Siyasal İslamcıların öyle bir siyaset yapma, devlet yönetme biçimi var ki, insanın bu mertebeye erebilmesi için ar damarını tümüyle aldırması gerekiyor.

Ya ne söylerlerse tam tersini yapıyorlar ya da ne yaparlarsa tam tersini söylüyorlar.

Sadece geçtiğimiz birkaç gün içersinde sudan bir bahaneyle Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK), TELE 1’e beş günlük ekran karartma cezası veriyor.

Son bağımsız birkaç televizyondan biri olan TELE 1’in bundan sonra tümüyle fişini çekmenin altyapısını oluşturuyor.

Uşşaki tarikatının lideri Fatih Nurullah, 12 yaşındaki çocuğa cinsel istismarda bulunma suçundan tutuklanıyor.

Yaşanan bütün utanç verici süreç tanıklarıyla hatta ses kaydıyla ortada.

Akyazı Sulh Ceza Hakimliği “tarikat lideri çocuk istismarından tutuklandı” haberlerine erişim engeli getiriyor.

Hatta daha da ileri gidip bu konuda yapılacak bütün haberlere de yayın yasağı getirildiğini duyuruyor Sulh Ceza Hakimliği.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF)’nun 280 milyon liralık konut ihalesini Bilal Erdoğan’ın imam hatipten arkadaşı Aykut Emrah Polat’ın kazandığına haberlere de erişim engeli getiriliyor.

Ardından İstanbul Anadolu 7. Sulh Ceza Hakimliği’nce, “Bilal Erdoğan’ın imam hatipten arkadaşının kazandığı 280 milyonluk ihaleyle ilgili paylaşıma erişim engeli getirildi” başlıklı habere de erişim engeli getirildi.

Hatta sosyal medya kullanıcıları bu ağır sansürü aşabilmek, yeni sosyal medya yasasıyla Saray’ın hırsızlıklarla, yolsuzluklarla, eş dost kayırmacılığıyla ilgili geçmişini temize çekme çabasını engellemek için dahiyane bir yöntem buldular. Hemen sosyal medya mesajlarının yönünü çevirdiler:

“Uşşaki tarikatı şeyhi Fatih Nurullah, Sakarya’nın Akyazı ilçesinde 12 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismardan tutuklandı, cümlesine yayın yasağı gelmiş. Sakın yazmayın.”

Türkiye’de bunlar yaşanırken, Fransa Lideri Macron, Lübnan’a gitti ve Hizbullah lideri Muhammed Raad ile görüştü. 

Bu görüşmeye ilişkin detayları kaleme alan Le Figaro gazetesi muhabiri Georges Malbrunot, Macron’un Raad’a “Sizinle çalışmak istiyorum ama Lübnanlı olduğunuzu ispatlayabilir misiniz” diye sorduğunu yazdı.

Haber gazetede yayınlanınca Macron, gazeteci Malbrunot’a kalabalığın içinde sesini yükselterek azarlar bir tonda konuşur:

“Konunun hassasiyeti açısından yaptığınız sorumsuzca. Fransa ve buradaki ilgililer açısından da sorumsuzluk ve gazetecilik etiğine aykırı. Gazetecileri savunduğumu biliyorsunuz, her zaman savunacağım. Size açık konuşuyorum. Yaptığınız hatalı ve profesyonel değil.”

Eğer bu tartışmayla ilgili olarak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun sosyal medya hesabından bir şeyler yazmasaydı mesele orada kalabilirdi.

Ancak bağlı olduğu kişinin de, kendisinin de sütten çıkmış ak kaşık olmadığını unutan Altun, İngilizce olarak Macron’un tavrıyla ilgili mesaj attı:

“Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, Lübnan’da bir Hizbullah yöneticisi ile gerçekleştirdiği görüşmeyi haber yapan Le Figaro muhabiri Georges Malbrunot’a yönelik saygısızca tepkisinden ve hakaretlerinden derin endişe duyduk. Fransız polisinin geçtiğimiz aylarda sokak gösterileri sırasında gazetecilere yönelik şiddetiyle birlikte düşünüldüğünde, Fransa’nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği ortadadır. Sayın Macron kendisinin eleştirilmediği, gerçeklerden kopuk bir dünya hayal ediyor. Gazetecilerin, kendisinin keyfini kaçıran haberler yapmadığı bir düzen istiyor, sırf kendisi çok arzuladığı için Libya’da bir savaş suçlusunun galip gelmesine tamah ediyor.”

Yani, Altun’un yazdığı bu mesajdaki “Macron”un yerine üç beş nokta koyup “İsim yerini siz doldurun” deseniz, bir milyon kişinin yüzde 99,9’unun aklına “Macron” yazmak gelmez. Kimin geleceğini siz biliyorsunuz.

Önce Altun’dan başlayalım, sonra “patronuna” geliriz.

Fahrettin Altun’un başında bulunduğu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı kendisine bağlı iki kurum RTÜK ve Basın İlan Kurumu (BİK) aracılığıyla Saray’a bağlı olmayan, sayıları bir elin parmaklarından az medya kuruluşlarının deyim yerindeyse ensesinde boza pişiriyor.

RTÜK, bağımsız televizyonları tam bir kuşatma altına almış. Bağımsız televizyonlara ceza yağdırıyor.

BİK, bağımsız birkaç gazeteye yakaladığı her fırsatta resmi ilan kesme cezası veriyor, ekonomik yıkımları için elinden geleni yapıyor.

Altun’un yönettiği Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı binlerce gazetecinin sarı basın kartını gasp etti. Rengini turkuaza çevirdiği basın kartlarını muhalif ve bağımsız gazetecilere vermedi.

Bırakın basın kartını hak etmiş ya da yeni kart alacak gazetecileri, 20 yıl basın kartı taşıdıktan sonra Sürekli Basın Kartı alan gazetecilerin bile kartları hiçbir gerekçe gösterilmeden yenilenmedi.

20 yıldır Sürekli Sarı Basın Kartı taşıyan bu satırların yazarı da Altun’un Saray’a biat etmeyen gazetecilere uyguladığı kart gaspına maruz kalmıştır.

Bu konuda da inandırıcı tek satır açıklama yapamıyorlar. Çünkü hiçbir gerekçeleri yok.

Cumhurbaşkanı İletişim Başkanı Altun, Boğaz Öngörünüm Manzarası’na yaptığı kaçak pergolayı bütün kanıtlarıyla haber yapan gazeteciler hakkında “terör” suçlamasından soruşturma açtıracak kadar basın özgürlüğüne saygılı biridir!

Şimdi Altun’un anlatımıyla soracak olursak; Macron’un Fransa’sı mı gazeteciler için daha tehlikeli bir yerdir yoksa Altun’un Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı olduğu Türkiye mi?

Gelelim Altun’un “patronu”nun gazetecilere duyduğu o derin saygıya, sonsuz hoşgörüye!

Ocak 2004’te Karabük’te yaşlılar ve çocuk yurduna ziyarete giden Erdoğan’a bir soru yöneltiyor Vatan muhabiri.

Sorusu şu; “Yaşlıların ve çocukların özel olarak odalarından getirildiğini biliyor muydunuz?”

Birden hiddetleniyor Erdoğan:

“İyi niyetli değilsin, edepsizlik yapma! Leş gibi alkol kokuyorsun.”

Eylül 2008’de Deniz Feneri skandalının gündeme geldiği günlerde Kocatepe Camisi’nin avlusundaki kitap fuarını gezdiği sırada kendisini Deniz Feneri Derneği’nin standı ile aynı karede görüntülemek isteyen Hürriyet ve Milliyet muhabirlerini azarlar:

“Sen çok akıllısın. Ben senin aklını biliyorum. Terbiyesizlik, edepsizlik etme, çekil kenara.”  

Mayıs 2010’da Yunanistan’a iki günlük çalışma ziyaretine gidiyor Erdoğan. Burada yayınlanan günlük gazetelerin genel yayın yönetmenleri ve yazarları ile kahvaltıda bir araya geliyor.

Bir Yunan gazetecinin Ege’de uçuşlar konusundaki sorusuna neredeyse paylayarak yanıt veriyor:

“Siz Yunan Silahlı Kuvvetlerinin gazetecileri gibi çalışıyorsunuz. Hatta radar üssünde görevli bir teknisyen gibi çalışıyorsunuz. Her gün kaç uçak kalktı onu takip ediyorsunuz.”

Her şey aklıma gelirdi de kalkan uçakları sayan bir gazetecinin “radar üssünde görevli bir teknisyen” olarak suçlanacağını hayal bile edemezdim.

Örnek çok da, biraz da bugünlere gelelim.

2018’de Erdoğan Fransa’da Macron ile gazetecilerin sorularını yanıtlamaktadır. Bir Fransız gazetecinin “Terörle mücadelede size güvenilir mi? Suriye’de savaşan gruplara silah göndermediniz mi? 2014 Ocak ayında kamyonlar sınırda bulunmuş ve içinde silah bulunmuştur. Bu konuda ne diyorsunuz” sorusu üzerine şu diyolog geçer:

Erdoğan: Suriye’ye kim silah gönderdi?

Gazeteci: MİT’e ait TIR’larda silahlar bulundu.

Erdoğan: Sen FETÖ ağzıyla konuşuyorsun.

Gazeteci: Ben gazeteci gibi konuşuyorum.

Erdoğan: FETÖ ağzıyla konuşuyorsun. O operasyonları yapanlar FETÖ’nün savcılarıydı ve onlar şimdi hapiste. İstihbarat teşkilatlarının bu tür operasyonlara yönelik yetkileri, hakları vardır. Sen bana bu soruyu böyle soruyorsun da ABD’nin Suriye’ye gönderdiği dört bin TIR silahı niye sormuyorsun? FETÖ ağzıyla konuşmamayı öğrenin.

Eylül 2019’da BM Genel Kurulu için gittiği ABD’de FOX News televizyonunda uzun bir söyleşiye katılır. Programcının Türkiye’deki tutuklu gazeteciler hakkındaki sorusuna “Ama siz şu anda yargı mensubu gibi konuşuyorsunuz. Gazeteci gibi değil. Bir defa bu noktada gazeteci gibi konuşun ve benden de siyasetçi olarak cevabını alın.”

Şubat 2020’de, daha bu yılın başında Azerbaycan ziyareti öncesi yaptığı basın toplantısında FOX TV muhabiri Libya’da yaşamını yitiren askerlere ilişkin muhalefetin iktidarı eleştirmesini nasıl değerlendirdiğini sorar. Erdoğan yanıt vermek yerine çalıştığı kurum üzerinden gazeteciyi azarlar:

“Bakın FOX önce gazete olsun, önce ciddi bir medya mensubu olsun, bunu bir defa öğrenmeniz lazım, yalan haber üretmeyi bırakın.”

Erdoğan öyle bir ülkenin cumhurbaşkanı ki, 100’e yakın gazeteci ve medya çalışanı cezaevinde. 

Ağzını açan “cumhurbaşkanına hakaretten” gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, dava açılıyor.

Son kalan birkaç bağımsız gazete ve televizyon iktidarın ağır baskısı altında. Saray’ın gücüyle ekonomik olarak çökertiliyor, önce programlara ardından televizyon kanalının bütününe ekran karartma cezası veriliyor.

Türkiye tam anlamıyla bir gazeteci cehennemine dönüşmüş vaziyette.

Saray’ın medyaya dönük cezalandırma mekanizmasının başında bulunan Altun da, Macron’un gözündeki çöpe bakıyor ama kendi “patronu”nun herhangi bir yerine bakmıyor.

Sonra da bir Fransız gazetecinin Macron tarafından eleştirilmesinden “Fransa’nın gazeteciler için giderek daha tehlikeli bir yer haline geldiği” sonucunu çıkartıyor.

Bu siyasal İslamcılar; siyaset üretme, devleti yönetme konularında; dediklerinin tam tersini yapma, yaptıklarının tam tersini söyleme gibi büyük bir arsızlığın ve yüzsüzlüğün, ar damarını tümüyle aldırmanın zirvesine çıkmış durumdalar.