Aytül Hasaltun Bozkurt'un tiyatro sanatçısı Pervin Bağdat ile söyleşisi


Kadın bedeni, ömrü boyunca zorlayıcı pek çok değişim yaşıyor. Hatta öyle ki aylık menstrüasyon dönemlerini düşününce, bu değişimi her ay yaşıyor diyebiliriz kolaylıkla. Doğum bu bedensel değişimlerin şahikası. İçeri de ne olup bittiğini tam olarak bilemesek de küçücük bir bebeğin gülüşüyle tazelenemeyen, acılarını dindiremeyen ‘anne’ yoktur diye düşünürüz ya da kadının insanlığını sorgulamaya başlarız hemen. Oysa Doğum Sonrası Depresyonu bazı kadınlarının canını çok yakan psikolojik bir hastalıktır. Efsane bu ya, bilinen ilk feminist Lilith’tir suçlusu. Yoksa kadınlık üzerinden dayatılanları konuşmamız gerekir ki onun da sırası geldi de geçiyor bile. Kısraklı Kadın’ın Selma’sı Pervin Bağdat ile konuştuk, iyi okumalar dilerim.
 

Bir ekiple birlikte Kısraklı Kadın adlı yeni bir oyun için prova sürecinde olduğunuzu biliyorum ve onun için de Siz kimsiniz diye başlamak istiyorum. İkinci olarak da tiyatrolarla ilgili her gün yeni kararlar alınırken pandemi koşullarının zorluğu karşısında B Planınız var mı diye sormak istiyorum.

Şu anda Şehir Tiyatrolarında çalışıyorum. Pandemi başlamadan bir hafta önce geri döndük. Bizim belki biliyorsundur, bir dava sürecimiz olmuştu. 15 Temmuz sonrasında işten çıkarılan oyunculardan biriydim ben de. Dava süreci çok uzun sürdü, kazandığımız halde 4 yıl oldu, kararlar uygulanmadı vs sonra işte belediye değişti… Bazı şeyler çok zor oluyor bu ülkede ama öyle bir şey oldu ki tam 5 Mart’ta bizim yeniden girişimizi yaptılar. O yüzden de son yıllarda özel tiyatrolarda en çok çalışan kadın oyunculardan biriyim diyebilirim. Çok fazla ekiple, çok fazla oyunda çalıştım. Özel tiyatrolarda halen devam eden oyunlarım var. Bunlardan bir tanesi “Yolcu Tiyatro”, Yolcu Tiyatro’da “Kürklü Venüs” devam ediyor, ediyordu, pandemiden önce maalesef… Biraz özel tiyatroların durumundan da bahsetmek isterim çünkü Şehir Tiyatrolarına geri döndüm. Bu süreç içerisinde en azından maddi olarak, diğer bağımsız sanatçılar gibi bir sıkıntı yaşamadım ama yıllardır özel tiyatronun içerisinde olduğum için o sorunları çok yakından biliyorum. Zaten pandemiden önce de çok büyük sorunlarımız vardı, güvencesiz çalışmak zaten çok zor, yaz dönemi girdiğinde bir çok bağımsız sanatçı işsiz kalıyor gibi gibi bilinen problemler. Onun dışında Das Das’ta bir oyunum var, “Westend”, o da geçen sezonun başında başlamıştı. Bu arada Yolcu Tiyatro’da “Kapıların Dışında” diye bir oyunum daha var, totalde bu sene üç oyunda oynuyordum ve  bir anda hepsi durdu. Durmak zorunda kaldı maalesef. Şimdi Şehir Tiyatroları’na geri döndükten sonra Eylül’ün başında yeni bir oyunun provalarına başladık. Bir yeni oyunum olacak, bu diğer oyunlarım da sezonda devam edecek eğer sahneler açılabilirse. Bilemiyorum, belirsizlik hali var. Dolayısıyla hep çok grupla birlikte çalışıyorum önceki sezonlarda yine İKSV Tiyatro Festivali’nde çalışmıştım hem Zorlu’nun hem Galata Perform’un projelerinde. Belçika ortak yapım bir projede daha yer almıştım. Epey yoğun geçti bu son birkaç yılım aslında. Pek çok grupla çalışma imkanım oldu ama beni daha çok Yolcu Tiyatro’dan benimsediler diyebilirim. B Planı ise şöyle; eğer tiyatrolar açılmaz ise şu an açılacak gibi, ödenekli tiyatrolarda durum biraz farklı gibi. Özel tiyatrolarda ise zaten çok zor olan koşullar (salon doluluğu açısından ancak yüzde altmışını doldurabiliyoruz çoğu zaman) vergiler, oyun giderleri, oyuncuların giderleri vs diye düşündüğümüzde tam kurtarmıyordu, öyle diyeyim biraz esnaf ağzı gibi olacak ama zaten çok zor ilerliyordu kazanç açısından. “Tiyatro altın çağını yaşıyor’” filan diyoruz, evet tiyatroya ilginin olması çok güzel ama kazanç anlamda bir altın çağ yaşıyor diyemeyiz. Her biletin yüzde 38, 40’ını devlete veriyoruz zaten vergi olarak. Bir sürü oyunun telifi var, yani çok çok kalem var görülmeyen çok fazla gider var. O yüzden zaten zordu, şimdi nasıl yapacağız, yapabilecek miyiz göreceğiz ama biraz zor olacak. Hepimize bir takım fedakarlıklar düşüyor. Tabi ki hem yerel yönetimlerin hem bakanlığın, özel tiyatrolara destek olmasını bekliyoruz aslında. Oyuncular Sendikasının ve Tiyatro Kooperatifin bu anlamda çağrıları da var . Acil yardımlaşma fonu, vergilerde indirim, kira, fatura mekanı olan tiyatrolar için yardım destek söz konusu olursa belki özel tiyatrolar ayakta kalacak onu göreceğiz ama eğer olmaz ise tiyatroda neler yapabiliriz, belki zaten çağın gerekliliğini göz önünde bulundurarak belki dijitalleşmeye kayabiliriz diye düşünüyorum. Tabi ki o tiyatro olmayacak başka bir şey olacak ama alternatif yollar deneyebiliriz, o imkanları sağlayabilirsek. Bunlar sadece benim aklıma gelen şeyler değil. Başka kişilerden başka ekiplerden de duyuyoruz dijital ortamda bir şeyler yapabiliriz diye ama şu anda bu belirsizlik hali birazcık sıkıştırıyor diyebilirim. Bir de motivasyon kaybı oldu hepimizde. Aylardır işimizi yapamıyoruz. Ve tabi ki toplumun, dünyada da zaten zaten bizim ülkemizde değil toplumun pek çok kesiminde ve pek çok meslek grubunda sıkıntılar zaten yaşanıyordu sadece bizim işimiz hobiymiş gibi algılandığı için müzisyenlerin, oyuncuların, diğer sanatçıların… Bu bizim hobimiz değil, evet keyifle tutkuyla yapıyoruz ama bu bizim işimiz, biz hayatımızı, geçimimizi böyle sağlıyoruz. Bu böyle altını daha da kalın çizgilerle çizmek istiyorum. Sürekli o şekilde yaklaşılmasından çok rahatsızız hepimiz. Bunun ciddiyetinin farkında değiller galiba insanlar, ama tabi insanlar derken destek olması gereken kurumlardan bahsediyorum biraz da. Bilmiyorum nasıl yapacağız, bir şekilde dayanışma içerisinde birbirimize tutunarak, yaratıcılığımız da muhtemelen artacak ve tiyatro bir şekilde ayakta kalacak ben buna inanıyorum, gerekirse sokakta oynarız. Şimdi oynadığımız oyunları biraz rafa kaldırırız, duruma göre işler yaparız diye de düşünüyorum. Bir şekilde ayakta kalacağız ama hepimizi çok zor bir dönem bekliyor ve biraz daha sürecek gibi görünüyor. Şu an ödenekli bir tiyatroda çalıştığım için kişisel olarak panik halde değilim açıkçası. Bunu söylemek şımarıklık olur biraz diğer güvencesiz çalışan arkadaşlarımı düşündüğümde. Ama tabi çok uzun süredir böyle çalıştığım için ben de bu zorlukları bildiğim için elimden ne gelir buna bakıyorum. Bir de bütün bunların haricinde manevi tarafı da var tabi ki; üretmek, oynamak, kendini ifade edebilmenin anlatabilmenin yolu. Kendi adıma burayı nasıl dik tutabilirim, sağlam ve sağlıklı tutabilirim ona bakıyorum. Ama şimdi bile zorlanıyorum diyebilirim. O yüzden çok güçlü olmamız gereken bir dönemdeyiz. Bakalım, yeni yeni B planları geliştireceğim herhalde şu an flu şeyler var kafamda ama daha çok dijital ortamda bir şeyler yapabiliriz diye düşünüyorum.

Evet zaten bütün dünya olarak oraya kaydık tiyatro da bence bundan etkilenecektir. 

Bu arada bu kötü bir şey değil. Zaten dijital ortamda da bir şeyler yapmalıyız bence. Yapan bir sürü ekip de vardı. Burayı geliştirmek, bunu da beslemek kötü değil. Hatta pandemiden sonra da burayı beslemeliyiz ve orada da bir şeyler yapmalıyız çünkü çağın getirdiği bir takım şeyleri ‘neden kullanmayalım’ diye de düşünüyorum. Sadece tiyatronun olmazsa olmazları var ya… Yüzlerce, binlerce yıldır o değişmeyen nüvenin değişeceğini zannetmiyorum. Değişmesin de zaten, lütfen değişmesin… Yoksa oyuncu olarak ben her yerde oynayabilirim tiyatrodan bağımsız düşündüğümde. Tiyatro hep yaşasın istiyorum tabi ki… 

Nedir o tiyatronun olmazsa olmazları?

Bir kere göz göze bakacağız. O, seyirci-oyuncu ilişkisi bence çok önemli. Olmazsa olmazı bu bence. Nerede olursa olsun bu ortamı yarattığımız sürece tiyatro varolacak zaten. Birileri anlatacak birileri dinleyecek, izleyecek. O organik bağ dijital ortamda ya da sinemada, televizyonda yakalanabilecek gibi değil. Çünkü her gün ben Pervin olarak bambaşka bir insanım.  Aynı oyunu oynasak da o oyun başka bir oyun. Ve bunu paylaşmak çok önemli; bunlar bence tiyatronun değişmez unsurlarıymış gibi geliyor. 

Benim de seni aramama vesile olan yeni oyunundan bahsedelim biraz da. Al Basması olarak geçen efsane üzerine kurulu bir oyun, doğru söylüyorum değil mi? Nedir Al Basması?

Çok ismi var bu arada. Al Karası, Al Anası, Al Basması… Bizim oyunda Elka diye geçiyor. Oyunumuzun Yazarı Leyla Nazlı, Tunceli’li ama uzun yıllardır, 20’li yaşlarından beri İngiltere Londra’da yaşayan biri. Tunceli’de Elka imiş efsanedeki kadının adı. Hatta Kuzey Avrupa’da bir yerde daha Elka olarak biliniyor. Pek çok ülkede değişik isimlerde bu efsane var. Zaten biraz Lilith hikayesine dayanıyor. O yüzden de Türk Mitolojisi’nde de var, pek çok ülkede değişik isimlerle bu efsane var. Tabi muhtemelen önceki çağlarda psikolojik olarak, bilimsel olarak açıklanamadığı için böyle fantastik cin gibi kötü ruhlu, dışsal bir karakter olarak tarif ediliyordu. O karakter geliyor ve lohusa kadının bebeğini çalıyor. Belki bebek ölümleri açıklanamıyordu ve kadınların bu dönemde yaşadığı hormonal ve psikolojik olarak yaşadıkları değişimleri tarif edemedikleri için, anlamlandıramadıkları için böyle hikayeler buldular ama kadınların yaşadıkları  gerçek. Ben bu hikayeyi çok bilmiyordum, Doğu Karadenizliyim, Hopalıyım. Bizim kültürümüzde ya da benim ailemde, yakın çevremde bu efsaneyi duymadım, anlatılmadı. Zaten efsane anadan kıza anadan kıza geçen bilgiler, korkular, kaygılar  gibi kuşaktan kuşağa geçiyor.  Detaylı bilmiyordum ama tabi ki  kulağıma çalınmıştı bu efsane. Lohusa Sendromunu biliyorum, Al Basması’nı duymuştum ama oyunun içine girdikçe, kadınlık meselesi, annelik meselesi üzerine de çok düşünmeye başladım. Benim takip edebildiğim kadarıyla, Türk Tiyatrosunda hiç ele alınmış bir konu değildi. O yüzden de enterasan geliyor. Oynadığım her o oyunla bir bağ kuruyorum ama şimdi bu oyunu çalışmaya başladıktan sonra her cümle o kadar çok beni anlatıyor o kadar çok hem kendimden hem çevremdeki kadınlardan benzer cümleler duyuyorum ki… Modern dünyanın dayattığı bir takım zorlukları ya da durumları hepimiz yaşıyoruz ya onları sorgulamama sebep oldu oyun. Edebi olarak da tatlı yazılmış bir oyun. Elka, Al -Basması bir kabus olduğu için bir kabusun içerisinde geçiyor ve gerçekle rüya birbirine karışıyor. Nerede gerçek nerede rüya, fantastik tarafı var. Elka çok feminist çok güçlü bir kadın. Efsanede kötücül olarak anlatılıyor ama aslında biz Elka’yı sevmemek için zor tutuyoruz kendimizi. Çünkü ona dayatılan daha doğrusu kadına dayatılan bir takım kuralları yıkıp özgür olmanın, tek başına olmanın, hayal ettiklerini ve istediklerini yapabilmenin güzelliğini anlatıyor. Genelde toplumda aykırı davranan cadı olmuş. Cadı olarak nitelendirilmiş ya da toplumdan soyutlanmış, dışlanmış ya da ne bileyim, kötü kadın olmuş. O anlamda oyunu çok önemli buluyoruz her birimiz. Yönetmenimiz Lerzan Pamir o da bunun üzerine çok duruyor. Elka’nın feminist tarafı çok iyi geliyor. Zaten kabus olduğu için ve tabi ki ben de Selma’yı oynuyorum, Selma’nın zihninden çıkan, onun bilinçaltının, onun hayal ürünü olan, onun kabusu olan bir karakter olduğu için aslında Selma’dan bağımsız da değil. Hepimizin içindeki o uslu kızlar var, bir de asi kızlar var ya iki çatışmayı çok iyi anlatıyor. Çünkü aslında her birimiz yaşıyoruz bunu. Ben de kendimi düşünüyorum tırnak içerisinde ahlaklı, düzgün insanlar olmaya çalışırken belki de bazı şeyleri sırf toplum böyle istiyor diye yapıyoruz. Ben bu sene 39. yaşıma girdim şimdi şimdi kulağıma çalınanlar var. Bir de algıda seçicilik mi bilemiyorum daha çok duyuyorum. “Anne olmayı düşünüyor musun, yaşın da geçiyor…” “Çocuk düşünmez misin?” Bu tip soruları daha çok duymaya başladım. Ya çağırıyorum daha çok geliyor ya da daha çok ilgimi çekiyor bu sorular. Belki hep soruluyordu üstünde durmuyordum şimdi daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Sanki öyle olmak zorundaymışım gibi. Oysa herkes anne olmayı istemek zorunda değil, ben isterim, istiyorum ama sanki bu bir zorunluluk gibi üstümüzde bir baskı var ve olmasa da sanki sen tam bir kadın değilmişsin gibi yarımmışsın gibi bir algı var. Hiç kimse bir erkeği “ ne zaman baba olacaksın?” diye sıkıştırmıyorken kadınların üzerinde bu kadar yük olması biraz canımı sıkıyormuş meğer, şimdi anladım. Düşündüğüm şeylerdi elbette ama bu oyunu çalışırken daha çok düşünüyorum. Lohusalık sendromunun temelinde yatan şey aslında bir kadının hormonların da etkisiyle psikolojik olarak çocuğunu kaybetmenin korkusu. Dokuz ay boyunca bedeninde büyütüyor, herkes söylüyor belki klişe olacak ama bence de mucizevi bir yandan da ama doğanın bir parçası olduğunu düşününce en az diğer şeyler kadar mucizevi… Müthiş bir paylaşım yaşıyorlar, bu paylaşımda bebeğe iyi bakamama, yeterli olup olmama kaygısı ve bebeğini kaybetme, ikinci olarak da eşini kaybetme korkusu… Tam olarak toplumun da dayattığı şeyler bunlar diye düşünüyorum. Derecesi dozu değişebilir ama istinasız her kadının bunu yaşadığını düşünüyorum, duyuyorum. O yüzden de çok özel bir oyun bence, bilmiyorum umarım da öyle bir karşılığı olur. Biz bazen düşünüyoruz işte, gençlerin ilgisini çeker mi, o fantastik hikayenin kurgusu, işleyişi çeker belki. Muhtemelen kadınları daha çok çeker diyoruz. Oyunda kadının bir eşi var, erkeklerin de orada çok fazla şey bulabileceğini düşünüyorum. Hayatımın böyle bir döneminde bu oyunu çalışmanın da tesadüf olmadığını düşünüyorum. Belki ben de böyle daha olgun yaşlarımda daha çok kadınlık ve annelik meseleleri üzerine düşünürken böyle bir oyun çalışmanın derinleşmek adına güzel bir fırsat olduğunu düşünüyorum.

Üstelik hem dünyada hem Türkiye’de kadın hareketinin en güçlü olduğu zamanlarda çalışılıyor. 

Oyun yeni yazılmamış ve İngiltere’de Mehmet Ergen yönetmiş bu oyunu. Kadın hareketi de yeni bir mevzu değil. Herkes bir uyanışta aslında ama biz son birkaç yıldır çok ciddi bir farkındalık  yaşıyoruz ve bir günde bir ayda bir yılda olacak bir şey de değil. Üstelik biz uzun zamandır böyle bir uyanışa geçtik şimdi sesimiz de daha gür çıkıyor diye düşünüyorum. Bir de aslında birbirimize dokunup temas edip birbirimizi besleyip çoğaltıyoruz. Oyunda da Elka şöyle bir laf söylüyor “bütün kadınlar korkar birbirlerinden” diyor. Korkmamalıyız, bu tip dayatmaları da reddetmeliyiz. Eğer toplumsal kodlar varsa böyle, atasözleri varsa onları değiştirmeliyiz diye düşünüyorum çünkü ben öyle hissetmiyorum neden bu bana dayatılıyor kadın olarak. Bu süreçte bizim bu Gösteri Sanatlarında Kadınlar Grubumuz bana çok çok iyi geldi. Çünkü yalnız olmadığını hissediyorsun sahne sanatları alanında da. Zaten mesleğin kendisini bizim gibi ülkelerde yapmak biraz daha zor, kadın olmak zor. Bu anlamda bir sürü mobing de görüyoruz, bu konuda olumsuz bir sürü deneyim yaşamışız. Psikolojik şiddet yaşamışız, bu eşitsizliği çok yoğun yaşamışız ama bunu tam tarif de edememişiz, dillendirememişiz. Şu anda biri bir şey yaşadığında hepimiz böyle birbirimize sarılıyoruz, tutuyoruz ne demek kadı kadının kurdu, bilakis yurdu… Onu çok önemsiyorum ben. Hem Türkiye’de hem dünyada kadın hareketinin böyle güçlendiği bir dönemde böyle bir oyunu oynamak çok güzel bir şey. Bu arada Şehir Tiyatroları’nın bu seneki repertuarından dolayı da çok mutluyum. Özellikle kadın yazarlar, kadın yönetmenler, kadın hikayeleri, kadın oyunculara ağırlık verdiler. Bugün repertuar basın toplantısı vardı, repertuarı açıkladılar hatta Martta açıkladıklarında başka oyunlar da vardı ama kalabalık kadrolu oyunları elemek zorunda kaldılar, pandemi koşulları yüzünden. O yüzden oyun sayısı Martta kine göre biraz azaldı ama yine de çok dikkat çekecek şekilde kadın hikayeleri geliyor çok önemli… Ben bunu duyduğumda da çok umutlanmıştım, biliyordum ki bir kadın oyunu asılacak bana yönetmeni de kadın olacak. Bunu bilerek geri döndüm, bunu da ekstra önemsiyorum.

Hazır buralardayken Cahide Sonku’dan beri neler değişti? Küçücük bir yolculuk yaptırabilir misin?

Sahnedeki kadınla hayattaki kadını ayırmak çok doğru gelmiyor bana. O mücadele paralel ilerliyor bence. Diğer meslek gruplarında, bizim toplumsal yaşamımızda, sosyolojik olarak;  kadın ne kadar harekete geçtiyse tiyatroda da aynılık var bence. Aynı şekilde yükselen bir grafik var. Şimdi özel tiyatrolarda özellikle, Şehir Tiyatroda da böyle ama bu çok yeni bir durum. Dünyadaki tiyatro edebiyatına baktığımızda kadın hikayeleri hep çok az nedense. Hep bundan şikayet ederiz biz. Okulda öğrenciyken başlıyor bu sorgulama. Bir sürü kadın öğrenci alınıyor, bizim sınıf 7 kadın 3 erkekti mesela. Kadın hikayeleri anlatan oyunlar çok az yazılıyor. Ya da kadın kahramanların olduğu oyunlar sayıca çok az. O yüzden bunları araştırmak, bulmak, çalışmak bile problemdi bir zamanlar. O zaman farkettik ve “A! Böyleymiş…” dedik, oradan başladı zaten. Sonra meslek hayatında da bunu çok sık yaşamaya başladık. Ama şimdi sevindirici olan şey, hem kadın yazarlar kadın hikayelerini çok anlatıyor hem de erkek yazarlar kadın hikayelerini anlatmaya başladılar. Bence bu çok önemli bir şey, bu bir şeyleri değiştiriyor. Mesela bir ekip var sadece kadınlardan oluşuyor, oyuncusu değil sadece tasarımcısı da koreografı da yazarı da yönetmeni de… Kadın sayısında ciddi bir artış olduğunu görüyorum. Dediğim gibi, sosyolojik olarak toplumdaki ilerleyişi ile sahnedeki ilerleyiş birbirine paralel bence. Daha da olmalı. Zaten biz de birbirimize hep bu konuda destekliyoruz ya daha da olmalıyız daha da çoğalmalıyız. Nasıl ki burada bu ülkede kadın olmanın zorluklarını yaşıyorsak aynı şeyi tiyatrolarda da yaşadığımız zamanlar oluyor. Ben pek çok konuda çok şanslıydım, çok majör olaylar yaşamadım ama yaşanılanlara çok tanık oldum. Kadın-erkek toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin hakim olduğu ortamlara denk geldim ya da duydum. Bunları da işte farkındalıklarla değiştirebileceğimizi düşünüyorum. Önce bunu öğreneceğiz, anlayacağız ki bize yapılmasına müsade etmeyelim. Erkekler bunu bizim için kendi kendilerine yapmayacaklar. “A, biz kadınlara böyle davranıyoruz, değişelim” demiyecekler. Biz değiştireceğiz. Bence değiştirmeye de başladık. Artık bizden biraz korkuyorlar diye düşünüyorum. Süpürgelerimize atladık, “Kim ne derse desin” diyerek, ben de tiyatro cadısı olmaktan memnunum. 

Cadı diyince çocukluğumdan beri bildiğim Tatlı Cadı, Mary Poppins gibi her sorunu hızlıca çözen karakterler geliyor benim de aklıma ve cadıları kim sevmez diye düşünüyorum ister istemez, tabi aklın yolu bir ise gerçekten. Peki yaratıcı sürecin nasıl işliyor? Bir karakteri nasıl inşaa ediyorsun?

Her oyunun, her karakterin hikayesi, yolculuğu farklı. Şimdiye kadar birbirine benzeyen prova sürecim olmadı hiç. Eskiden kendime karşı çok acımasızdım. Daha küçüktüm. Meslekte daha yeniyken, 2008’de mezun oldum ben ve mezun olduğumdan beri aktif tiyatro yapıyorum. Bir tek atıldığım sene 2016’da hiç beklemediğim bir anda olduğunda sudan çıkmış balık gibi oldum, bir tek öyle ara vermiştim. Ama sonra o arayı çok fena arayı kapattığımı düşünüyorum. Eskiden mükemmelliyetçiydim fazlasıyla. En iyi, en çok olmalıyım diye kendimi çok hırpalıyordum. Farkındalığın yüksek olması da çok acı verici bir hal. En iyi olmadığımı farkettiğim anlarda kendimi hırpalıyordum. Sonra biraz büyüdükçe, bakış açım değiştikçe, paralel olarak oyunculuğa da bakış açım değişmeye başladı. Gerçekten o anda ne verebiliyorsam… Mesela şu an bir prova dönemindeyim, pandemi koşulları var, çok zorlayan şeyler var, psikolojik olarak zor bir süreçten çıktık, özel hayatlarımız var, hayatla ilgili başka mücadelelerimiz var ve ben bütün bunların toplamında bu oyunu çalışıyorum.  Şu anda ben ne yapabiliyorum, şu an benden ne çıkıyorsa onun en iyisini yapmaya çalışıyorum açıkçası. O anlamda yaptığım küçükse de çok kıymetli büyükse de çok kıymetli. Bu mükemmelliyetçilikten çıkma hali hem özgürleştirdi hem de genişlememe, ilerlememe yardım etti. Onun dışında okuldan öğrendiklerim, sonrasında gittiğim eğitimler, okuduğum izlediğim şeylerle birlikte bir metodum var -ki rol çalışırken kullandığım metodlar var-  bunları da cebe koyalım. Bunlar da zaten olmazsa olması ama işte onun dışında yolda yürürken de onu düşünüyorsun, ezber provası yaparken yeni bir keşif tabi ki ama tüm o sahne dışında düşündüklerini, hayata geçirme anı gibi oluyor. Fon da hep bir karakter oluyor. Şu anda da fonda hep bir Selma var bende, Selma’nın süzgeciyle, Selma’nın psikolojisiyle de yorumlar yapıyorum, onu daha iyi anlamak için onunla yaşamaya başlıyorsun. Bu da galiba bir çok oyuncu için kaçınılmaz ve keyifli bir şey. Ben de bunu seviyorum, çok fazla düşünüyorum Selma’yı ne yapar, nasıl söyler, acaba ilk aklıma gelen değil de başka bir şey olabilir mi, başka bir tepki verebilir mi, böyle bir tepki vermesinin nedeni ne olabilir gibi hep bir araştırma hali var kendi içimde. Ve insanları böyle sömürme hali var. “Sen ne yaşadın?” “Senin lohusalığın nasıl oldu, sen hiç kabus gördün mü?” Bizim gruba da yazdım (Gösteri Sanatlarında Kadınlar) Orada kendi hikayelerini anlatanlar var, bende de sürekli insanları çaktırmadan darlama halim var şu an. O araştırma, keşfetme sadece sahneden provada olmuyor. Provada da senin hayal gücünle senin düşündüğün şeylerle, teknik kısmı geçiyorum bu arada tekniğin gerçekten bir matematiği vardır benim için. Hangi cümlede ne söylüyorum, o sırada hangi eylemi gerçekleştiriyorum, hangi dozda, enerjisi nasıl, hepsini bilir hale gelmeye çalışıyorum. Aşırı matematiksel bir tarafım da var bu konuda psikopat gibiyim. Asla değiştirmem, geliştiririm ama değiştirmem… Şu an Selma’nın her şeyini bilmiyorum, provalarımız sürüyor ama prömiyere çıktığımda biliyor olacağım. Hayal gücüm, düşündüklerim, öğrendiklerimin yanında yönetmenim ve partnerlerimin de rolüme yaklaşımlarıyla birlikte karakter gerçekten orada yaşayan birine dönüşüyor. Bir süre seninle kalıyor o. “Oradan çıkıyorum bitiyor” gibi de değil, fonda hep açık kalıyor. Biraz duygusal, biraz teknik, hepsini birleştirdiğim bir çalışma disiplinim var. Ama önce Selma’yı anlamak, Selma’yı sevmek, onunla kavga etmek gibi şeyler yaşıyorum. Bu her oyunda farklı, mesela Kürklü Venüs çalıştığımda çok farklıydı, Westend’de bambaşka bir yolculuk yaşıyordum, hem hayatımda yaşıyordum hem o rolü çalışırken çok farklı bir yöntem uyguluyordum mesela. Kendi içerisinde oyunun dinamiğine göre değişen bir yol bu. 

Selma’dan biraz bahsedebilir misin o zaman, nasıl bir kadın?

Modern hayatın içerisinde, uygun koşulları yaratmak için, çocuk yapmayı 20 yıl boyunca ertelemiş. Kariyerinde ilerlemek, yapmak istediği şeyleri gerçekleştirmek gibi sebeplerle ertelemiş. Mutlu bir evliliği var, çocuk yapma girişimleri de olmuş ama tutunamamış bebek. Bu 3. bebek kaybı. Ama bunun da psikolojide bir yeri var aslında.Bir psikologtan yardım, destek de alıyoruz. Yazar da benzer bir süreçten geçtiği için, İngiltere’de oynayan kadın da çok benzer şeyler yaşıyor ve oyundan sonra çocuk sahibi oluyorlar. Bana da “Sen de dikkat et, bu oyundan sonra çocuk sahibi olabilirsin” dediler. Demek ki o kadar çok düşünüyor ki kadınlar “çocuk mu yapayım” noktasına geliyorlar. Danıştığımız psikologun da dediği şey, kadının hazır olma hali. Söylemimizde daha farklı olabilir ama psikolojik olarak, bilinçaltında hazır olma ya da olmama hali, düşüklere sebebiyet verebilir, bebek doğduktan sonra süt kesilebilir gibi olasılıklar var. Buradan düşündüğümde herhalde Selma’da hazır değildi düşündüğü kadar. Ama bundan sonraki çocuğu hayata tutunacak umudunu taşıyor oyun. Çünkü bu sorgulamayı, bu yüzleşmeyi, kendi kabusunda kendiyle yaptığı için gerçekten kendini tam olarak anlıyor ve “Evet, istiyorum, gerçekten…  çoğumuzun özgür olmadığı, sistemin pek çok şeyle zehirlendiği böyle bir dünyaya çocuğumu getirmek istiyorum” kararını veriyor. Çok güzel bir lafı var, kendime çok yakın buluyorum; “Eğer ben dünyayı değiştiremezsem, bir gün çocuğum değiştirecek” diyor. Anne babamızda da gördüğümüz o ya, yapamadıklarımızı çocuklarımız yapabilsin istiyorlar. Ben eğer bu ömrümde bir takım şeyleri değiştirmeyi başarabilirsem çok iyi ama belki benim kaldığım yerden, benim öğrettiklerimle birlikte çocuğum bunu devam ettirecek, iyilikse iyiliği yayacak, güzellikse güzelliği büyütecek gibi bir niyet. Belki çocuk yapmanın, kendinden bir tane daha yapmanın amacı ve motivasyonu bu. Bana da çok öyle geliyor. Bu arada her zaman birebir böyle olmak zorunda değil. Selma karakteriyle düşüncelerim çok örtüştü ama her çalıştığım rolde bu olmuyor elbette. Oraya yaklaşmaya çalışıyorum. Benimle alakasız biri de olabilir, bir şeyler yakalıyorum belki ama bu kadar birebir benim söyleyebileceğim türden cümleler söylemesi bana çok enterasan geliyor, hoşuma da gidiyor. Ve bundan dolayı çok samimi olacağını düşünüyorum, çok gerçek olacağını düşünüyorum. Kısacası Selma pek çok kadının hiç yabancı olmadığı, anlayacağı, hissedeceği hatta kuracağı cümleleri kuran ve beni de oldukça heyecanlandıran bir karakter. Ben kürklü Venüs’ de bu kadar aykırı bir karakter oynarken, orta yaşlı teyzeler yanaklarımı sıkıyordu, hiç beklemiyordum mesela böyle tepkiler ya da genç kızlar; “Evet ya, ben bunları hiç düşünmemiştim, düşüneceğim” diyordu. İnsanın hem en karanlık taraflarını, arzularını anlatan hem toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerine duran bir oyundu ama orada bu kadar geri dönüş beklemiyordum, bazı kesimlerden, bazı yaş gruplarından; orada bile o buluşmayı yaşadıysak diyorum burada daha çok etkileşim olacakmış gibi geliyor. Selma’da o yüzden geriye dönüp baktığımda hem kişisel tarihimde hem meslek hayatımda bana çok şey öğreten bir rol olacakmış gibi geliyor. 

Yolunuz açık olsun, çok güzel geliyor kulağa.

Bu arada küçük bir parantez bu oyunla ilgili biraz Şamanik bir nokta da var; ben çok uzun bir süredir kendimi, bir kaç yıldır oynadığım oyunlar ya kara komedi ya komediydi ama yine de şöyle bir imaj vardı gözümde; sahnedeyim, bebeğim için ağlıyorum ve bir ninni söylüyorum. Ve çok uzun bir süredir, kendi kendime kaldığım zamanlarda, duşta  “Uyu Memik Oğlan” şarkısını söylüyorum. Bu Memik oğlanı da değiştirip “Uyu oğlum uyu, öte gecelerde büyü” diyerek söylüyorum. Anlattığım herkesin tüyleri kalkıyor, şu an oğlunu kaybeden birini oynuyorum, oyunun bir yerinde yas türküsü gibi bir ninni var derken çok enteresan hissediyorum o yüzden. Çok spirütüel bir yere kaysın istemiyorum sohbet ama ben mi bu oyunu çağırdım yoksa tamamen tesadüf mü bilmiyorum. Ne olursa olsun tüm iki versiyonda da çok etkileyici bir yanı da var.

Peki hayalin nedir diye sorsam, tüm koşulların uygun olsa tiyatroyla ilişkinde neyin hayalini kurardın?

Bulunduğum durumdan çok mutluyum. Ve bunu büyütebilmeyi isterim. Önce başka bir şey okudum, ailem çok karşı çıkıyordu. Sonra tiyatroyu okudum, “çok acı çekersin” dediler, “değer görmezsin” dediler. Zaman zaman bunu yoğun hissettiğim anlar oldu, zor koşullarda yaptık vs ama her şeye rağmen “İyi ki yapıyorum!” dediğim bir alan ve böyle devam etmesini çok istiyorum. Daha çoğu için sınırsız bir iştahım var. Çok şey anlatmam gerekiyor, çok şey oymamak gerekiyor gibi hissediyorum. O yüzden büyümek, çoğalmak, yayılmak istiyorum. Ve bir sürü insanla çalışmak istiyorum. Gözüme kestirdiğim insanlar var “ şununla çalışsam…” dediğim, bu iştahım hiç kesilmesin istiyorum. Ben yönetici olabilecek, bir yeri işletebilecek biri değilim bence. Daha çok sahne üstünde olmalıyım gibi geliyor. Ama bununla da ilgili bir imkan bulursam kendi tiyatromu açmayı çok isterim. Temel olarak “yaşlanana kadar oynayayım” isteğim var, öldükten sonra da hep anlatılacak hikayelerin içerisinde olayım istiyorum. Bilmiyorum belki bu hayaller çok romantik ve basittir ama çok dokunmak, çok temas etmek ve temas ettiğime iyi gelmiş olmak istiyorum. Şu anda da bunu yapıyorum, birilerine iyi geldiğimi düşünüyorum ve bunun büyüyerek devam etmesini istiyorum. 

Çok güzel bir enerjin var bu arada söylemeden edemeyeceğim, iyi geliyorsundur eminim. Eklemek istediğin bir şey var mı?

Çok teşekkür ederim davet ettiğin için. Bir türlü organize olamadık ben Elka’yı oynayan partnerim Elçin Atamgüç'ün de burada olmasını çok istedim ama organize olamadık bir türlü. Belki başka bir zaman. 

Belki de biraz gizemli bir noktada kalması daha iyidir. Oyununuz çıktıktan sonra başka bir sohbette de onunla buluşuruz. Ben de teşekkür ederim, güzel bir sohbetti.