Televizyonun haber kamerasına tam da suçüstü yakalanmış Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın basın danışmanı B.Ç.

6. Yılında İstinaf Değerlendirme Toplantısı birazdan başlayacaktı.

Salon dolmuş, basına açık toplantıda gazeteciler de yerini almıştı.

İşte tam bu sırada bakanın basın danışmanı B.Ç. salona giriyor ve direkt FOX TV’nin kadın muhabirine yöneliyor.

Hafifçe üzerine eğilerek “Hanımefendi bak rica ediyorum soru sormayın” diyor, “Bak normalde ben sizi buraya almayacaktım, FOX TV’yi almayacaktım… Biliyorsunuz Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi’nden şeyi var. Hanımefendi lütfen anlayış bekliyorum sizden, rica ediyorum.”

Bütün bu konuşma tümüyle kameraya takılıyor ve bakanın basın danışmanı suçüstü yakalanıyor.

Aynı gün Saray’dan beslenen medyanın Yeni Şafak’ı haberi patlatıyor:

“Ankara’nın Pursaklar ilçesinde esnaf ziyareti yapan İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener’in yanına giden bir vatandaş ‘Mansur Yavaş’ı aday gösterin’ talebinde bulundu. Akşener ise bu talebe ‘Bizim gönlümüzden geçen de odur’ yanıtını verdi.”

Akademisyen Fatih Yaşlı bu haberi sosyal medya hesabından “Enteresan işler oluyor:)” notuyla paylaşınca yanıt Akşener’i o gün adım adım izleyen ANKA muhabiri Mahir Bağış’tan geliyor:

“Hocam, Akşener bugün Pursaklar ve Keçiören’de esnafı ziyaret etti. Neredeyse hepsini takip ettim, böyle bir diyalog hiç olmadı. Haber yalan.”

Bu iki haber de gösteriyor ki Türkiye dört nala tarihinin en kritik seçimine giderken iktidar, bir yandan bağımsız medyayı tümüyle susturacak, bir bakana bile soru sorulmasını engelleyecek, halkın gerçekleri öğrenmemesi için büyük karartma yapacak. Diğer yandan da gazeteleriyle, televizyonlarıyla, sosyal medyadaki trolleriyle dev propaganda mekanizmasını kullanarak yalanlarla kandırılmış bir seçmen kitlesi yaratarak seçim kazanmanın yollarını arayacak.

İktidarın uygulayacağı “gerçekleri karartma ve halkı yanlış bilgilendirme” yöntemlerinin en çarpıcı örneklerinden biri de önceki gün CHP’nin Elazığ’da yaptığı grup toplantısı öncesinde yaşandı.

Kılıçdaroğlu’nun Elazığ’a gelişi nedeniyle CHP İl Başkanlığı’nın astığı “Hoş geldiniz” afişleri iktidar eliyle toplatıldı. Buna karşılık da kentteki bütün billboardlar özellikle CHP lideri Kılıçdaroğlu ve partinin önde gelen bazı aktörleriyle ilgili yalanlarla dolu afişlerle donatıldı.

Billboardlara asılan afişlerin tümünde birinci dereceden CHP Lideri Kılıçdaroğlu hedef alınmıştı; “Kılıçdaroğlu buna cevap verebilir mi?” diye soruluyordu.

Afişlerden birinde Kılıçdaroğlu’na ait olduğu iddia edilen bir söze yer vermişlerdi:

“Selahattin Demirtaş’ın göğsüne şeref madalyası takacağım”

İmza; “Kemal Kılıçdaroğlu, CHP Genel Başkanı.”

Bir başka afişteki sözlerin hesabı yine CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’ndan soruluyordu:

“2023 seçimlerini kazanırsak, HDP’ye bakanlık verilebilir”

İmza; “Gürsel Tekin, CHP Milletvekili.”

Üçüncü afişteki sözlerin ise CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’na ait olduğu iddia ediliyor ve bu sözlerin de hesabı Kılıçdaroğlu’ndan soruluyordu:

“İktidara gelirsek İHA ve SİHA üretimi duracak!”

Yalanlar üzerine kurulu bu kara propaganda afişlerinin altında da hiçbir imza yoktu.

Bunlar iktidar eliyle yapılmış iftira dolu “korsan afişleme”ydi.

Ancak afişlerdeki propaganda yöntemine ve grafik tasarıma biraz dikkat edince başka bir gerçek ortaya çıkıyordu; bunlar Elazığ’da AKP ya da MHP il örgütlerini fazlasıyla aşacak bir ustalıkta yapılmıştı. Muhtemelen bu imzasız afişlerin gerçek sahipleri Saray’daki İletişim Daire Başkanlığı’ydı. Afişleri tasarlayıp Elazığ’a göndermişler, basımının da bu kentte yapılmasını sağlamışlardı.

Bu imzasız korsan afişler aynı zamanda iktidarın “şehre göre şerbet verme” taktiğini de ele veriyordu.

İktidar sözcüleri tarafından Diyarbakır’da “Kürt düşmanı” ilan edilen CHP, Elazığ’a gelince “PKK/HDP işbirlikçisi” oluveriyordu.

Hele dün Kartal ve Çağlayan adliyelerinde yaşananlar Saray iktidarının önümüzdeki seçim sürecinde başvuracağı yöntemleri ele vermesi açısından ibretlikti.

Kartal Adliyesi’nde Ekrem İmamoğlu’nun duruşması vardı ve sonu siyasi yasağa varabilecek bir iddianameyle yargılanıyordu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı.

Valilik kararı ve de kaymakamlık yazısıyla adliye önünde değil basın açıklaması yapmak, durmak bile neredeyse yasaktı.

Aynı uygulama Cumartesi Anneleri’nin yargılandığı Çağlayan Adliyesi’nde de vardı. Basın açıklaması yapmak bile yasaktı adliye önünde.

İki adliye binasında da devletin güvenlik güçlerinin amansız bir kuşatması vardı.

Yani valilerin ve kaymakamların eliyle olağanüstü hal ilan etme pratiğini özellikle 15 Temmuz’dan bu yana Kürt illerinde uygulayan Erdoğan iktidarı, bu kez İstanbul’un iki adliyesini seçmişti.

İşin ilginci bütün bu sert uygulamaların ilk hedefinde de gazeteciler vardı. Çünkü işledikleri suçun kayıt altına alınmasından, belgelenmesinden korkuyorlardı.

Bütün bunlar da gösteriyor ki önümüzdeki seçim sürecinin en belirgin özelliği giderek artan, insanların soluk almasına bile izin vermeyen bu baskıcı ortam olacak.

İktidar eliyle üretilen yalan haberler ellerinde tutukları medya gücüyle defalarca yinelene yinelene halkın beynine kazınacak. Halkın bilgi edinme ve gerçekleri öğrenme hakkı da bağımsız gazetecilere ve yayın organlarına olmadık baskılar yapılarak iktidar tarafından engellenecek.

Daha da ötesi itiraz eden, hatta itiraz etme ihtimali bulunan herkesin temel hak ve özgürlükleri Saray iktidarı tarafından ayaklar altına alınacak.

Yani AKP-MHP ortaklığı iktidarını kaybetmemek için elindeki bütün baskı aygıtlarını ve devletin kurumlarını kullanarak seçime gidecek.

Erken ya da zamanında olsun bu koşullarda gidilecek seçim de “adil” değil, “korsan seçim” olacak.

Bütün bu toz duman arasında CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nun bir tavrı önümüzdeki süreçte yaşanacaklara ve Erdoğan’ın çizdiği sınırlar içerisinde muhalefet yapmaya hapsolmuş Millet İttifakı açısından oldukça umut verici ve oyun bozucu nitelikteydi.

Elazığ’da billboardlar üzerinden AKP-MHP ittifakının kurduğu provokasyon Kılıçdaroğlu’nun başarılı bir hamlesiyle geri tepti.

Kılıçdaroğlu, kendisini karalamak için kentin dört bir yanına donatılmış “Selahattin Demirtaş’ın göğsüne şeref madalyası takacağım” yazılı billboardın önüne giderek iktidara meydan okurcasına bir fotoğraf çektirdi.

Hiç de “Bu sözler bana ait değil, kocaman bir yalan” savunmasına da girmedi Kılıçdaroğlu.

Yani Saray iktidarının kendisine dikenli tellerle çizdiği muhalefet çemberini bir fotoğrafla yıkıp attı.

Bu, Erdoğan’ın muhalefeti istediği gibi biçimlendirme, HDP üzerinden Millet İttifakı’nı parçalama oyununun artık sonuna gelindiğinin de bir ifadesiydi.

Seçim sürecinde muhalefetin propaganda olanaklarını sınırlayarak, hatta ortadan kaldırarak; kendi oylarını artıramayınca karşısındaki ittifakı parçalayarak tekrar iktidar olma oyununun artık tutmayacağına ilişkin önemli bir işaret fişeğiydi.

Belli ki HDP üzerinden Millet İttifakı’nı parçalama yöntemi Kılıçdaroğlu’nun sorumlu davranışları sonucu başarısızlığa uğradı.

Hatta Kılıçdaroğlu’nun bu rasyonel tavrı muhalefetin yumuşak karnı olarak görülen ittifak ortağı Akşener’i de derinden etkiledi. İYİ Parti lideri; kendisine oy kaybettiren, ittifakı tehlikeye düşüren parti içindeki “MHP kılıklı” kurmaylarını ve yandaşlarını daha da etkisiz hale getirecek operasyonlarını artırdı.

Bütün bu gelişmeler de gösteriyor ki, muhalefetin erken ya da zamanında yapılacak bir seçime değil, sadece iktidarın sözünün duyulacağı, muhalefetin düşman olarak bellendiği bir “korsan seçim”e hazırlıklı olması gerekiyor.

Seçimlerdeki sandık güvenliğine karşı da muhalefetin nasıl bir tutum alması gerektiği bu olgular ışığında gün gibi ortaya çıkıyor; “korsan seçim”e hazırlıklı ol, oylarını haydutlara kaptırma!