COVİD-19 pandemisinin başlangıç sürecinde görev alan Psikiyatri Hemşiresi ve Sanat Terapisi Uygulayıcısı Nuray SOYKAL ile Aytül Hasaltun BOZKURT'un söyleşisi.


İzolasyon dönemi boyunca yaşadıklarımız, ömürlerimiz boyunca hatırlayacağımız pek çok eşsiz deneyimle dolu. Kuşkusuz her birimiz için. Bu dönemi bir milat kabul edeceğiz belki, belki de o zaman sıkça söylendiği haliyle "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!" Şimdilik çok ayırdında değiliz ve belki hala ateşin tam ortasında, yandığımızı bile bilmeden yaşamaya devam ediyor da olabiliriz. Bunu ilerleyen zamanda hep beraber göreceğiz. Biz tüm bir hayatı korunaklı evlerimize sığdırmaya çalışken, onlar hastanelerde canla başla, kan ter içinde çalıştılar; onlar hepimizin gururu sağlıkçılar... Onlar gerçek kahramanlar...

Nuray ilk vakanın açıklandığı 11 Marttan bu yana yol haritamızın hiç olmadığı ve internet üzerinden de yayılan çok fazla bilgi ile beraber kafalarımızın iyice karıştığı bir pandemi süreci yaşadık, yaşıyoruz. Kuş Gribi, Domuz Gribi gibi sarsılmalar yaşamıştık belki ama bu kez çok farklı olarak izolasyon da yaşadık. Sen bu süreçte pandemi servisinde çalıştın, bir sağlık görevlisi olarak neler yaşadın? Kişisel deneyimlerin neler oldu?

Hala bu sürecin içindeyiz muhakkak ki ama ben bu süreci şöyle tanımlıyorum; bütün dünyanın aynı anda yaşadığı, herkesle birlikte yaşadığımız bir süreç var, bir de sağlıkçı yanımla yaşadığım kişisel sürecim var ve bu sürecin bir parçası daha özel olan ilk üç aylık dönem. Türkiye’de ilk vakayla birlikte görevlendirmem başladı ve normalleşme sürecine girene kadar yaklaşık üç ay boyunca aynı yerdeydim. Çok katlı bir binadaydık. Servisleri oluşturmaya o binanın girişinden başladık. Ne yazık ki bu sürecin bitiminde 8. kata kadar çıktık. Çünkü planlayamadığımız, öngöremediğimiz, düşünemediğimiz kadar çok hastamız oldu. Görevlendirmenin bana söylenme biçiminden başlayarak anlatmak isterim; görevlendirmeden telefonla haberdar edildim. “Yarın” dendi ve bunu diyen kişi o kadar duygusal söyledi ki “Nuray senin için hiçbir şey yapamadım, çok üzgünüm, özür dilerim…” gibi… Bir görevlendirme alıyorsunuz ve biri size görevlendirme için bunu söylüyor. 

Başımıza ne geleceğini bilemeden yola çıktık. Çok zor, olağanüstü bir süreçti, bu süreçte çok güldüm, çok ağladım, çok öfkelendim, kısacası her şeyi çok yaşadık. Ama bir o kadar da güzel bir süreçti. Her şeyi çok yaşama hakkımız vardı. İnsanlar bu konuda çok anlayışlı oldular, çok kızmamıza da anlayışlı oldular… Tedavi ekibi yabancı, malzeme kullanımımız protokole değişik yabancı, tedavimizin protokolü yabancı ve kimsenin hakim olmadığı bir tedavi protokolü, çalışma ortamımız tamamen yabancı, çalışma ekipmanlarımız farklı, yabancı ve belki de bizi en etkileyen, en güç duruma düşüren de iletişim biçimimizdi. Çünkü hiç tanımadığımız insanlarla çalıştık. 12 saat nöbet tuttuk. 12 saatin sonunda birbirimizin ismini bilmeden ayrıldığımız nöbetler var. Biz birbirimizin aile hayatlarını, duygularını, işlerini biliyor oluyorduk ama isimlerimizi bilmiyorduk. Çünkü o kadar çok kişiyle tanışıyorduk ki anlık küçük çok özel şeyler paylaşıp bilmekle birlikte, biz birbirimizin ismimizi bilmediğimizi farkettik. Belirsizliğin getirdiği korkunç bir korku ve kaygı vardı. Tüm dünya genelinde olan ve kontrol edilemeyen, gidişatı da hiç de iç açıcı olmayan bir şeyle karşı karşıyasınız…  Belirgin bir çaresizlik duygusu var. Birileri sizden bir şeyler bekliyor ve siz o, en öndeki alandasınız ama ne yapacağınızı bilmiyorsunuz. Korkunç bir çaresizlik. Bir yol haritamız yok. Daha önce deneyimlediğimiz bir şey yok, bir referans aralığımız yok. Olan tek şey karmaşa ve kaos. Her nöbetimizde kavga olduğunu söyleyebilirim samimi olarak. Birilerinin tartıştığı, sesinin yükseldiği çok oluyordu. Her ne kadar dünyada yaşanan bir şey olsa da bizim ülkemize galiba hiç gelmeyeceğini düşünük. Onun için de çok hazırlıklı olamadık. Bir sağlıkçı olarak ben de “Hiç başımıza gelmeyecek.” gibi yaşadım. Covid-19 hastası bakacağım aklıma hiç gelmedi. Ve ne olduğunu bilmediğimiz için o kadar çok korkuyorduk ki tedbirli olmak adına aşırı kurallarımız vardı. Korunma yöntemleri çok katıydı, forma, formanın üzerine önlük, önlüğün üzerine tulum, tulumun üzerine bir tane daha çıkarılabilir önlük, gözlük, bariyer, üç maske, bone…  Sadece bu değil, binaya da kapatıldık. Binaya sabah girdiğimizde akşam nöbet bitene kadar çıkamadık. Mesela şöyle bir anım var; ben çay içmeyi çok seviyorum, beni diri tutuyor, stresle baş etmemi kolaylaştırıyor. Çay demleyelim dedik, çay yok çünkü bina pandemi için hazırlandığından, bütün malzemeleri her birim kendi odasına aldı ya da depolarına kapattı ve biz bomboş bir binaya girdik. Çay makinasını öyle böyle bulduk ama çayımız yok. “Benim arabamda çay var” dedim, bana güldüler. “Nuray Hanım, binaya girdik çıkamazsınız” dediler. Arabanın içinde çayımız var, otoparkta arabayı görüyorum ama alamıyorum. Bu bizim için güzel bir şeye sebep oldu, küçücük bir arada onu hatırladım, girip aileme çay ve kahve sıkıntılarımızdan bahsettim. Kendi sitelerinde bir mesaj çekmişler site WhatsApp grubunda zannediyorum, 2 ya da 3 saatte 3 seferde hastaneye taşımamı gerektirecek kadar malzeme geldi. Çok keyfi bir şey gibi görünüyor ama kahve; bir ara, bir nefes almamız için orada muhteşem bir araçtı. Böyle bir sıkışmışlık vardı fiziksel ve ruhen. Şimdi şunu da yaşadık; bu servisi kurarken her klinikten deneyimli bir ekip olsun dendi. Ben yoğun bakım ve cerrahi hemşireliği yapmıştım, o yüzden ilk gidenlerden oldum. Her klinikten bir kaç kişi çağrıldı. Kendilerince, şartlarına uygun olarak ama bu çok çeşitlilik, çok fazla ve birbirini tanımayan insanın, bir araya gelmesine sebep oldu. Gidenler için de uyum kavramı çok önemli oldu haliyle. Ve yine gidenler için “niye ben gidiyorum, niye o gidiyor, onun hangi özelliği…” gibi bir sürü sorular vardı ve soruların temelinde de galiba adalet ve eşitlikle ilgili bir takım kavramlar vardı. Biz bir binaya kapatılmış, birbirini tanımayan, bir sürü insan; ne yapacağımızı bilmeden birbirimize baktık önce. Hastalar gelmeye başladıkça “tamam artık, biz şimdi burada ne yapacağız” dedik ve 'şimdi buradayız'a odaklandık. Telefon görüşmelerini bile kapattık çünkü zaten kıyafetimiz gereği uygun değildi. Dinlenme aralarında sadece bakabildiğimiz bir şeydi telefon. Benim için önemli, ilk basamağımız oydu. Birlikte yaşamayı öğrendik, yeni sorun çözme yöntemleri geliştirdik, hiç bilmediğimiz şu ana kadar hiç deneyimlemediğimiz çözüm ve tedavi yöntemleri bulmaya başladık. Bir hemşire olarak hastaya bir ilaç verirseniz o ilacın yan etkilerini bilmek zorundasınız hastaya gözlem yapmak için. Ama biz, verdiğimiz ilacın yan etkilerini bilmeden verdik. O yüzden her türlü değişim için hastayı çok yakın takipte tutmamız gerekti. Ama hastalar da kapıların arkasındaydı ve onları istediğimiz sıklıkta göremiyorduk. Bütün bunların getirdiği bir kaosun içindeydik. Ama ilginç deneyimler de yaşıyorduk bir yandan, mesela ekip liderliği…  'Tedavi ekibi' sağlık sektöründe herkes olabilir diye bir cümle olmakla birlikte tedavi ekibinde genelde hekim olur. Ama bunda öyle bir süreç yoktu. O binayı, o birimi, oradaki o hastaları en iyi tanıyan kimse liderimiz o oldu. Onu otomatik olarak kabul ettik, güvendik. Bu genelde kolay kolay değişmeyen sabit kalan hemşire ekibi olduğu için hemşire grubundan çıktı. Mesleğinin hiç bir öneminin olmadığı bir ekip liderliği deneyimini yaşadık. Mesela iletişiminin çok iyi olduğuna inandığımız kişi, aileleri arayıp bilgilendirme ve hastalar için ihtiyaçları olan şeyleri söyleme görevini aldı. “Ben en lezzetli çay ve kahveyi yaparım” diyen kahve sorumluluğunu aldı. Bunlar normalde hiç görev alacağımız alanlar değil ama işte böyle yaşadık. En zoru da bir hazırlanma, planlama aşaması olmadığı için, en sevdiğimiz, kıymetli varlıklarımızı; annemizi, babamızı, çocuklarımızı, eşimizi bir gün içinde güvenli bir alana götürmek ve bizim kendi rollerimizi, hangi rolümüz varsa onu da bir başkasına teslim etmek zorunda kaldık. Bu konuda ekip son derece zorlandı. Benim bildiğim kadarıyla rutinde görevlendirme yazısı 15 gün öncesinden söylenir ama biz bir gün öncesinde öğrendik. O yüzden o hazırlık aşaması, çocuklarımızla, sevdiklerimizle vedalaşmalarımız çok travmatik oldu. Travmatik bir sürece duygusal yüklemelerle travmatik girdik. 

Nöbet bitip eve döndüğünüzde dinlenmek için ne kadar süre vardı? 

Genelde iki gün koydular ama bu her yerde farklı oldu. Mesela bizim en büyük çatışmalarımızdan biri buydu. Dünyadan vazgeçtim, Türkiye genelinde aynı koşullarda çalışmakla birlikte, hepimizin çalışma sistemi farklıydı. 15 gün çalışıp 15 gün dinlenen ekip de vardı, bir hafta çalışıp bir hafta dinlenen de vardı, iki gün arayla çalışıp devam edenler de vardı. Bizde genelde iki gün aralık bırakılıyordu. Benim kişisel hayatımda çok büyük bir sorunum vardı; iki küçük çocuğun annesiyim. Yaklaşık 6 yıldır uyku sorunum var. Kaliteli ve bölünmeyen uykularım olmuyordu hiç, bu süreçte inanılmaz uyudum. Nöbetten çıktığımda oğluma bakarken bayıldım ve uyudum, gerisini hatırlamıyorum. Evde derin bir sessizlik oluyordu ben uyuduğumda. Son derece anlayışlı çocuklarım oldu. Hiç bilmediğim kadar anlayışlıydılar. Çok becerikli bir eşim varmış onu öğrendim, ev temizliği, ev işleri gibi konular benden alındı. Dinlenebildik mi, dinlenebildik. Bize 1,5 ay sonra gerekirse ekip değişimi yapılabileceğini söylediler. Yorulan arkadaşlarımızın baskısı olunca kişisel olarak değişenler oldu evet, çocuklarından çok uzun zaman ayrı kalanlar özellikle. Ben çok değiştirmek istemedim çünkü çok travmatik bir süreçti, yeni gelen kişinin bunu tekrar yaşayacağını bildiğim için değiştirmedim. Benimle birlikte çalışan çok büyük bir kesim değiştirmedik. “Biz görev bitene kadar kalırız” dedik, “dayanabildiğimiz kadar, hastalanmadığımız sürece…”  Çünkü benim zihnimdeki anıların hepsi ne yazık ki çok güzel değil. Hatta çok büyük bir kısmı kötü ve benzer anıları başkası da yaşasın istemedim. “Olan bize oldu, başkalarının zihni daha berrak ve güzel kalsın” dedim/dedik. Fiziksel olarak gücümüzün yettiği ölçüde devam etme kararıyla dilekçelerimizi verdik “gönüllü çalışmaya devam ediyoruz” diye. İyi de yapmışız, süreç düşündüğümüz kadar uzun olmadı 3 ay gibi bir süreç oldu. Ama galiba bu süreci deneyimlemeyenlerin, bizi anlamasının güç olduğunu hatırlayıp bazen üzüldüğüm oluyor. Anlaşılamamak kötü hissettiriyor… 

Çok zorlu bir görev yaparken, devam edebilmek için yeterli desteği alabildin mi? Destek aldığın yerler, noktalar neler oldu? Ya da yetersiz destek tükenmişliğe kapı açtı mı/açar mı?

Bir destek vardı elbette. Büyük de bir destek vardı ama yeterliliği gerçekten tartışabileceğimiz bir şey. O kadar ekstrem duygular yaşıyorduk ki belki de tam desteğin olması da pek mümkün değildi. İki önemli yerden destek aldık; biri ve en büyüğü ailem, senin gibi dostlarım ve kader birliği yaptığımız nöbet arkadaşlarımız. Onlardan ciddi destek aldık. Bir kere çok ilginç herkes dua etmeye başladı. Ben duayı bu kadar yoğun ilk kez duydum herkesten çok güzel dilekler dualar… “Seni seviyorum” diyen sayısı o kadar çoktu ki, ben de demeye başladım bu arada. Bağışlar önemli desteklerdi. Beslenmemizin iyi olması için çok ilginç destekler aldık. Hastanemiz bize enerji içeceği temin etti. Eczane aracılığıyla, normalde çok önem vermediğimiz bir şey ama  enerji içeceğini görünce “acaba başımıza ne gelecek, neden bize enerji içeceği gönderdiler” diye düşündük. Espri konumuz oldu. Tanımadığımız bir sürü yerden, müthiş lezzetli, özenle hazırlanmış yemekler geldi. Hiç tanışmadığımız, tanışma şansımızın hiç olmadığı ve olamayacağı belki ismini cismini bilmediğimiz, kurum ismi bilmediğimiz kişilerden, yerlerden destekler geldi. Herhangi bir niyetle değil de tamamen bizim için yapılmış olduğunu bilmek çok özeldi. Şu an ismini hatırlayamayacağım ama bir kadın dayanışma derneğinden bize yemek gelmişti. Yemeğin üzerine küçük notlar yazılı kartlar koymuşlar, çok özenmişler. Yine bir nöbetimde hastanenin yakınlarında küçük, bildiğimiz bir büfe hastalar dahil hepimize taze sıkılmış portakal suyu gönderdi. Büyük bardaklarda, görsel olarak da son derece şık, özenle hazırlanmış portakal suları geldi taze taze. Ve ben o insanları görürsem, tanışma şansım olursa gerçekten çok teşekkür etmek isterim. Çünkü kapalı bir yerdesiniz ve her şey kapalı, estetik yok, herkes aynı tip ve size küçük şirin kutularda mesajlar geliyor, kocaman ve şık bardaklar geliyor ve sevimli güzel kurabiyeler geliyor… Renkli bir şeyler geliyor ve bizi bir anda gerçekliğimize bağlıyor. Çünkü biz dünyayı unutuyoruz orada. Çalışırken odaklanmanız gerekiyor ya da zorunlu kalıyorsunuz, Yoksa dağılırsınız ve kaldıramazsınız. Ama o kurabiyelere -ki ben kurabiye yiyen biri değilim- o kadar hayranlıkla bakıyordum ki dayanamayıp tadına da bakmışlığım oldu. Son derece özenle hazırlanmış böyle desteklerimiz oldu. 

Ben hiç kullanmadım ama ücretsiz yolcu kartı gibi sosyal haklar tanınması bence çok anlamlıydı. Biz zaten pandemi sürecinde korkuyorduk, birilerine zarar vermekten de korkuyorduk. Aracı olan zaten araç kullandı ama bunun düşünülmesi bile benim için yeterliydi ve önemliydi. 

Nöbet arkadaşlarımızla birbirimize desteğimiz oldu. Yıllarca tanıdığınız insana bile özel bir şey anlatmakta zorlanabilirsiniz. Düşünebiliyor musunuz, ilk kez görüyorsunuz belki bir daha hiç denk gelmeyeceksiniz ve ona çok sevdiğiniz çocuğunuzun, en çok sevdiğiniz, en önemli özelliğini anlatıyorsunuz. Ya da eşinizle en zorlandığınız şeyi anlatıyorsunuz. Çünkü gerçekliğinizde kalmaya çalışıyorsunuz. Bu böyle; en kapalı, ifade etmekte en zorlanan insanlar bile anlatmaya başlıyor. Doktor arkadaşlarımız anlattı, personel arkadaşlarımız anlattı, mesleğin bir 'önemi' kalmadı. Hepimiz tek tip beyaz tulumlu insanlardık. Birbirimize destek vermemizde en önemli şey, ortak meselemiz olması, duygularımızın ortak olması, birbirimizi anlayabileceğimizi biliyor olmaktı. Bu açılmamızı kolaylaştırdı ve dertlerimizi anlatabilmek bizi güçlü de kıldı. O yüzden, onların desteği çok önemliydi, meslektaşlarımızın desteği çok önemliydi. 

Yetersiz destek alanları için şunları söyleyebilirim; biz çokça malzeme ve ekipman sorunu yaşadık. Malzeme eksikliğimiz varken de yaşadık, malzememiz olduğu zaman da yaşadık. Çünkü eksikliğiyle endişe edip kontrollü gittik ya da bu konuda uyarılar çok gönderildi ve çok dikkat etmemiz istendiği için fazla endişe ettik. Bazen duygularımızın anlaşılmadığını düşündük. Yorulduğumuzu, yorulmanın ne olduğunu anlatamadık bazen. Formamız terden su içindeyken forma sıkıntısını anlattık. Formaları evimize götürüp yıkamak istemediğimizi, bunların burada yıkanıp temizlenmesi gerektiğini anlatmaya çalıştık ama başaramadık. Bunu çok kısa bir süre yapabildik. Olmadı. Hastaneden eve, evden hastaneye bir şey getirmemek için bu kadar hassaslanırken formalarımızı götürmek zorunda kaldık. Çalışma şartlarımız zorlayıcıydı. Yoğun bakım hemşirelerinin bir zorluğu vardır, servisin ayrı bir zorluğu vardır, eşitlik ve adaletle ilgili ciddi sıkıntılar yaşadık ya da o koşullarda öyle hissettik. Ulaşım problemimiz oldu çokça. Sokağa çıkma yasakları olduğu için trafikte sıkıntılara yaşadık. Önce bir sorun yaşadık. Sorunun iletilmesi ve çözüm bulunması derken bir süreç geçti ve biz bu süreci sıkıntılı geçirdik. Sonra evet yurtlar ayarlandı ama nihayetinde biz o süreci sıkıntılı yaşadık. Çünkü çözümü iki hafta üç haftamızı alıyordu. Bir şeyin düzelmesi için zaman fazlasıyla ve gereksiz uzuyordu. Bunlar bizi belki de tükenmişliğe doğru götüren şeylerdi. Çokça eleştirmeye yoğunlaştığımız bir süreç de oldu. Çünkü şöyle bir şey oluyordu; iki şeyi çok iyi hatırlıyorum bu süreçle ilgili bir grup şöyle diyor “ama bu haksızlık” diyor diğer grupta şöyle diyor “ evet haklısınız ama …” Her güne böyle başlıyorduk. Haklı olduğumuzu bilip ‘ama’yla devam edilen bir dayatma geliyordu. Bunları pek anlayamadık. Anlayamadan yapmak zorunda kaldığımız bir sürü şey yaşadık. Yine de koşullara uyum sağladığımız kadar sağlıklı kalacağımızı keşfedince kısmen güvendik, kısmen uyum sağladık, kısmen eleştirme hakkımızı kullandık. Hepsini yaptık, her yolu denedik. Pandemiye 1 servisle başladık, 12 ye kadar çıktık. 12 pandemi servisi ve ayrıca yoğun bakımlar vardı. Galiba 12'inci servisle birlikte, tükenmişliğe doğru gitmeye başladım. Çünkü 8'inci kattaydık artık ve bir katımız kalmıştı. Sanki bitmeyecek gibiydi, sınırsızlık duygusunu yaşadık…  Ama bir süre sonra hastaların sayısı azaldıkça yavaş yavaş servisleri kapatmaya başladık. Kapattığımız her servis bize umut oldu. Toparlandık, keyiflendik, geri dönüş yoluna girdiğimizi düşündük. Şu anda hastalık var elbette hem de çok sıkıntılı bir süreç yine ama galiba o zamanki kadar olmadığımız için, sürecin şiddeti kısmen uzadığı ve yayıldığı için biraz daha güçlü olduğumuzu düşünüyorum. Ama tabi ki yine zor günler bizi bekliyor. Ve görev başındayız, yapacak bir şeyimiz yok. Hastaları taburcu ederken, servisler kapanırken minik minik kutlamalar yaptık, kendi kendimizi desteklememiz de bu oldu. Çok minicik kutlamalar ama çok anlamlı, duygu yüklü kutlamalardı. 

Hastalar bu süreci nasıl yaşadılar, gözlemlerin neler oldu?

Herkesin söylediği bir şey var, evde kalmak zor. Evde kalmak demek, etkileşimin azaldığı, yapmak istediğiniz şeylerde sınırlandırmalar ve kapalı bir ortam ama salondan yatak odasına yatak odasından mutfağa geçmenin lüksünü herhalde serviste yatan hastalar biliyor. Çünkü onlar sadece tek bir odadaydılar, hatta yoğun bakımdaki hastalar tek bir yataktaydılar… Birgün bir suyu biten bir hastaya, önce birkaç bardak kendimden verdim ama “aile yakınlarınızı arayalım size su temin etsinler” dedim, 'Bana su getirecek kimse yok ki!' dedi. ‘Nasıl!’ dedim, 'Hepsi hasta, hepsi bu binada farklı farklı katlarda’ dedi. Yine bir hasta bana dedi ki; 'Babam yan serviste yatıyor nasıl olduğunu sorar mısınız, telefon kullanamadığı için soramıyorum, bana ondan bir haber getirir misiniz?' Yan servise gittim babasının durumunu öğrenip söylemeye gelirken öğrendim ki annesi yoğun bakımdaymış ve annesi vefat etmiş, babasının durumu iyiydi onu söyledim ama annesinin durumunu söyleyemedim. İletişim yok, şöyle tabi ki cep telefonları var ama insanlar onlara ne kadar söylerseler o kadar biliyorlar dışarıyı, kayıplar var. Hastalananlar genelde tek başına hastalanmıyor, aile yakınları beraber hastalanıyorlar. Yardım mekanizmaları kesik oluyor. Bizim kültürümüzde hasta insana yardım etmekle ilgili kavram ve değerlerimiz vardır ya, hastaya ‘geçmiş olsun’ deriz, bir ihtiyacı olduğunda karşılamaya çalışırız, bu da yok düşünebiliyor musunuz? Hastalıktan korkuyorlar ve gelen giden ilgilenen kimse yok. Zaten göremezler, tek başına kalıyorlar ama mesela kişisel ihtiyaçlar ve temizlik ürünleri istediğimiz aile üyelerinin “ Gelemem, korkuyorum.” dediklerini biliyorum. Biz kendi malzemelerimizi paylaşmak zorunda kalıyorduk. Yemeğimizi, suyumuzu paylaşmak zorunda kaldık. Çok da iyi yaptık ama keşke aileleri destek olabilseydi de buna ihtiyaç kalmasaydı. Aile desteğinin kötü olduğu bir süreçti, iyi örnekler de var tabi. Öyle bir aileler vardı ki bahçede çadır kuracak kadar, hastasını camdan görebileceği bir yere konumlanıp, saatlerce orada kalıp yalnız bırakmama gayreti içinde olanlar... Biz onlara pek izin vermiyor, az kalmalarını sağlıyorduk ama hani bunları da yaşadık… 

Hastalar için de zor. Bir hastamın çığlık attığını duydum, “Ben öleceğim” diye üstelik… Çığlık atmasıyla benim odaya girmem arasında beş dakikalık süre geçti çünkü giyinmem gerekiyordu. Sesimizle hastayı tutmaya çalıştık, 8'inci kattayız, ya kendine zarar verirse diye endişe ettik. Birimiz sesimizle onu kontrol etmeye çalışırken bir diğerimiz giyinip girmeye çalıştık. Ben ruh sağlığı çalışanı olduğum için ben girdim. Belirsizliğin onu çıldırttığını söyledi. Ölmekten değil de belirsizlikten aslında korktuğunu konuştuk. Ve hayatında şu an, bugün için öğrenmek istediğini öğrenip ona söyleyince o belirsizlik zincirini kımış olduk. Güzel haber; hastayı taburcu ettik, sonrasında iyiydi. Yine bir hastamın, odasından çıkma yasağı olduğu halde yemek dağıtım sırasında olduğunu farkettik. Şöyle bir görüntü Aytülcüm; hemşire olarak odaya giriyorsunuz tuvalette yok, odanın camı açık, 8'inci kat yanında buzdolabı var, buzdolabının üzerinde televizyon açık, hiçbir eşya toplanmamış buzdolabının kapağı açık ve ben ne düşüneceğimi bilemedim, düşüncemden korktum. Personel arkadaşımızdan destek aldım, ‘camdan sen bakar mısın?’ dedim, dedi ki birlikte bakalım o da korktu, birlikte baktık camdan aşağıya. 8'inci kattan aşağıya baktığımda yeşil bir çimenlik, boş bir yeşil çimenlik gördüğüme hiç bu kadar sevineceğim aklıma gelmemişti. Sonra arkamızdan hasta odaya geldi, canı sıkılmış kantine kadar gitmiş kahve içmeye. Hastaya hiç kızamadım o kadar mutlu oldum ki hayatta olduğu için…

Bir tane çok yaşlı bir hastamız vardı, kadın bir hastamız. Kapıyı açtığımızda biz şu uyarıda bulunuyorduk; lütfen kapınızı kapatın biz sizin yanınıza gelelim diye, ki koridorları her ne kadar temiz alan kabul etmesek de biz yine zaman zaman bariyerlerimizin gözlüklerimizin olmadığı yerlerdi. En sonunda isyan etti, dedi ki; 'Ben hiç sizi anlamıyorum, siz nasıl hasta bakıyorsunuz, yanıma sık sık gelmiyorsunuz, hiçbir hasta bana gelemiyor ve ben gidip diğer hastalarla sohbet edip ‘nasılsın diye soramıyorum, hiç böyle bir hastane görmedim’ dedi. ‘Ne yapmak istiyorsunuz?’ dedim, 'Ben diğer insanlarla konuşmak istiyorum, benim hastalığım gibi başkaları da var mı, ne yapıyorlar, nasıllar, ne yiyor, ne içiyorlar sormak istiyorum’, dedi. Sonra ‘Siz bana sorun, ben diğer hastaya sorayım, sonra gelip size söyleyeyim’ dedim. Benim önerilerime açık değil çünkü, ‘tamam’ dedi. Gerçekten de sordum diğer hastalara, birbirlerinden haber götürdüm. ‘Bir hastamız sizin nasıl beslendiğinizi merak ediyor’ diye sordum, o söyledi gidip ona ilettim. ‘Şu kişi size teşekkür etti, bugün size günaydın dedi’ gibi…  Böyle şeyler de yaşadık. 

Çok tatlı çok hoşmuş bir nevi posta güvercini gibi… 

Evet, iletişim çok değerli… Hastaların en büyük sorunlarından biri bizimle iletişim kuramamaktı. Çünkü bariyerlerimiz var, gözlüklerimiz var ve maskeler var. Duyma kaybımız çok, yeteneğiniz kayboluyor gerçekten, duyamıyoruz. Bir şeyler soruyorlar cevap vermek de, anlamak da zor ve söylemek de zor. Süreç başladıktan bir süre sonra şunu yapmaya başladık; her nöbette hemşire değiştiği için cep telefonlarımızı küçük kağıtlara yazıp masasına yapıştırıyorduk 'bizi arayabilirsiniz' diye. Gerçekten ‘nefes alamıyorum, zorlanıyorum’ diye arayan hastamız da oldu, ‘benim canım sıkılıyor, siz ne yapıyorsunuz hemşire hanım?’ diyen de oldu. Böyle renkli telefon konuşmaları da oldu iletişimimiz de değişti. 

Bizler evlerimizde kapalı olduğumuz sürece tutunduğumuz dallardan biri de sanat ve yaratıcılık oldu. Sanat umudu en çok besleyen alanlardan biri bana kalırsa. Merak ediyorum, hastanenin odalarına ya da koridorlarına sanat sızabildi mi ya da umut? Aynı şekilde belki hastanede değil ama senin kişisel yaşantına sanat ya da umut sızabildi mi? Ve nasıl, neler umut oldu?

Birlikte sanat terapi eğitiminde tanıştık seninle. Sanatın bir çok yolunu deneyimledik, bildiğimiz anlamda sanata vakit ayıramadık.  Çünkü paylaşım o kadar zor ki, düşünebiliyor musunuz iki dakikadan fazla kalmamamız gereken bir oda var, duymakta ve duyurmakta zorlandığınız fiziksek sıkıntılarınız var, çoğu kez kısacık cümlelerle birbirimize bir şeyler anlattığımız bir durumdayız. Sanatsal etkinlik yapmak çok zordu ama şöyle şeyler yaşadık bu da bu sürecin getirdiği ve bizim planlamadığımız bir şeydi; bir gün nöbette bir hemşire arkadaş koşarak geldi, bir heyecanlı ki görmeniz gerekiyor, ‘hasta bana ismimle hitap etti, hoşgeldin dedi bana, beni tanıdı’ dedi. Sabaha kadar bunun sohbetini yaptık. İsminin bilinmesi ne kadar önemli bir şey Bizi biz yapan elimiz, yüzümüz, saçımız, rengimiz, kilomuz, boy kısmen belli oluyordu ama sesimiz bile maskeden dolayı farklı çıkıyor, birbirimizi tanımıyor, tanıyamıyorduk. Benim uzun yıllardır arkadaşım olan biriyle karşılaştık, nöbetin ilerleyen saatinde fark ettik, arkadaş olduğumuzu, birbirimizi tanıdığımızı. Kaldığım yere geri dönersem, o koşarak gelen arkadaşım, çok heyecanlanmıştı. Sonrasında şöyle yapalım dedik; bizden önce de muhakkak birileri yapmıştır ama bizim o anımız için yeni bir keşifti yine de. ‘Tulumlarımızın üzerine ismimizi yazalım!’, yazdık. İsimlerimizi yazdığımız yer çok anlamlıydı, kendi aramızda bunları da konuştuk. Kimimiz sırtına koydu kimimiz önüne kimimiz ‘kalbimin üstüne yazıyorum!’ dedi. Sonrasında çok konuştuk, sanatı belki öyle kullandık. Günler geçtikçe isimlerimizin yanlarına semboller koymaya başladık, duygularımızı ifade eden semboller kullanmaya başladık. Hastalarımızın çok hoşuna gittiğini biliyorum. İsmimizi biliyor olmaları çok hoşlarına gitti. Bazen sembollere dair espri yaptılar, bazen onlar da istediler onların da ellerine ya da görebilecekleri yerlerine yaptık, etiketlere bir şeyler yazıp yataklarına yapıştırdık. Belki küçük ama bence iyi olduğunu düşündüğüm şeyleri deneyimledik. Genelde annelerin deneyimlediği bir şey daha oldu; evden bize mesajlar geldi. Çocuklarımızın yaptığı resimler, güzel yazılar, şarkılar. Nöbette birileri bizim için şarkılar istiyor, şarkılar gönderiyor… Oğlum özellikle, o çok merak ediyordu, ‘Resimlerimi görebileceğin yere koy!’ diyordu. Çocuklarımızdan gelen resimleri tedavi odasında duvara yapıştırdık. Herkes Poyraz’ı biliyordu, ben herkesin çocuğunu biliyordum. Resimler aracılığıyla, resimler üzerinden de konuştuk. Bizi ne kadar özlediklerini ya da sevdiklerini anlatmaya çalışıyorlardı. Onları da konuştuk kendi aramızda. Yani bolca duygu konuşma şansımız oldu diyebilirim. Hastaların odalarında televizyon vardı, bazen film seyrediyorlardı. Eğlence programları izlediklerini çok görmedim, yarışma programları vardı galiba ama film izlediklerinde gülümsediklerini, içeriden seslerinin geldiğini çok duydum. Bir de 23 Nisan'da bir etkinlik yapıldı, duydun mu bilmiyorum, tedavi ekibinin tamamı olarak -hastalar hep tulumla görüyor ya- sivil sadece maskeli indik, herkes indi, servislerde birer kişi kaldı. ‘Sev kardeşim’ şarkısıyla birlikte ışık gösterisi yapıldı ve yatağından kalkmakta zorlanan hastalar bile kalkıp cama çıktılar ve alkışladılar. Bayraklar sallandı bol bol ve büyük bir çoşku vardı. O gün hastalar dahil, hepimiz çok keyiflendiğimizi hatırlıyorum. Umutluyuz ve birlikteyiz, biz dışarda siz içeride ama ‘beraberiz’ duygusunu pekiştirmiş olduk. Bence çok iyi oldu. Her şeye rağmen kapalı bir alanda kalmak, kalırken umutlarını canlı tutmak gerçekten zordu.  

Bizim sizleri alkışladığımız bir dönem vardı. Bu alkışlar size ulaşıyor muydu ve bu bir güç oluyor muydu?

Kesinlikle oluyordu, hemşireliğin ne demek olduğunu o günlerde çocuklarım öğrendi. Bir anıyla anlatmaya çalışayım; bir gün mutfakta bir şey yapıyorum, tabi bu süreçte çocukları oyalamak çok zor onun için her şeyi birlikte yapıyoruz ve hayat çok yavaşlıyor, yemek yapma hızımız da yavaşlıyor. Benim hızlıca nöbete gitmem gerekiyor oysa. Çocuklara şöyle dedim; ‘bunu ben tek yapayım, siz biraz dışında kalın. Çünkü çok yoruluyorum ve yetişemiyorum’. Üç buçuk yaşındaki kızım şöyle dedi; ‘Anne hemşireler yorulmaz!’. ‘Haklısın’ dedim ve devam ettik. Bence herkesin bir yerine dokunduk herkes biraz anladı önemini bir süre sonra. Kaybetmekten yana bir sıkıntım yok hiç bir zaman çok önde olmamızı gerektiren sorunlar yaşamayalım yeter ki… Ben güzel şeyler yaşadım, teşekkürler aldım, teşekkür ettim bol bol… Alkışlanmak bu kadar zor koşullarda çok önemliydi. Tabi ki alkışlanmayı seviyoruz. 

Çünkü yalnız olmadığımızı her şeye rağmen değerli olduğumuzu hissettiren sembolümüzdü.

Travmatik bir süreçti ve kısmen de hala öyle. Travmanın acı verici zorlayıcı yanlarını daha çok dillendiriyoruz ama travma sonrası büyüme olarak adlandırdığımız bir kapı daha var aslında. Sen travma sonrası büyüme ile ilgili neler söylemek istersin ve toplu olarak hangi noktalarda büyütmüş olabilir bu travma bizi? Kişisel alan, temizlik, tüketim alışkanlıklarımız ve üretime açılan kapılar (ekmek yapmak, bahçe kurmak, doğayla yakınlaşmak gibi) ev ve sevdiklerimizle kurduğumuz ilişkiler benim aklıma ilk gelenler. Ne dersin ve sağlık sistemi için de belki düşünebilirsin.

Hayatımda ilk kez şöyle bir deneyimim oldu; hiç tanımadığım birine çok güvendim. Sırtımı yaslayabildim, paylaşabildim, bolca şükredebildim, çok teşekkür ettim, çok teşekkür aldım. O zor sürece rağmen hayatın ne kadar güzel olduğunu görebildik, söylemesi zor olan şeyler vardır ya böyle bazı insanlar için bazı durumlarda, ‘seni seviyorum’, ‘çok özledim’, ‘çok özelsin’, ‘korkuyorum’ ya da başka duygular da olabilir bunları söyleyebilme hakkını deneyimledik. Hepimiz yapabildik. Bu süreçle birlikte ertelememeyi o anı yaşamayı öğrendik. Bizim insan olarak bir çok hakkımız olduğunu hatırladık. Ama haklarımızın yanında sınırlamalarımızı hatırladık. Benim yine en güzel deneyimim, zamanı yavaşlatabilmeyi deneyimledim. Beni tanıyanların benden duydukları ve çokça kullandığım bir cümle vardır; ‘bir gün 24 saat değil 30 saat olsaydı benim hayatım toz pembe olurdu’ derdim. ‘Çünkü o 6 saat uyurdum’ diye söylerdim. Şimdi hiç öyle söylemiyorum. Çünkü 24 saati inanın bazen kırk saat gibi yaşadım. O kadar yavaşlatılmış yaşadık ki … Koşmamız gereken hiç bir şey kalmadı. Gerekiyor cümlesi hayatımızda o kadar azaldı ki hastanedeki o 12 saat tempolu olabilir ama sonraki zaman dilimi benim hayatımda çok yavaştı. Ben bir şeye tamam deyip yola devam etmekte zorlanan biriyim. Bu travma bana kabullenmeyi ve sabır göstermeyi öğretti. Hataya rağmen durabilmeyi, bekleyebilmeyi, gözlemleyebilmeyi öğretti. Yine en büyük etkilerinden biri duyguları ifade etmek, duyguların gücünü öğretti. Hep bildiğimiz, hep ucundan denediğimiz ifade gücü…  Hiç bu kadar yoğun deneyimlememiştim. Yani ‘senden korkuyorum’, ‘sana kızıyorum’ gibi kendi duygularımı söyleyebilmek o kadar güzel geldi ki o söyleme hakkını elde ediyorsunuz. Gücümün bittiği noktalar oluyordu elbette, ‘gücümüz bitti!’, dediğimizde bile hala bir gücümüzün olduğunu gördük. O üst sınıra o kadar çok  geldik ki ama hiç bittiğini görmedik. Düşündüğümüzün ötesinde çok çok daha üst bir sınır olduğunu deneyimledik. Galiba çok güçlü olduğumuzu da deneyimledik. Travmanın büyütme kısmında ben gücümüzün sınırlarını çok iyi deneyimledim. Sınırsızlığını belki de, çünkü sınırını görmedim. 36 saatten sonra bile hala ayakta kalabiliyordum. Her ne kadar bayılma noktasında da olsa ayakta kalmam gereken noktalarda ayakta kalabildim. Her şeye rağmen… Bolca şükretmek de en güzeliydi. 

Ne olsa daha iyi olurdu diye sorayım? 

İnanın cevabını bilmiyorum. Daha iyi anlaşılmak iyi olabilirdi. Daha iyi anlatabilmeyi belki çünkü o yoğun duygular içindeyken anlatmak da sıkıntılı olmuş olabilir daha sakin kalabilirdik, ben yaptım ama belki herkesi yavaşı yavaşlatabilmesi iyi olabilirdi. Ve ‘vaka’ kelimesinden hiç hoşlanmadım. Vaka kelimesi çok duygudan uzak, canlıdan uzak… Bir canlıdan bahsediyoruz ama vaka diyoruz. Ya da ‘sağlık personeli’ diyoruz, evet bir sürü kişi var ama çok genel cümlelerden hoşlanmıyorum. Galiba insanların duyarlılığını azaltan bir şey bu. ‘Bir insan öldü ‘ demek yerine ‘bir vakayı kaybettik’ demek arasında bence çok fark var. Bir yakınınızı kaybettiğinizi düşünün ve televizyonda şöyle deniyor; ‘bir vaka kaybı var’ Çok duymak istemeyeceğim zor bir şey ama beni vaka sayısı çok etkilemiyordu, ürkütmüyordu. Orada bir rakam vardı sadece. Bazı kendine dikkat etmeyen kurallara uymayan belki böyle duyguyu anlamayla ilgili sıkıntıları olduğunu düşünürsek belki onlar için iyi olabilirdi, vaka kelimesi yerine bir şey bulmak gibi… 

Önerin var mı ?

Canlılık vurgusu olan bir şey olsa güzel olurdu. ‘Biri var ve sıkıntı yaşıyor’, vaka daha nesne ya da obje gibi. Şikayetlerimi söylüyorum ama benim de aklıma bir öneri gelmedi şimdi. Aklıma gelen bir şey olursa muhakkak paylaşmak isterim ama…

En son iki gün önce TTB açıklama yaptı 'Tükeniyoruz' diye, genel olarak sağlıkçıların durumu nedir? Ve sen tatil yapabildin mi? 

Başta da dedim ya genel bir çalışma prensipleri olamadı diye onun için herkes adına konuşamam ama ben tatil yaptım. Çok güzel bir tatil yaptım ama sitemin bahçesinden çıkmadan yaptım. Yani o popüler tatil anlayışından başka bir tatille tanıştım. Bu kadar insana ‘dikkat edin!’ derken eğer ben şehir dışına ya da turizm sektörünün hit olduğu yerlere gitseydim bence çok ayıp ederdim. Doğru bulmuyorum, yapmazdım, yapmadım. Benim yeni tatil anlayışım bir kere çalmayan telefonlar. Tatil olduğum için kimse beni aramıyordu, ‘acil’le başlamayan mesajlar, ‘Haklısın, doğru ama…’  diyen cümleler yok… Uzun bir tatil olmadı çok kısa bir süre deneyimleyebildiğim ama gerçekten bir arınmaydı diyebilirim. Bir ay önceydi bu, bir ay önce benimle konuştuğunda acaba böyle bir yüz ifadem olur muydu bilemiyorum, şu an kendimi çok iyi hissediyorum. Uzun uzun müzik dinledim, kitap okudum, filmler seyrettim, uzun zamandır yemediğim yemekleri yedim, oğlumun hazırladığı süslü masalarda yemeklerler yedim. Hızlıca günü toplayıp bir şeyler yapma endişesi taşımadan uzun uzun kahve çay sohbetleri yaptım. Belki de en önemlisi bahçemin ne kadar büyük olduğunu farkettim. Bahçemdeki canlılarla tanıştım, kirpilerle böceklerle tanıştım kilolarca erik topladım, erik reçelleri yaptım, hayatımda ilk kez yaptım, ne kadar güzelmiş… Böyle her şeyin durduğu derin bir sessizlikte rüzgarı ve yaprakları dinledim. Samimi söylüyorum bunlar hepimizin romantizm başlığı altında anlattıkları şeylerdir ya ben bunu uzun uzun deneyimledim. Anlık yaşamaktan bahsetmiyorum. O 24 saat içinde 48 saat deneyimledim. Ama şimdi yine başladık.  Galiba tatil kavramımı şöyle özetleyebilirim; zamanı yavaşlatmak… 

Şahane, çok sevindim 

Şimdi tekrar temponun yüksek olduğu hastane ortamına geri döndük, şu an için İstanbul genelinde iyiyiz, hastalık ciddi seyrediyor ama ufaktan ufaktan hazırlıklarımız başladı ki bir önceki süreçle aynı olmasın diye. Yedek planlarımız var önümüzde. Aşağı yukarı ne yaşayacağımız belli olduğu için biraz daha hazırlıklıyız. Yorgun ekip var mı sağlık sektöründe, tabi ki var herkes bizim gibi dinlenmiş olmayabilir ama artık bu hastalığı tanıyan bir ekip de var.  Biraz daha çocuklarımız biliyor.  Sektör kötü evet … Sağlık sektörü kötü, eğitim sektörü kötü, turizm sektörü kötü olabilir ama biz hala kötü derken hayattayız, canlıyız. Canlıyken ‘kötü’ diyoruz, bu da bizim şansımız. 

Ve bu söylediğin canlılık, direnç ve değiştirme umudunu da taşıyor… Canlıyız ve değiştirebiliriz… 

Tabi ki hala hayattayız.

Tatilden sonra sende yarına kalan neler var? Tatili sorma sebebim de şu; tatil sadece en ve çok eğlendiğimiz zaman dilimi değildir, bir içselleştirme, demini alma sürecidir aynı zamanda. Bu anlamıyla düşündüğünde neler söylemek istersin?

Bir sürü şey var elbette ama asla değişmesine izin vermek istemediğim çok önemli bir şey var; ben gerekliliklerle önem sırasını belirleyen biriydim günlük planlamalarımda. Artık gerekliliklerle ilgilenmiyorum. Duygularımla sıralamaya karar verdim. Beni mutlu eden, keyif veren, iyi hissettiren şeyleri ön sıraya koydum. Bu bir süredir böyleydi, tatil öncesinde de böyleydi. Tatil sonrasında yoğunlaştı. Her şey durabilir, önemli olan benim ne hissettiğim. Çünkü her şeyle bir şekilde baş edebiliyorsunuz öyle ya da böyle baş edebiliyorsunuz ama duyguyla baş etmek çok zor. Önce duyguların gücünü öğrendim, eğer duygunuza hakimseniz ve istediğiniz duyguyu yaşıyorsanız, her şeyle baş etmek daha kolay oluyor çünkü. Her şeyi açıyor bu söylediğim.  İletişimi açıyor, sabretmeyi açıyor, kabullenmeyi açıyor… O zorluğun için de bile kolaylaştırıyor. O yüzden bu tatilin bana getirisi bu oldu. Varolanı güçlendirdi ve bunun değişmesini istemiyorum. Yani ben Aytül’le görüşme yapma gerekliliği hissetmedim, Aytül'le görüşme yaptığımda mutlu olacağımı bildim.

Çok teşekkür, son bir soru önümüz kış bizlere neler söylemek istersin bizler ne yapalım? 

Gerekliliklerle bu işin gitmediğini ben öğrendim. Yani ‘maske takmak gerekiyor!’ dersek olmuyor. Maske takmanın önemi ve o kişi için ne olduğunun anlaşılması önemli. Yine duyguya döneceğim; neden maskeyi düzgün takmıyoruz?, burnumuz açık çoğu zaman.  ‘Nefes alamıyorum’ diyoruz ya işte orada gerçek endişe ve duygumuzu konuşmamız lazım.  Bunu anlattığımız takdirde bence gereklilikler hayatımızda yer kaplamayacaktır. 3 maske takarak çalışmak zorunda kalan ben, maskeyle zorlansam bile asla takmaktan vazgeçmiyorum. Çünkü benim kimseyi hasta etmeye hakkım yok. Ben bir çocuğun şöyle bir şey söylediğinine tanık oldum; ‘Bence bu büyükler hasta olmak istiyorlar. Hasta olmak istemeseler maske takarlar ve biz de okula gideriz. Hiç bizi düşünen yok!’ dedi. Okulunu çok özlemiş ve isyan ediyordu. Bizler ne yapmalıyız, günlük hayatımızı olabildiğince sakin yaşamaya devam etmeliyiz. Çok izole olmamalıyız, çok içimize kapanmamalıyız. Her şey normalmişçesine devam edip, bu hastalığı hiç unutmadan yaşayacağız. Yani hep varlığını kabul edip, bunu gündemimizde tutarsak, duygularımız çok yıpranıyor ve kötü oluyoruz. ‘Evet böyle bir hastalık var, bunları yaparsak hastalanmayız ya da başkasını hastalandırmayız’ tabi ki ihtiyacımız olan her şeyi yaşamayı da ihmal etmemek gerekiyor. Çünkü hayatta kalmak sadece kalbimizin atması değil, bütünüyle sağlıklı kalmamız gerekiyor. Geri dönüşü olmayan travma yüklerini taşımamamız gerekiyor. Birbirimize çok temas etmeliyiz, duygu olarak temas etmeliyiz eğer bir gün zorunlu vedalaşmak istemiyorsak.

Eklemek istediğin bir şey var mı ?

Ben insanları çok seviyormuşum her şeye rağmen kızdırsalar da, hiç tanımadığım insanları sevebilmeyi de çok sevdim. Her türlü hakkım var, kızabilirim ama sevebilirimi de. Çok duygusallaştım ben, değişik oldum. Buna ‘Nuray büyüdü!’ diyebilir miyim, bilemiyorum ama şu an ne olduysam bence güzel oldum.

Söyleşimizin başlarında bu süreç içinde çok güldük çok ağladık diye bir cümle kurduğumu hatırlıyorum. Sanırım söyleşinin başlarında umutlu yanlara odaklanma kararını o cümleden sonra verdim ama tabi ki çok çaresiz kaldığımız anlar oldu. Özellikle sürecin başlarında, her şeyin karmaşık, belirsiz olduğu zamanlarda yıllardır tanıdığımız meslektaşlarımıza, hasta olarak bakma deneyimimiz, her an sayılarının bir iki üç derken kontrolsüzce artması, üstelik kayıpların, vefatların olması korku ve çaresizlik hislerimizi artırıyordu.

Yoğun bakım ünitelerine gönderdiğimiz hastaların arkasından bakakaldığımız, ailesine kim nasıl söyleyecek diye düşündüğümüz anlar…. Hep duyguları ifade etmekten konuştuk; düşünün ki vefat eden hastalarımızın aileleri, yakınları, arkadaşları gerçek vedalaşmayı yapamadı. Çokça ifade ettikleri rüya, kabus gibi, yarım kalmışlık duygusuydu. Bazen sorumluluk yükümüzün altında ezilip, çaresizliğin getirisi öfkemize teslim olduğumuzda oldu.

O ana kadar bilinmeyen kronik hastalık tanılarıyla raporlar, idari izinler kullanan ekip üyelerinin varlığına karşın pandemi servisinde çalıştığı için 9 aylık bebeğini hastalık bulaştırma endişesiyle sütten kesme planları yaparken ağlayan meslektaşımı unutmam pek mümkün değil…

Ama her şeye rağmen sevebilmek, umudun varlığını kabul etmek, gücümüzün sınırını keşfetmek, devam edebilmek, büyümenin getirisidir… Ve evet gururla ‘Nuray büyüdü!’ diyebilirim…