Gazeteci evinden çıkmış, işine gitmek üzere dolmuş beklemektedir.

Önünde siyah bir Buick marka araba durur. İçinden iki kişi iner. Gazeteciyi kollarından tutup aracın arka koltuğuna ite kaka oturturlar.

Biri sağına, diğeri soluna oturmuştur gazetecinin arka koltukta. Araba, lastiklerinden duman çıkartarak hızla fırlar. Kentin dışına doğru kaçırmaktadırlar gazeteciyi.

Bundan tam 54 yıl önce, 8 Eylül 1966’da Ankara’nın göbeğinde bir gazeteci kaçırılmaktadır.

Akşam Gazetesi Ankara Temsilcisi ve köşe yazarı İlhami Soysal’dır kaçırılan gazeteci.

Ankara artık geride kalmıştır. Caddelerin tenhalaştığı yerlere doğru hızla yol almaktadır siyah Buick.

İyice tenha bir yere gelince arka koltukta Gazeteci Soysal’ın iki yanına oturan saldırganlar başlarlar yumruk atmaya. 

Bir yandan yüzüne yüzüne vururlarken diğer yandan da “Büyüklerimiz aleyhine yazarsın ha! Sen komünist misin” diye bağırmaktadırlar.

Uzun süren bu dayak faslından sonra, kentin dışında bir yerde İlhami Soysal’ı feci şekilde dövülmüş olarak yolun kenarına atarlar.

Siyah Buick olay yerinden hızla uzaklaşır.

Gazetecinin güpegündüz Ankara’nın göbeğinden kaçırılıp dövülmesi Türkiye’nin gündemini sarsar. Büyük tepkilere neden olur.

Siyah Buick kısa bir süre sonra Ankara’nın Yahşiyan Köyü’nde bulunur.

Yapılan araştırmada aracın Kıbrıs Değiştirme Birliği’nde görevli Yarbay Salih Raci Tekin’e ait olduğu ortaya çıkar.

Gazeteciyi döven iki kişinin de astsubay oldukları belirlenir.

Artık her şey ortaya dökülmeye başlar.

O sıralarda İlhami Sosyal dönemin Genelkurmay Başkanı Cemal Tural hakkında çok ağır eleştirel yazılar yazmaktadır.

Belli ki Genelkurmay Başkanı Tural’ın talimatı, Yarbay Tekin’in planlamasıyla iki astsubay gazeteciyi öldüresiye dövmüştür. 

İş yargıya yansır ama bir sonuç çıkmaz.

Resmi üniformalılara uygulanan “cezasızlık” sadece bugünün sorunu değil, Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleneksel tavrıdır.

Genelkurmay Başkanı’nın talimatıyla gazetecinin dövüldüğü yıllarda Türkiye’de askeri vesayetin egemenliği vardır.

Bugün artık askeri vesayet yok görünüyor. Sanmayın ki artık askeri vesayet kalktı da yerine sivil vesayet geldi…

Artık kendisini eleştirenleri dövdüren Genelkurmay Başkanları yok, dönemin gereği olarak kendisini eleştirenleri hedef gösteren Saray’ın atanmış “memur-bakan”ları var.

Örneğin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun hedef göstermesi üzerinden birkaç saat geçtikten sonra Milletvekili Barış Atay’a “kimliği meçhul” kişiler tarafından saldırılması gibi…

Barış Atay’a saldırılmasına varan tartışma dizisi Musa Orhan adlı uzman çavuşun İpek Er’i günlerce alıkoyup tecavüz etmesi, ardından da genç kızın bu yüzden intihar etmesine kadar uzanıyor.
Olay ortaya çıkınca savcılık Uzman Çavuş Orhan’ın ifadesini alıp serbest bırakmıştı.

Kamuoyunda, özellikle de sosyal medyada büyük tepki gösterilmesi üzerine Orhan tekrar sorgulanıp tutuklanmıştı.

Orhan’ın tutukluluğu sürerken İçişleri Bakanı Soylu bir gazeteciye “Elbette bu olayın bazı çevreler tarafından sürekli gündeme getirilmesinin temel nedeni HDP milletvekilinin ve diğer PKK’lıların yaptıklarının üstünü örtmektir” demişti.

Hemen arkasından da Uzman Çavuş Orhan avukatının itirazı üzerine serbest bırakılmıştı.

Bu olay üzerine tiyatro oyuncusu, TİP Milletvekili Barış Atay sosyal medya hesabından Bakan Soylu’ya yönelik “Sen bir seri tecavüzcüyü korudun, kolladın. Hayatın boyunca her fırsatta yüzüne vurulması, asla unutmaman için uğraşacağız” mesajı attı. 

Atay’ın bu eleştirisine Bakan Soylu hakaret ederek karşılık verdi:

“Tecavüzcü PKK yöneticilerinin talimatıyla HDP’den milletvekili olan PKK ve DHKP-C artığı; Benden ‘tecavüzcü kollayıcı’ olmaz da Senden tam tecavüzcü olur… Tuma’nın kollayıcısı… Dikkat yakalanma…”

Şimdi “ülkenin iç güvenliğini ve huzurunu sağlamakla görevli bir bakana yakışıyor mu bu ifadeler” diyeceğim ama hata yapmak da istemiyorum.

Çünkü bunlar bizim bildiğimiz eski bakanlardan değil.

Eskiden bakanlar, olağanüstü darbe dönemleri dışında, parlamentodaki milletvekilleri içinden seçilirdi ve sonuç olarak siyasi bir kimlikleri olurdu.

Ama şimdiki bakanlar, o uyduruk Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile beraber, seçilmiş milletvekilleri arasından belirlenmiyor, Saray’ın seçtiği kişiler arasından memur olarak atanıyor.

Atama “memur-bakan”ların üslupları da böyle oluyormuş demek ki.

İşte Soylu’nun “Dikkat yakalanma” diye hedef gösterdiği Atay, bu mesajdan kısa bir süre sonra “yakalandı” yani kimliği henüz belirlenemeyen üç ya da dört kişinin saldırısına uğradı. Atay yere düşürülerek kafasından karnından tekmelendi.

Saldırganlar Atay’a vururken küfrediyorlar, “vatan haini” diye bağırıyorlardı.

Arkadaşları tarafından hastaneye kaldırılan Atay daha sonra verdiği ifadede saldırıdan Bakan Soylu’yu sorumlu tutacaktı:

“Bu olayın faili bütün şikâyetlerle ilgilenmek yerine bir tecavüzcünün serbest bırakılması ile ilgili kendisine yönelik eleştiriyi alıntılayıp beni hedef gösteren Süleyman Soylu’dur.”

Görünen o ki 1966’da Gazeteci İlhami Soysal’ın Genelkurmay Başkanı Tural’ın emriyle kaçırılıp dövülmesinden bu güne geçen 54 yılda “devlet olma” anlayışı bir milim değişmemiş.

Bugün de İçişleri Bakanı Soylu’nun hedef gösterdiği Milletvekili Atay aynı gün kimliği henüz belirlenmemiş kişilerin saldırısına uğruyor.

Belki de “yok” dediğimiz en büyük değişim tam da bu noktada.

Eskiden askeri vesayet vardı, kendilerini eleştirenleri dövmeleri için Genelkurmay Başkanları talimat veriyordu.

Hani “askeri vesayetten kurtulduk” masalı var ya… Sakın ola ki askeri vesayetten kurtulduğunuzu sanmayın. İşin daha doğrusu; askeri vesayetin bütünleştiği “sivil” görünümlü Saray vesayetine geçtik.