Sistematik, planlı ve sürekli bir dönüşümle karşı karşıyayız. Türkiye'deki yapısal dönüşümün tarifine ilişkin farklı tezler mevcut. "AKP'nin parti devletine dönüştüğü" ortak kabuller arasında yer alırken, 16 Nisan referandumu sonrası "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin" sadece "tek adam iktidarı" ile açıklanıp açıklanmayacağı ise hâlâ tartışılıyor.

"Başkanlık Sistemi"nden "Parlamenter Sistem"e geçiş süreci için Muharrem İnce'nin bile adaylık döneminde iki yıllık bir geçiş süresine ihtiyacın olduğunu söylemesi,  Türkiye'deki değişimin sadece Erdoğan ile açıklanamayacağını gösteriyor. Tablo sanki biraz daha karışık. Ama ne olduğunu anlamak elzem.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, ana muhalefet lideri Kılıçdaroğlu'na yönelik "Sen eğer Gezi olaylarındaki gibi bir şeyler yapmaya tevessül edersen, bilesin ki bu millet 15 Temmuz'da FETÖ'cülere ve uşaklarına nasıl bu meydanları dar ettiyse, yine dar ederiz bunu böyle bilesin" açıklaması ile iktidarın has ortağı oyun kurucu MHP lideri Bahçeli'nin  "Sarı yelek giyen çıplak yatmayı göze almalıdır. Bu işin şakası yoktur. Mesele beka meselesidir. Mesele Türkiye meselesidir. Adalet Bakanlığı'nın önüne sandalye atıp oturmak için rest çekenler, YSK'yı kuşatmadan bahsedenler, zoru görünce kaçacak yer arayanlar vakit geç olmadan ayaklarını denk almalıdırlar" sözleri arasındaki vurgu benzerliği, "ittifak"ı da aşan bir birlikteliği teyit ediyor. Parlamenter Sistem'in temsiliyet krizini, egemenler lehine aşmaya çalışan bir dışa vurum olarak duruyor.

Peki devletteki bu dönüşümü nasıl açıklamak gerekiyor? Halkların Demokratik Kongresi'nin "Demokrasi Konferansı"nda konuşan siyaset bilimci Şebnem Oğuz'un parçaları somut örneklerle bir araya getiren sunumu oldukça zihin açıcıydı. Bu dönüşümün 2007'de sinyallerini verdiğini, 2013'de başladığını, 15 Temmuz sonrası ise derinleştiğini belirten Oğuz, faşizan öğeler içeren "Olağanüstü devlet" biçimi tespitinde bulunuyor ve diyor ki; "Olağanüstü devlet formlarına baktığımızda birkaç önemli kriter vardır. Seçimlerin askıya alınması, devletin iktidar bloğunun sermaye kesimlerinden, emperyal güçlerden görece özerkliğinin artması, devletin ideolojik aygıtlarının baskı araçlarından özerkliğinin azalması, devlet iç hiyerarşisinin dönüşmesi, her bir aygıtının işlevinin değişmesini görürüz."

Yani medya, ideolojik aygıt olarak baskı işlevi üstlenir bu devlet formunda. Bunu uzun zamandır iktidarın sesi yayın organlarının manşetlerinden, haberlerinden görebiliyoruz.  Yakın bir örnek olarak FOX TV'den gazeteci Fatih Portakal'a yaşatılanları gösterebiliriz. Aşamalı olarak hemen suç duyurusunda bulunuldu, Cumhurbaşkanı Erdoğan meydanlardan hedef gösterdi. Bu durumda yargının da ne yapacağını tahmin etmek zor olmasa gerek...

"Olağanüstü devlet" formunda devlet iç hiyerarşisinin değişimine ilişkin Oğuz'un sunumunda yer verdiği örneklerle devam edelim: "Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığı istihbarat işlevi üstlendi. Darbe girişiminin ardından Cemaat'in yurt dışı yapılanması ile ilgili din görevlileri aracılığı ile istihbarat raporları hazırlandı."

Hatırlanacağı üzere Deutche Welle haber ajansı, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği'nin ( DİTİP), Diyanet'e ihbar, bilgi raporları sunduğu haberini geçmişti.

"Olağanüstü devlet" formunda yürütme yargı görevi de üstleniyor. Akademisyen Oğuz buna örnek olarak OHAL KHK'ları ile ihraçları gösteriyor. Bu niteliksel dönüşümün OHAL ile sınırlı olmadığını biliyoruz. Zira "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi"nde KHK yetkisi cumhurbaşkanına verildi.

Devletin baskı aygıtlarının iç hiyerarşisinin dönüşümüne ilişkin örnekleri çeşitlendirelim; yine akademisyen Oğuz'un tespitleri ile: "AKP iktidara geldikten sonra 'askerî vesayeti azaltma' söylemi adı altında ordunun geri plana düştüğünü, polis ve istihbarat aygıtının güçlendiğini görüyoruz. Darbe girişimi sonrası bu durum farklı bir biçime büründü. Ordu yürütme karşısında özerkliğini neredeyse tümüyle yitirdi. Genelkurmay Başkanlığı sembolik bir role dönüştü. Kuvvet komutanlıkları, askerî fabrika ve tersaneler, subayların terfi işlemleri, Genelkurmay Başkanlığı'ndan Milli Savunma Bakanlığı'na devredildi. Askerî yargı kaldırıldı, askerî hastaneler Sağlık Bakanlığı'na devreldildi. Jandarma, İçişleri Bakanlığı'na bağlandı, profesyonelleşerek, bir yönü ile politize edilerek siyasallaştı. Yüksek Askerî Şura'da sivillerin sayısı artırıldı. Toplantı sayısı azaltıldı. Milli Savunma Bakanlığı'nın yetkileri artırıldı."

Oğuz'a göre tüm bu değişim AB'ye üyelik sürecindeki reformlar çerçevesine uygunmuş gibi görünse de, aslında tümüyle yürütmenin kontrolüne girmesine ve siyasallaşmasına hizmet etti.

Olağan hale getirilen "Olağanüstü devlet" formunun bir diğer kriteri ise "devletin iktidar bloğunun batılı emperyalist güçlerden, sermeya kesimlerinden görece özerkleşmesi" diyor Şebnem Oğuz ve şöyle açıklıyor: "Devlet özellikle Suriyeli mültecileri kendi sınırları içinde tutma kozunu kullanarak Avrupa Birliği'nden özerkliğini artırdı. Erdoğan'ın, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi'nin Türkiye'yi yeniden denetim sürecine almasına meydan okuma ile karşılık vermesi, Avrasyacı bir retorikle Rusya, İran ve Çin ile yakınlaşması bu duruma ilişkin örnekler... "

Devletin sermaye birikim sürecine ilişkin dönüşümünü de önemli bir kıstas olarak yorumluyor Oğuz: "Kapitalist devletin olağan biçimlerinde devlet, sermaye kesimlerinin talepleri doğrultusunda politikalar üretirken, 'Olağanüstü devlet' formunda devlet görece özerkliğini kullanarak hem sermaye kesimlerine aykırı politikalar üretebilir, hem de sermaye gruplarına politik müdahalelerde bulunabilir. Sermaye gruplarını cezalandırabilir ve bunu ekonomi dışı zorla yapar. Mallarına, mülklerine el koyar.  Bu durumu sermaye birikim sürecinin aşırı politizasyonu olarak yorumlamak mümkün. Bu durum, Gezi sürecinde Koç Grubu'nun vergi denetimine tabi tutulması ile başlamıştı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonundan sonra Cemaat şirketlerine kayyum atanması ile devam etti."

Varlık Fonu'nun kurulması, Meclis ve Sayıştay denetiminden muaf tutulması, TMSF'nin el koyduğu şirketlerin mal varlığının Hazine'ye devri bu dönüşümün somut adımları...

Yazının başında faşizan öğeler taşıyan "Olağanüstü devlet" tanımından söz etmiştim. Şebnem Oğuz'a ait bu değerlendirmede kitle mobilizasyonunun varlığı önemli bir kıstas. Özellikle 7 Haziran sonrası "linç" kültürünün canlanması, kitlelerin camilerden okunan selalarla medyanlara çağrılması, paramileter güçlerin oluşturulması; Osmanlı Ocakları, Halk Özel Harekâtı, SADAT vs. buna verilebilecek örnekler.

Faşizmin özelliklerini sıralarken "küçük burjuvazinin güç fetişizmine hitap etmesi" kriterine de değinen Oğuz, esnaf (Erdoğan'ın 'esnaf gerektiğinde asker, polis ve hâkimdir' sözleri-CY) ve muhtarları da kapsayan, ama onunla sınırlı olmayan geniş bir kesime "darbeyi engelleyenlerin kendileri olduğu duygusunun" yaratılmasını örnek veriyor. "Lider kültü" kriterinin de "reis" söylemi ile kendisini gösterdiğini belirtiyor.

En çarpıcı tespit ise "seçimlerle" ilgili. Oğuz'a göre; klasik faşizmde seçimler askıya alınırken, günümüz faşizminde iktidar partileri seçim öncesinde devlet olanaklarını kendi lehine kullanır, eşitsiz koşullarda hileli seçimler yapılır. Bu, seçimlerin askıya alınması ile eşdeğer aslında. Hatta meşrulaştırma işlevi nedeniyle siyasal iktidarlar açısından daha tercih edilir.

31 Mart seçimlerine bir de bu gözle bakmak gerekiyor...