Çocukken hepimiz bir an önce büyümek istedik. Zaman geçti büyüdük de. Ama büyüdük mü gerçekten? Bir de içimizdeki çocuğu öldürme/öldürmeme meselemiz var… Ve aramızdan bazıları, üzülerek söylüyorum ki çocukken büyümeye mecbur kaldılar.. Sağlıklı her çocuk büyümeyi ister diyelim en iyisi. Çünkü insan kendi seçimleriyle birlikte, dünyada fark yaratmak, hiç olmadı iz bırakmak ister ya da sadece kahır dolu dünyada, derine giden köklerle hayata daha sıkı tutunmak ister. Sanat iz bırakmak için en şahane yol bana kalırsa. Ve psikoterapi, bizim gibi yüreği delik deşik bir coğrafyada, büyümek için en güvenli yol. Ve yine bana kalırsa ikisi için de çok özel bir meziyet gerekiyor; yüzleşebilme… Bayıldığım Rollo May “Yaratma Cesareti”nde buna çok zarif bir ifadeyle “Karşılaşma” diyor. Bazen bir görüyle bazen de bir gömüyle, ellerimizle, bedenimizle, terimizle ve belki de gözyaşımızla ortaya çıkardığımız eser, bize ayna tutuyor ya da yol gösteriyor. Sonrası daha kolay. Yürümeye devam etmek gerekiyor. Ancak yol alarak büyülüyor. Klinik Psikoterapist ve Sanat Psikoterapisi Uygulayıcısı Olcay Güner’le, sanat ve terapinin muhteşem düeti olan sanat psikoterapisi üzerine konuştuk. 

Olcay Merhaba, en baştan başlamak için neden sanat yapıyoruz? diye sormak isterim. Sonrasında da yaratıcı süreçte neler oluyor ve sanatla nasıl iyileşiyoruz?

Neden sanat yaptığımızla ilgili ben hep şöyle düşünüyorum; yüzyıllar öncesinden beri bütün toplumlar, sanat yapıyorlar dans ediyorlar, müziği, boyaları, sembolleri, motifleri, ritüelleri kullanıyorlar. Kelimelerin bize bazen yetmediğini tam olarak ifade edemediğimizi ve tam olarak içimizdeki her şeyi kelimelere dökemediğimizi hepimiz biliyoruz. Sanat adeta  farklı bir dil, bir ifade aracı. Belki de psikolog olduğum için böyle görüyorum bilmiyorum ama insanlar, kelimelerin yetersiz kaldığı yerde, sanatın dilini kullanıyorlar.  Sadece yetersizlik de değil, bir çeşni de kullanmak istiyor olabilirler ya da daha iyi ifade ediyor olabilirler, daha iyi hissetmek için de olabilir, bir şeyleri dile getirmek için, belki de söyleyemedikleri, sıkışmış duygu ve düşünceleri ortaya çıkarmak için kullandıkları bir araç olarak görüyorum. Yapılan bütün sanat eserlerini de araç olarak görüyorum aslında. Bazen doğal olarak yapamadığımız bir şeyleri yapabilmemizi sağlayan bir araç. Mesela yaşadığımız bir acıyı olumlu bir platforma taşıyan bir araç. Bazen de hatırlamamızı ve daha iyi anlamamızı sağlayan bir araç. Kimi zaman da bizi geliştiren ve bir şeyleri farkına vardırarak büyüten bir araç.

Tabi ki sanat yapan insanlar genelde hep şöyle düşünüyorlar; “bunu ben yaptım, bu beni temsil eden bir şey. Benden parçalar taşıyor”. Bu bazen çok da böyle olmuyor. Ortaya çıkan eser aslında ayrı bir kimlik, ayrı bir canlı gibi. Evet benden parçalar taşıyabiliyor ama bazen de bazı şeyleri söylemek, farkına vardırmak için karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla biz hep danışanlarımıza şunu söylerken buluyoruz kendimizi; “Evet bunu sen yaptın ve senden parçalar taşıyor ama belki de sana sadece bir yol göstermek için ya da sana bir şey söylemek, farkettirmek için de gelmiş olabilir”  O sadece benden bir parça değil belki ona sorsak o da der ki “sen benim bir parçamsın”.  Dolayısıyla ortaya çıkan eserle, danışan arasında sanki bir ilk randevu varmış gibi düşünüp, onunla karşılıklı bir diyaloğa girmesi gerektiğini düşünüyoruz.  Bu önemli bir diyalog. Karşılıklı olması gereken, monolog olmayan, gerçek bir diyalog. Ancak eserle diyaloga girdiğinde kişi; o eseri niye yaptığını, hangi ihtiyaçla o eserin ortaya çıktığını, ona yol mu gösterdiğini yoksa sadece bir şeyleri mi yansıttığını, bu karşılaşmanın nedenini, anlamını farkına varıyor. Bu farkına varış içgörüyü ve daha sonra da harekete geçişi kolaylaştırıyor. 

Bir de konunun şu yönü var. Her zaman kendi yaptığımız sanat eserleri bize bir şeyler söylemiyorlar. Bazen de başkalarının yaptıkları bizim için kapı açıcı olabiliyor. Mesela bir sergiyi gezerken, bazı eserlerin önünde takılıp kalıyoruz. Muhtemelen o eser bize bir şey veriyor o sırada. Bizim bir ihtiyacımızı karşılıyor ya da bize aktarmakistediği bir şey var. Yani kısacası yapan kadar izleyene de bir şeyler verdiğini düşünüyorum sanatın. Aslında ikisi de çok değerli. İzleyen ve yapan etkileşimini sanat terapisi gruplarında rahatlıkla göreiliyoruz. Bazen de bir sergide eserden nefret  edebiliyoruz. “Ne yapmış ki bu sanatçı, ne kadar çirkin bir şey ne kadar rahatsız edici bir şey” diyebiliyoruz. Ben o rahatsız edici şeylere tahammül etmek gerekiyor ve iyice bakmak gerekiyor. Çünkü bazen bize hediye olarak gelen çok iyi paketlenmemiş olabiliyor. Kötü bir paketin içinden güzel bir armağan çıkabiliyor. Dolayısıyla “bu eser beni niye rahatsız etti?” sorusunu irdelemeliyiz. Hatta bunu rahatsız eden eseri yapan biz de olsak bir başkası da olsa irdelemeliyiz. Tahammülün sonu değerli bir farkındalıkla sonuçlanabilir. 

Tabi ki daha bir sürü şey söylenebilir. Sanatın içinde barındırdığı bir sürü unsur var bence. Mesela yol göstericilik barındırıyor, bazen cesaret veriyor, yola çıkmamız ve harekete geçmemiz için bize cesaret veren bir şey olabiliyor. Teselli veren bir şey de olabiliyor. Özellikle ben çocukların yaptıklarında görüyorum teselliyi. Kişilerin daha iyiye dönüşmelerine olanak veriyor aynı zamanda. Özellikle çocuklarla yaptığımız sanat terapi gruplarında, doğanın bize verdiği baş etme gücünü arttırdığını görüyorum. Doğanın bize bahşettiği bir takım yetenekleri daha da geliştirdiğini düşünüyorum. Mesela bazı çocuklar geliyorlar ve sadece çöp adam çizebiliyorlar. “Ben resimden hiç hoşlanmam ki sadece çöp adam çizebilirim” diyorlar. Çizmeye devam etmesini istiyoruz. Artık minik minik bir takım çöp adamlar çizen bir çocuk sonra öyle güzel ve sıradışı bir şeyler çizmeye başlıyor ki adeta çocuğun sınırları açılıyor. Ben çizimi sadece yetenek olarak görmüyorum; bir algılama becerisi, içindekileri dışarıya yansıtma becerisi, duygularını ortaya koyma becerisi, bunların hepsinin sanki sınırları genişlemeye başlıyor sanatla beraber. Ve bir bakıyorsun çocuğun, direkt olarak üzerinde çalışmadığın bir sorunu örneğin dikkat eksikliği ya da okul başarısı da artmaya başlıyor. Bir kanal açılmaya başladığında sanki diğer kanallardaki tıkanıklıklar da açılmaya başlıyor. Kapasitemizi genişletiyor. Ve  tabii ki psikolojik kırılganlıkları dengeliyor. Çok üzüldüğümüz, çok canımızı sıkan bir şeyleri temsil ettiğini inandığımız sanat eserleri ortaya koyduğumuzda da sanki o kırılganlıklarımız azalıyor ve onlarla daha iyi baş etmeye başlıyoruz. Alain de Boton ve John Armnstrong “Art as Therapy” adlı kitabında, sanatın iyileştirici taraflarından bahseder,  ben orada söylediklerine çok katılıyorum. Onları da şöyle özetliyor; “sanat hatırlamamıza yol açıyor” diyor. Gerçekten de biz seanslarda bunu görüyoruz. Mesela bir travma geçiriyor biri ve o geçirdiği travmayla ilgili konuşurken, orada yaşadığı üzüntüyü şekle dönüştürmesini, bir esere dönüştürmesini istiyoruz. Okul müsameresinde donup kalan ve hiçbir şey söyleyemeyip sahneden utançla inen bir kız çocuğu vardı örneğin. Travmatik yaşantısından sonra da bir daha okula gitmek istememişti. Duygusunu güneşte eriyen bir kardan adam olarak ortaya koydu. Yani yaptığı kilden eser bir kardan adam ve güneşte eriyor. Boyalar üzerinden eriyerek dökülüyordu eserinde. Bence bundan daha güzel anlatamazdı o sahnede yaşadığı duyguyu. Ve belki de onu bir sanat eseri haline getirmesini istemeseydik, hiçbir zaman deneyimini kelimelerle bu kadar güzel anlatmayacaktı. Güneşte eriyen kardan adam gibi hissettiğini belki de hiç hatırlayamayacaktı. Eseri karşısında gördükten sonra hatırladı ve çözüldü. O kitapta da bu hatırlama etkisinden söz ediyor sanatın. Böyle 7 tane işlevi olduğundan bahsediyor. Konuyla ilgilenenlerin bu kitaba göz atmasını çok isterim. Mesela bir diğeri, acıları çok güzel ve çok estetik bir şekilde ele alması. Aynı zamanda  sanatın insanlara umut verdiğinden bahsediyor. Genelde sanatçılar çok cici çok sempatik eserleri sevmezler. Böyle daha derin duygular içeren, daha negatif eserleri nedense daha değerli bulurlar. Ama bazen de insanlar sadece biraz umut toplamak için çok hoş, çok cici, çok sempatik sanat eserleri de ortaya koyabilirler ve aslında bunlar da çok değerlidir. Bizim danışanlarımız da böyle şeyler yapıyorlar. Çok travmatik bir deneyimi anlatırken çok hoş, çok tatlı çok sempatik bir eser de ortaya koyabiliyorlar. Bu onların sadece bir umut arayışından dolayı olabiliyor. Sanat ayrıca kendini keşfetmeye yol açıyor, geliştiriyor, büyütüyor, değerini fark etme ve yaşamdan zevk almayı arttırıyor, bütün bunlar o sözünü ettiğim kitapta da yer alan işlevler ve ben de çok katılıyorum gerçekten. 

Bizim dansta bedenin sınırlarını zorlamak olarak tarif ettiğimiz ama psikolojide konfor alanı olarak tanımlanan bir kavram var.  Nedir konfor alanı dediğimiz? Konfor alanında olmak ne ve o alandan çıkmak ne? Ne oluyor konfor alanından çıkınca? Biraz anlatabilir misin?

Konfor alanı çok tanıdık bildik yerlerde dolaşmak gibi geliyor bana. Orada da sorunlar var, ufak tefek sorunlar ama o alanda neler olacak, karşıma neler sorun olarak çıkacak aslında ben onları biliyorum. Yani benim dağarcığımda mevcut. Onların çözümleri de mevcut. Tabi ki canımı sıkıyor ama yine de bildik tanıdık sorunlar onlar. Ve dolayısıyla beni bir girdaba da soksa o konfor alanı içinde çözümlerim ajandamda mevcut olduğu için o alanın dışına çıkmak istemiyorum. Konfor alanının dışına çıkmak cesaret istiyor. Sanki sürüden ayrılmak gibi bir şey. Bazen kendi isteğimizle yapıyoruz bunu ve cesaret ediyoruz. Mesela bence bir sanatçı da cesaret edip, konfor alanının dışına çıkıp yeni bir maceraya atılıyor, yeni problemlerle yeni sorunlarla karşılaşmayı göze alıyor deneyimliyor ve oradan yeni bir şey üretiyor. Ama bazen de şartlar bizi konfor alanımızın dışına çıkarabiliyor. Konfor alanının dışına çıkmak yaratıcılığı çok kışkırtan bir şey. Konfor alanının içinde kalarak çok nitelikli ürünler çıkartmak -sanat terapisi anlamında söylemiyorum- gerçek sanat anlamında söylüyorum çok kolay değil. Sanatçılar en değerli yapıtlarını konfor alanının dışına çıktıktan sonra çıkarabiliyorlar. Zorluklarla karşılaştıklarında. Konfor alanının içinde de tabi ki bir şeyler yapabiliyorsun, sanat üretebiliyorsun ama o biraz daha bana tasarımcılık gibi geliyor bana. Görsel olarak biriktirdiğin bir takım şeyleri, hoş bir şekilde, güzel bir zevkle bir araya getiriyorsun. O biraz daha tasarım ürünü gibi çıkıyor. Ama konfor alanının dışına çıktığında gerçekten çok farklı bir şey yapabiliyorsun. Daha önce hiç yapılmayan çok çarpıcı bir ürün ortaya çıkarabiliyorsun.

Yeni olana atılabilmek, değişmeye ve değiştirmeye aday olmak diye anlıyorum. Gerçi çok iyi anlattın ama biraz daha altını çizelim diye açmak isterim. Yeni olanın zorlukları pekala göz korkutucu olabilir. Yeni olana yelken açmak, maceraya çıkmak çok da kolay olmayabilir. Eski entropiyi azalttığı için sıkı sıkı tutunduğumuz bir hal aynı zamanda. Yeninin zorluklarından ve kazanımlarından biraz daha bahsedebilir miyiz?

Tabi ki tanıdık olmayan yerlerde dolaşmak oldukça zor. Biz buna sözel terapilerde de rastlıyoruz. Sözel terapilerde de danışanlar gelirler ve bize bazı sorunlardan bahsederler. Biz seanslar esnasında o sorunların dışına çıkmak için, o döngünün dışına çıkması için danışanı cesaretlendiririz bazen. Bunu onu çok ürkütmeden küçük adımlarla yapmasını isteriz. Bazen dışarıya doğru adım atarlar ve tekrar içeriye kaçarlar hatta bazen terapiyibırakırlar çünkü o çemberin dışı onlar için hiç tanıdık değildir. Bu kısır döngüye dönmüş bir ilişki de olabilir. O ilişkinin içinde kalmak aslında ona zarar verse bile hala o ilişkinin içinde kalmaya çalışır çünkü yeni ve bilindik olmayanla tanışmak cesaret ister. Bazen yeni olan o dünyayla tanışmak için önce egonuzun biraz daha güçlenmesi gerekir. Eğer danışanlarımızın yeterli ego gücü yoksa kofor alanının dışı konusunda çok tereddütlü olabilirler. Seansları bırakabilirler, dönüşmek istemeyebilirler, oldukları halde kalmak isterler. Bazen haklı da olurlar çünkü dönüştükleri zaman çevrelerinde o kadar yadırganırlar ki, o belli bir düzene oturttukları döngü o kadar bozulur ki, bu sarsıcı ya da fazlasıyla hırpalayıcı olabilir. Buna mesela bazen Datça’ya yaptığımız Sanat Terapisi guruplarında rastlıyoruz. Bu gruplar oldukça yoğun geçer çünkü maraton gibidir. Sabah akşam hep beraber sanat terapisi çalışırız ama sanki üç ay terapiye gitmiş gibi olur insanlar. Bazen o grubun sonrasında hayatlarında çok radikal kararlar alabilirler. İşte o radikal kararlar konfor alanının dışına çıkmaktır aslında. Bazı danışanların konfor alanının dışına çıkması bizi bile korkutur bazen “böyle bir karar aldı ama bu doğru bir karar mı acaba onun için?” diye düşünürüz. Ben sanat terapisinin bu noktada çok çok büyülü bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsanları hiç tehlike sokmadan, gerçekten kendileri için doğru olanı o kadar güzel bir şekilde bulabiliyor ki sanat terapisi ile, terapistin bile bazen “doğru olan bu mu?” diye düşündüğü noktada, sonrasını izlemeye devam ettiğimizde görüyoruz ki hayatları için en doğru kararı vermişler. Tabi ki zor, tabi ki bir sürü yeniye göğüs germesi gerekiyor, yeni çözüm yolları bulması gerekiyor, yeni insanlarla, yeni topluluklarla diyaloglara girmeyi öğrenmesi gerekiyor. Bazı insanlar bundan hoşlanıyorlar yapıları gereği. Mesela sen taşınmayı sever misin?

Çok defa mecbur kaldım, ilk evden ayrılışım, sonrasında tek başıma ilk evime geçişim güzel deneyimlerdi… 

İnsanlar taşınmaktan ne kadar çok şikayet ederler değil mi? Mesela taşınmak benim için çok güzel bir şeydir. Ben severim taşınmayı. Çünkü bütün o eskileri atarsın yepyeni bir yere gidersin, yeni insanlarla yeni diyaloglar kurarsın… Bazı insanlar yeni bir yere tatile gitmeyi sevmezler. Hep gittikleri otele giderler ya da hep gittikleri kasabaya giderler.bazıları ise yeni bir yerlere gitmek isterler. Bu biraz da kişinin yapısıyla ilgili bir şey.  Bazı insanlar hep bildikleri, tanıdıkları restorana giderler. Yeni bir yer gereksiz gelir bazı insanlara. Ben de artık hep Datça’ya geliyorum ama her seferinde Datça’nın yeni yerlerini, yeni yönlerini keşfediyorum. Şimdi Datça’nın eski hikayelerini öğrenmeye merak saldım. Yaşlılarla konuşuyorum, eski hikayeleri öğreniyorum ve inanamıyorum. O kadar güzel şeyler öğreniyorum ki, başka bir gözle görüyorum. Burası yarım ada olduğu için her seferinde yeni bir yerini keşfediyorum. Bunu örneklememin sebebi şu; bu gerçekten de yapıya bağlı bir şey biraz da. Bazı kişiler daha kolay çıkıyorlar konfor alanının dışına, bazı danışanlar ise daha zor çıkıyorlar. Orada biraz terapiste de rol düşüyor. Danışanına güven vererek adım atışını kolaylaştırıyorsun. Sen de bir dans hareket terapisti olarak gözlemliyorsundur, bazı hareketlere yavaş yavaş ve danışanı ürkütmeden davet ediyorsundur belki. Bazıları hemen çabucak geçiyorlar ama bazıları yavaş yavaş geçiyorlar. 

Zaten bir süre sonra tekrara düşüyorlar değil mi? 

Evet. Ama ben senin sorunun dışına çıktım galiba değil mi? 

Yo iyi oldu, hatta şimdi bir soru daha doğmuş oldu onu da sormayı çok isterim; ego güçlülüğünden bahsettin. Nasıl güçlenir bizim egomuz? 

Aslında psikolojik esnekliği arttırarak. Çünkü bazılarımız çok katıyız ve ortamda bir değişiklik olduğu zaman esneyemiyoruz. İşte mesela Korona çıktı, hiç beklemiyorduk böyle bir şey. Koronanın çıkması da konfor alanının dışına çıkmak aslında. Hepimiz tanımadığımız, bilmediğimiz bir şeyle karşılaştık ve bir anda eve tıkıldık. Evler hepimiz için konforlu bir alan değil. Bazı insanlar için çok rahatsızlık verici bir şey. Eğer esneme gücünüz varsa, “şu an şartlar bunu gerektirdi ben bu duruma göre esner ve şekil alırım” diyebilirsiniz.  Böyle bir gücünüz varsa o zaman ego gücünüz yeterli demektir ama ego gücünüz yoksa “Neden bu oldu, ne zaman bitecek, ben çok sıkıldım, biran önce dışarıya çıkmam lazım” diyerek çırpınmaya başlarsınız. Bazıları gayet güzel adapte oluyorlar, evde kitabını okuyor, bir şey yazacaksa onu yazıyor “Tamam” diyor “Bu dönem böyle bir dönem ben böyle bir dönemde, en verimli ne ortaya koyabilirim?” diye düşünüyor ve onlara yöneliyor. Psikolojik esneklik önemli bir şey. Ve bizim de terapilerde kazandırmaya çalıştığımız bir şey. Ama bazı insanların hayatları hep aynı geçmiş oluyor ve hiç bir zaman da o konfor alanının dışına çıkmadıkları için kaskatı oluyorlar. İlla hayatın ‘böyle’ olması gerekiyor. Onun dışında bir şey oluyorsa, esneyemiyorlar. Esneklik yoksa kırılma gerçekleşiyor o zaman. Ego gücü zayıfsa danışanlarımızın, psikolojik esnekliği öğretiyoruz, eğer duygularını ifade etmekte başarısızsa duygularını ifade etmeyi öğretiyoruz. Bazıları mesela konuşuyorlar ama hiç duygu kelimeleri olmuyor içinde. Onlara, yavaş yavaş duygu kelimeleri kullanmayı, duygularını ifade etmeyi öğretiyoruz. Bazıları çok pik yapan duygularıyla baş edemiyorlar. Çok yoğun bir duygu geldiği zaman bir reaksiyon gösteriyorlar. Ağlıyorlar, anlatacakları şeyleri anlatamamaya başlıyorlar, duygun yükseldiğinde onu regüle etmek mümkün. Bazen bunu öğretiyoruz danışanlara. Yani egoyu gücünü arttırma çalışmaları biraz böyle ejderhayla savaşmadan önce antreman yapmak gibi bir şey. Önce biraz antreman yapıyoruz, ego gücünü arttırıyoruz ondan sonra ejderhayla savaşmaya hazır oluyor danışan ve savaşıyor gibi düşünebilirsin. 

Güzel bir tarif oldu teşekkürler,  devam edeyim sorularıma delilik mi dahilik mi mesellesinde benzerlikler ve farklılıklar ne sana göre? Yaratıcılık söz konusu olduğunda bu sıklıkla sorguladığımız bu konu olduğu için soruyorum. 

Sorularının arasında ban en yabancı gelen soru bu oldu ama kabaca anlatmaya çalışayım; üzerine pek düşündüğüm bir şey değil çünkü. Dahi konfor alanının dışına bilerek ve farkında olarak çıkan kişi. Yani bile isteye çıkıyor ve farkında konfor alanının dışında olduğunun. Deli ise konfor alanının dışında olduğunun farkında bile olmuyor. Biri ayakları yere basan bir yaratıcılık sergiliyor, yaptığına anlam verebiliyor ve diğerinin ise ayakları yere basmıyor gibi düşündüm ben ama dediğim gibi üzerine pek düşündüğüm bir şey değil. Meditasyonda da vardır ya, gerçekten meditasyon yapan kişiler aslında o anda uçuşup hayaller kuran değil de gerçekten o anda olan, farkında olarak o anı yaşayan kişilerdir. Hiç konuşmazlar mesela inzivaya çekildiklerinde ama o hiç konuşmamak, kelimeleri hayatından çıkartmak belki arka bahçene sakladığın, sandıklara attığın bir sürü şeyi ortaya çıkarır, onlarla yüzleşmeni sağlar. Onlar yeniden havalanır ama bütün bunların çok farkındasındır. Havalandırırsın, yeniden derlersin, toplarsın ve yeniden yerleştirirsin. Ama delilikte yine arkada sandıklar açılır ama ne yaptığının farkında değilsindir ve havalandırsan bile bir şeyleri tekrar toparlayamayabilirsin. 

Aklıma bir detay daha geldi; hadi sormuştun ya ne oluyor da insanlar sanat terapisiyle iyileşiyorlar diye, bence insanların yavaşlamasına ve detaya bakmasına da sebep oluyor sanat terapisi. Çünkü çok hızlı geçiyor bizim gündelik yaşantılarımız. Onu yap, bunu yap, ardından şunu da yap… Ben de genellikle böyle yaşayan biriyim. Sanat terapisinde daha yavaş bakmayı öğreniyorsun ve şimdi burada olmayı daha çok deneyimliyorsun. Özellikle akışa bırakırsan kendini, kendiliğinden olana ve oyuna bırakırsan, o zaman bir çok şeyin, daha çok farkına varıyorsun. O da iyileşmede önemli bir faktör diye düşünüyorum. Zaten sanat terapisinde başlangıçta sanat malzemeleriyle oyun oynuyoruz. O malzemelerin kimisi uçuşuyor, kimisi ellerimize bulaşıyor…  Renklerle sembollerle oynuyoruz, onların dilini öğreniyoruz önce, sonra kendiliğinden olanı, planlamamayı, bırakmayı ve sürece güvenmeyi öğreniyoruz. Terapistin bir kaç yönergesiyle, zihnimize bir olta atılıyor sanki ve oradan bir malzeme çıkıp, kağıdın üzerine geliyor.  Bu kontrol edilemez bir şey. Normalde ben terapiye gittiğimde kontrol edebilirim. Canım ne istiyorsa onu anlatabilirim. Benim bir sürü terapiye giden dostum var. Bazıları pek de gelişme göstermiyorlar sözel terapilerde. Büyük ihtimalle kontrol ederek anlatıyorlar. Ama sanat terapisinde bu mümkün değil. Kontrol edemeden kağıdın üzerine bir şeyler döküveriyorsun ve buna danışan da şaşırıyor. Beni en çok büyüleyen yanı bu sanat terapisinin. Danışanların şaşırdığı an. Kontrolsüzce, konfor alanı dışından çıkardığımız o malzemeyle, gerçek bir buluşma yapabilirsek, diyaloğa girebilirsek o zaman bizi gerçekten dönüştürüyor. Ben meslek hayatım boyunca terapi için pek çok yöntem öğrendim ve denedim ama hakikaten bu kadar derine giden, bu kadar şaşırtan, bir de üstelik bunları çok estetik ve centilmence, acıtmadan yapan başka bir yöntem olduğunu düşünmüyorum. 

Eserin kendisi de çok iyi geliyor diye düşünüyorum ben. Sen ne dersin bilmiyorum ama bir şey üretmiş olmak, başı sonu belli üstelik tamamen elinden ya da bedeninden çıkmış bir ürün…

Biraz da doğum yapmak gibi,

Evet biz de dansı sonrası için saklamak çok mümkün olmuyor ama dansın uzantısı olarak mutlaka somutlayacak bir başka alanla kalıcı bir şeye dönüşüyor. Ben de çok mutluyum böyle bir işi yaptığım için. Sorularımdan devam edeyim, neyi nasıl yarattığımızın ruhsallığımızla bağlantılı taraflarını da konuşalım mı? Hep aynı renkleri tercih etmek, ya da hamuru hep benzer bir şekilde yoğurmak gibi…

Bu çok kişiye özel bir şey. Bazı kişiler bir bakıyoruz sanat odasına girdiklerinde orada bir sürü malzeme var. Hayatı aceleyle yaşayan kişiler, açık büfeden tabağını tepeleme dolduran insanlar gibi malzemelere saldırıyorlar. Onu alıyorlar, bunu alıyorlar, hepsini kullanabilecekmiş gibi önlerine yığıyorlar sonra kağıdı alıyorlar, kağıdın üzerine koyuyorlar da koyuyorlar… Çocuklarda çok rastlarız böyle davranışlara. Sonra kağıdı bir tutuyor, bir kaldırıyor kağıt cırt diye yırtılıyor. Çünkü kağıdın da bir taşıyıcılığı var. Kağıt bile belli bir oranda taşıyabiliyor. Danışan müthiş bir hayal kırıklığı yaşıyor. “A yırtıldı!…” diyorlar. Bir sonraki sefer geldiklerinde daha farklı kullanmaya başlıyorlar malzemeleri. Ben malzemelerden çok şey öğrendiklerini düşünüyorum. “A, bu malzeme ıslak, kağıdı ıslatıyor ve yırtıyor o zaman daha az sürmeliyim.” O sanat malzemesini nasıl kullanacaklarını öğrenmek bile dış dünyada başka bir şeyleri daha farkında ve daha olması gerektiği gibi yapmalarına sebep oluyor. Gene bir çocuk geldi aklıma; bir güneş boyuyordu. Güneşin sarı rengini bir türlü tutturamıyor. Çünkü kilden bir güneş yapmıştı ve kil daha kurumadan hızlı hızlı boyayı sürmeye çalışıyor, alttan kil çıkıyor bir türlü tutmuyor o sarı renk. Hatta kendi cümlesiyle şöyle anlattı durumu; “ Ay bu sarı renk aynı benim gibi. Bir türlü tutmuyor. Ben de öyleyim. Okulda yapmam gereken şeyleri bir türlü yapamıyorum” diye bir şey söylemişti. Onun, kilin bir süre kuruduktan sonra sarı boyayı tutacağını anlaması, biraz zaman aldı. Bunlar yaratımın bir parçası aslında. Yaratmayı bir süreç olarak düşünecek olursak, aslında teknik bir parçası gibi gözüküyor yaratımın ama o teknik parça bile bir sürü şey öğretiyor. Biz hiçbir zaman danışan simsiyah bir şey de çizse “A, ne kadar karamsar” diye düşünmeyiz. Danışan için o rengin anlamıdır önemli olan, danışan odaklıdır sanat terapisi. O siyah renk üzerine konuşmaya başladığımızda danışan için çok ferahlatıcı bir renk olduğunu görebiliriz. Orada boşluk bırakmış, kağıdın sadece sağ tarafını kullanmış gibi klişe yorumlar yapmaktan özellikle kaçınırız. Şu güneş diye bahsetmeyiz, deriz ki “şuradaki sarı renkli olan şey ne?” Danışan güneş dedikten sonra “o güneş…” diyerek onunla ilgili bir soru sorarız. Dolayısıyla hiçbir şey bizim gördüğümüz gibi değil inancı var bizde. Danışan anlatır, biz bazen kendi bakış açımızı söyleriz. Bu resme ben tersten baktığımda şöyle bir şey görüyorum diyebilirim. Benim söylediğim şeyi danışan kabul etmek zorunda değildir. Ben sadece kendi bakış açımı söylerim hatta duygumu da söyleyebilirim. Ben bu resme bakınca şöyle hissediyorum da diyebilirim. Danışan alır, çevirir bakar “Yo, bana öyle gelmiyor…” da diyebilir. “ A, gerçekten şöyle bakınca bana da şöyle geldi…” de diyebilir. Hatta oradan bir kapı açılır danışana ve kendisi, kendinde farketmediği bir şeyden söz ediyor olabilir. Sadece sorularla kapılar açıyoruz danışanlara ve kapılardan geçiyorsa geçiyor geçmiyorsa geçmiyor. Bir nevi tanıklık ediyoruz sürece aslında. Ortada bir sanat eseri var, bir tanık var (tanık terapist ) ve bir de sanat eserini yapan danışan var. Bu üçlü arasında bir diyalog gibi geçiyor seanslarımız. Bu arada sanat terapisinde  intermodel çalışmanın da çok önemli olduğunu düşünüyorum. Resimle çalıştıktan sonra mesela ortaya çıkan eserin bir parçasını kille yapmasını isteyebiliriz. Kil daha farklı bir malzeme, daha dokunsal bir malzeme, üç boyutlu bir malzeme…  Onunla bir şey yaptığında biraz daha ileriye gidiyor danışan, o yapıtın içeriğindeki farkındalıkla ilgili. Sonra onun hemen arkasından diyebilirim ki bununla ilgili bir şiir yazabilir misin? Bu sefer kelimeleri kullanarak bir şey yapar. Bir hikaye yazdırabiliriz, onun dansını yaptırabiliriz onun sesini çıkarttırabiliriz, “Bir cümle söyleseydi ne söylerdi?” diyebiliriz. Böyle intermodel bir şekilde yani sanat modaliteleri arasında dolaşarak çalıştığımız zaman -görsel sanat, drama, dans, müzik, şiir, hikaye- şeklinde daha tamamlayıcı oluyor. Datça’da yaptığımız gruplarda da, intermodel çalışmaya çok büyük özen gösteriyoruz. Datça’dan bahsetmişken bir ekleme daha yapayım; doğanın yaratıcılıkla ilgili müthiş bir kışkırtıcılığı var. Çünkü asıl yaratıcı olan doğa ve insanlar doğanın içinde ve doğal malzemelerle çalıştıkları zaman, orada buldukları bir taş bir kabuk bir yaprakla çalıştıkları zaman, yaratıcılıkları gerçekten kışkırtılıyor doğa tarafından ve müthiş yaratıcı ve farkındalık arttırıcı eserler orataya çıkabiliyor. 

Bir parkta bile yapmak ne kadar fark yaratıyor. Benim de deneyimim öyle.

Gerçekten doğada sanat daha farklı bir şey. Ofiste sanattan daha farklı…

Peki biraz senin yaratıcı sürecine baksak. Sen resim yapıyorsun ve çocuk kitapları yazıyorsun. Senin çalışmalarından biraz bahsedebilir miyiz?

Ben aslında kendimi çok  da sanatçı olarak isimlendirmiyorum. Kendime ressam, yazar filan diyemem. Ben sadece deniyorum. Renklerle, kelimelerle oynamayı seviyorum diyebiliriz. Yaratıcı sürecin içinde olmayı seviyorum. 

Neden öyle? Çok güzel üretimlerin var.

Evet beğeniyor insanlar, ben de beğeniyorum bazen yaptıklarımı ama gerçekten çok derin bir sanat eğitimim yok. Bilmiyorum tabi eğitimle sanat ne kadar örtüşüyor ondan da emin değilim. Eğitimle sanatın bozulduğunu iddia edenler de var ama ben de şunu fark ediyorum, eğer kendimi akışa bırakırsam, yemek yemeği bile unutursam, zamanı unutursam -ki bazen bir bakıyorum akşam olmuş- o zaman güzel şeyler çıkıyor ortaya. Bazen yaptığımı beğenmiyorum, tahammül edemediğine de bakmaktan bahsetmiştim hatırlarsan, benim oradaki tahammül edip bakma halimi geliştirmem lazım ki kendimde bunu geliştirmeye çalışıyorum. Beğenmediğim bir şeyi hemen elden çıkarıyorum. Ya üstünü kapatıyorum boyayla ve başka bir şeye dönüştürüyorum ya da beğenen birilerine veriyorum. Ama bazılarına da aşık oluyorum. Gözlerimi alamıyorum, sürekli ona bakıyorum, defalarca bakıyorum, defalarca okuyorum gerçekten aşık oluyorum bazen. Profesyonel bir sanatçı olmadığımı şuradan da anlıyorum; yaptıklarımı satamam gibi geliyor bana. Sergiye koysam, üzerine bir fiyat koysam almasınlar diye dua edebilirim gibi geliyor, bu da gerçek bir sanatçı olmadığımı gösteriyor. 

Geçimini başka türlü sağlamıyor olsaydın satardın muhtemelen…

Belki de, belki biraz daha oynamam gerekiyor, bilmiyorum. Ben 2017’den beri bir şeyler yapıyorum. Şimdi de seramik yapacak bir ortam buldum ve onu da deneyimliyorum. Çocukluğumdan beri resim yapmayı severdim ve sordukları zaman hep grafik sanatçısı olmak istediğimi söylerdim. Sonra benim sınava girdiğim sene Güzel Sanatlara girmek için hiç tercih yazmaman gerekiyordu.  Ben altı tercih yazmıştım. Çok ağlamıştım psikolojiyi kazandığım için çünkü Güzel Sanatlara gidememiştim. Ama sonra psikolojiyi sevdim. Depremden sonra bir baktım, sanatla psikoloji birleşebiliyormuş, ondan sonra sanat psikoterapisi benim için biçilmiş kaftan oldu adeta.

Yazdığım çocuk kitaplarına gelince, o alanda çok yaratıcı olduğumu söyleyemem. Gerçi  pandemi döneminde yazıyla ilişkimi güçlendirmek için özel bazı çalışmalar yaptım ama benim çocuk kitapları yazmamdaki amacım  farklı. Her çocuk terapiye gelemeyebiliyor diye yazıyorum.   Terapiye gelemeyen çocuklar için terapide yaptığımız şeyleri öyküleştirerek yazıyorum. Bunlar; , egoyu güçlendirmek için, esneklik kazandırmak için yaptığımız bazı şeyler olabiliyor ya da ne bileyim cinsellik gibi ölüm gibi çocukların anlamlandırmak istedikleri meseleleri yarı terapötik bir ortamda öykülerle sunmak için yazıyorum çocuklara. Terapiye maalesef bir kesim gelebiliyor, herkes terapiye gelemiyor. Terapiye gelemeyen çocuklar da faydalansın diye yazdığım kitaplar onlar. Onların kesinlikle çok yaratıcı olduğunu iddia edemem. Evet belki resimlerim, seramik çalışmalarım daha yaratıcı  bir süreçten geçiyor olabilir ama kitaplarım teröpatik hikayeler… Alt satırlarında psikoeğitimsel öğeler var.  Şimdi bazı denemeler yapıyorum. Çocuklara daha yaratıcı hikayeler yazabilmek için çalışıyorum. Belki yazma konusunda ben de o konfor alanının içindeyim hala. Dışına çıkamadım. Tanıdığım, bildiğim, terapötik meseleleri hikayeyle vermek için yazıyorum. Ama isterim ki hiç o kaygılarım olmadan çok yaratıcı çocuk hikayeleri yazayım… 

Bir takım alıştırma ve egzersizler var değil mi yazıyla da ilgili? 

Evet var ama bazen yapay oluyor. 

Sanırım en yaratıcı varlıklar çocuklar. 

Di mi, biraz oraya da bakalım, çocuklarda  ne farklı?

Çünkü hiçbir şekilde zihinleri kalıplarla çalışmıyor. O kalıpların dışına çıkmayı o kadar ustalıkla yapıyorlar ki bazen söyledikleri sözler, yaptıkları resimler, gerçekten insanları büyüleyecek nitelikte oluyor. Yaratıcılık belli bir yaştan sonra aslında ölüyor, yeniden canlandırmak gerekebiliyor.

Neden?

Çünkü hayat bizi belli kalıplara zorluyor ve o kalıplarla düşünmeye başlıyoruz. Eğitim sistemi tamamen kalıplara dayalı. O kalıpları öğrendikten sonra, dışına çıkmak için biraz önce senin de söylediğin, egzersiz ve alıştırma metodları kullanılmaya başlıyor ki bana o yöntemler bazen yapay geliyor. Şu anki eğitimi, çok ketleyici ve durdurucu buluyorum. Herhalde o eski usta-çırak ilişkileri dönemi çok daha iyiymiş. En azından ne meslek yapmak istiyorsan o meslekle ilgili kalıpları öğreniyordun hayatın diğer alanlarıyla ilgili çok kalıp olmuyordu. Şimdi her şeyden biraz öğrenme var. 

Oğlum da buna çok itiraz ediyor. “Matematikteki detay bir konuyu hayatımın hangi alanında kullanacağım ki ?” diyor; bence de çok haklı…

Şimdi Lise Giriş Sınavlarında sınavlarında sordukları sorular birazcık daha muhakeme soruları olmaya başladı. Biraz daha iyi. En azından düşünmeyi öğreniyorlar daha önceki dönem çok ezber bilgi idi ve gerçekten kötüydü. Eğitim hayatın her döneminde sorgulanması gereken bir alan. 

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim Olcay, yeniden görüşmek üzere

Ben teşekkür ederim, hoşçakal

 

*Klinik Psikolog Dr. - Sanat Terapisi Uygulayıcısı