düşünme sürecini çok daha aktif bir şekilde yaparken şimdi çok da düşünmeden üretir hale geldiğimiz bir başka gerçeğimiz.

Yusuf Aslan; Kamuran’ın kaldığı yerden ben devam edeyim. Benim halamın bir eşi vardı. Komik bir adamdı aslında. Üç kişi Malatya’ya gitmişler, otelde kalacaklar; diğer arkadaşlarına hava atıyor, “ben oteli biliyorum” diyor. Alıyor arkadaşlarını, giriyorlar içeri içeridekiler diyor ki, “Niye geldiniz?” “Yatmaya geldik” diyor. Gittikleri yer karakol, karakoldakiler diyor niye geldiniz diye. Dalga geçiyorlar diye polisler bunları bir güzel pataklıyorlar, sonra da kapı dışarı ediyorlar. Sonra benim enişte küçük bir çocuk görüyor yolda, “burada otel nerede?” diye soruyor. Ne ile çalışırsanız çalışın, gittiğiniz yeri bilirseniz, yolu da sora sora, öğrene öğrene giderseniz dijitalmiş, şuymuş buymuş çok fark etmez. Nereye gideceğinizi bilmeniz lazım. Ben çok biliyorum diye, karakola girdiğinizde sopanızı yersiniz sonuçta. Böyle diyeyim ben.

Esin Koç; Aslında ben direkt dijitalle başlayan biriyim. Ama geçmişle ilgili baktığımda, diğer arkadaşlarımla konuştuğumda, dijitalin işleri kolaylaştırdığını düşünüyorum bir ölçüde. Tabi Kamuran Hanım’ın söylediği gibi bazı uygulamaları yapmak çok daha zor oluyor ama dijital zaten kaçınılmaz bir süreç. Yine de pandemi döneminin bu kaçınılmaz süreci hızlandırdığını düşünüyorum. Şu an için faydası yok diyemeyiz, başka nasıl bir araya gelecektik…

Hepinize katıldığınız için çok çok teşekkür ederim. Yolunuz açık olsun…

Kamuran Feyzioğlu

Yusuf Aslan

Esin Koç

Özcan Yurdalan

Fotograf Sanatçıları

Korona Günlerinde Fotograf

Kapak fotografı: Mukadder Başçı