Beklenen gerçekleşti, YSK İstanbul seçimlerini AKP’nin isteği üzerine iptal etti. CHP herşeye rağmen hukuka o kadar güven duyuyor olmalı ki kendi beklentisi değil de AKP’nin isteği gerçekleşince YSK kararına fena şaşırdı ve bozuldu. Oysa eminim ki daha karar açıklanmadan önce Kılıçdaroğlu kararın bu yönde olacağını ilk duyduğunda inanmak istememiştir. Klasik “böyle bir şey olabilir mi” tepkisi göstermiştir.

Evet sayın Kılıçdaroğlu, otoriter, baskıcı ve faşizan yönetimlerde “böyle şeyler olabiliyor”, hatta işin doğası gereği böyle şeyler oluyor. ‘Böyle şeyler’ size imkânsız gibi görünse de oluyor.

YSK’nın istek ve ısmarlama iptal kararı, AKP’nin eski kadrolarını bile rahatsız etmiş olacak ki, karara tepki göstermekte çok da gecikmediler. Herkesin ortak tepkisi “demokrasiye vurulan darbe” biçiminde. Bi tefekkür! Türkiye’de demokrasi vardı da bizlerin mi haberi yoktu?

Mesela Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde mazbata yüzde yetmiş beş oy alan HDP adayına değil de yüzde yirmi beş oy alan AKP adayı Hüseyin Beyoğlu’na tepside sunulduğunda demokrasi darbe yememiş miydi? Ya da Şırnak merkezde AKP, seçim hileleri ve seçmen kaydırma ile yüzde yetmiş oy aldığında herşey hukuka ve demokrasiye uygun muydu? Muş’ta, Ağrı’da vb. HDP’nin güçlü olduğu yerlerde AKP üç beş oyla kazandığında demokrasi darbe yememişti belli ki!

Kılıçdaroğlu, kendisine yapılan çağrılara ve uyarılara rağmen AKP karşısındaki muhalefetin, başta da HDP’nin yaşamış olduğu haksızlıkları maalesef ki demokrasiye vurulan bir darbe olarak görmek istemedi. Yaşanan tüm haksızlıklara, hukuksuzluklara karşı bir “muhalefet cephesi” kurmayı akıl etmedi. Gözünü İstanbul’a dikti, diğer yerleri es geçti. Sanki demokrasi Cizre’den, Şırnak’tan, Bağlar’dan değil de sadece İstanbul’dan geçiyormuşçasına hareket etmeyi tercih etti.

Şırnak’ta, Ağrı’da, Muş’ta halk iradesi engellenerek demokrasi yara aldıysa, İstanbul’da siyasal iktidar değişimi için seçimlerin artık meşru bir araç olmadığının anlaşılması nedeniyle yara aldı. İstanbul seçimlerini iptal etmenin bundan daha öte bir manası da yok. Türkiye’de artık, meşru seçimler yoluyla siyasal iktidarın değişeceği umutları tükendi. Oysa bu tükeniş, HDP belediyelerine kayyumlar atandığında başlamıştı. Bırakın seçim iptal etmeyi, sandıktan çıkmış, seçilmiş yöneticiyi görevden alıp yerine kayyum bırakmak, seçimler yapılsa bile AKP’nin iktidar koltuğunu bırakmayacağının örnekleriydi.

“The Road to Unfreedom” kitabının yazarı siyaset bilimci Timothy Snyder’in deyişiyle demokrasi, iktidardaki yönetimin yerine seçimler yoluyla başka bir halefin gelebileceğini garanti eden yönetim biçimidir. Kayyumlar ile tek halefin AKP olduğu topluma gösterildi, şimdi de İstanbul’a AKP’li bir kayyum atandı. Evet, şimdi cevaplanması gereken soru, İstanbul’u bırakmayan Erdoğan seçim kazanan bir halefine sarayını bırakır mı?

Madem AKP demokrasiye bu kadar darbe vurdu ve en son İstanbul seçimlerini iptal ederek son umutları da yok etti, #herşeyçokgüzelolacak hashtaginin iddia ettiği gibi 23 Haziran’da yapılacak seçimleri Ekrem İmamoğlu’nun kazanabilme şansı gerçekten o kadar da yüksek mi? Hele bir de Kılıçdaroğlu’nun adeta basireti bağlanmış siyasetçi edasıyla analizden, siyasi taktiklerden yoksun hamleleri söz konusuyken?

Şöyle ki, biliyorsunuz Kılıçdaroğlu İstanbul seçimlerinin iptalini 7 YSK üyesi hakimle açıkladı. Bunları “satılmış”, “yandaş”, “vicdansız” vb. ilan ederek tüm suçu günahı bu yedi kişiye yıktı, sanki Türkiye’de faşizan yönelimli otoriter bir Erdoğan ve partisi AKP yok, yedi YSK üyesinin hukuk dışı kararı var. Grup konuşmasının büyük bölümünü bu hakimleri anlatmakla ve afişe etmekle geçti. Ve ardından “böyle birşey olamaz”, “hodri meydan” deyip seçimlere girileceğini kamuoyuna deklere etti. Hadi en uç soruyu sorayım: İstanbul’u yeniden Ekrem İmamoğlu kazansa bile, Erdoğan’ın seçimleri yeniden iptal ettirmeyeceğinin ya da İstanbul’a da kayyum atamayacağının garantisini size kim veriyor? Ve Pazartesiden Salıya seçimlere katılma kararı nasıl verebiliyorsunuz?

Hiç mi Erdoğan’ı politik olarak sıkıştırabilecek taktikleriniz yok? Mesela YSK seçim takvimini açıklayıncaya kadar “boykot da dahil her tür seçenek mümkün” deyip biraz da Erdoğan’ın gerilmesini sağlamak gibi. Ve o süreçte Erdoğan’ın hukuksuzluğunu, otokratlığını bizzat AKP’li seçmenlere anlatıp demokratik kamuoyunu genişletmek gibi. Ya da kararımızı tüm muhalefet partileri ve sivil toplum örgütleriyle görüştükten sonra vereceğiz demek gibi. Bu süreci de aynı şekilde toplumsal desteği büyütüp genişletmenin bir fırsatı olarak görmek gibi. Gördüğümüz kadarıyla böyle şeyler CHP ve liderinde yok. Otoriter bir yönetime karşı tek başına başarı kazanabileceği zannına kapılmış bir anlayış hakim. Otoriteryanizmden kurtuluşun ve demokrasiye geçişin anahtarı başta ana muhalefet partisi olmak üzere, tüm muhalefet partilerinin ortak bir demokratik cephede yan yana gelmesi, birlikte mücadele yürütmesi hatırı sayılır pek çok araştırmacının dikkat çektiği bir konu. Muhalefetin parçalı, dağınık olması demokrasi karşıtı yönetimin en önemli gücüdür. Bunu Türkiye’de en iyi bizler biliyoruz.

Erdoğan’ı iktidarda tutan en önemli özelliği, öyle yol, köprü yapmak veya güçlü karizmatik bir kişiliğe sahip olması değil. Bilakis muhalefeti bölüp parçalama ve yönetebilme gücü. Bunu defaeten denedi ve başardı. Ve ayrıca herkesle ve her konuda ittifaka girebilme pragmatizmidir.

Benzer işaretleri hemen vermeye başladı bile. YSK’nın kararının açıklandığı gün ile sekiz yıl aradan sonra avukatlarıyla ilk kez görüştürülen Abdullah Öcalan’ın kamuoyuna açıklanan mektubunun aynı güne denk gelmesiyle yaşanan tartışmalar. Ortaya atılan iddialar İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’na oy vermiş 911 bin Kürt ve HDP’li seçmenin bam telini attıracak cinsten. “AKP ile Öcalan anlaştı”, “AKP ile HDP anlaştı” vb...

Madem Erdoğan ile HDP veya Öcalan’ın “anlaştığını” söyleyecek kadar öngörü sahibi insanlarımız var, Kılıçdaroğlu’na Erdoğan’ın bu oyununu cesur adımlarla neden bozmuyorsun; hala bir parlamento üyesi olan açlık grevindeki Leyla Güven’i ziyarete giderek neden bozmuyorsun; İmamoğlu’na neden Demirtaş’ı Edirne cezaevinde ziyarete gitmiyorsun diye sorabilecek kadar tefekkür sahibi değil misiniz? Madem Erdoğan Kürtleri manipüle ederek İstanbul seçimlerini kazanmaya oynuyor diye düşünüyorsunuz, insan bu durumda Kürtlere “yine anlaştınız” iftirasını atmak yerine, Kılıçdaroğlu’nu ve CHP’yi Kürt sorunu ve barış konusunda adım atmaya, Kürtleri kazanma yönünde adımlar atmaya çağırmaz mı? Madem Erdoğan’ın Kürtlere “göz kırptığı’ ima ediliyor, peki neden Kılıçdaroğlu “göz kırpmıyor” diye sorulmaz mı?

İstanbul’u kazanmanın hesabıyla Kürtlerin yaşadıklarını görmezden gelmeyi taktik sanabilirsiniz belki fakat Türkiye’nin geleceğini kurtarmanın Kürtleri kazanmaktan geçtiğini görmezden gelemezsiniz. Şayet “16 milyon İstanbullunun oyuna talip olma” söylemi böyle bir kabule dayanıyorsa, ne demokrasinin, ne Türkiye’nin geleceği İstanbul’unki kadar önemli değil ve bu hamasetten başka bir şey de değil demektir. O yüzden Erdoğan’ın göz kırpmalarıyla İstanbul’da kimi Kürt seçmenin kafası karışırsa ve seçimleri AKP kazanırsa, bunda ne göz kırpan Erdoğan’ın ne de kafası karışan Kürdün kabahati olur, bilakis göz kırpmayı dahi beceremeyen CHP’li siyasetçilerin olur…