AKP ve MHP’nin referandum havasına soktuğu ve daha 9 aylık ömrü olan ‘başkanlık sistemini’ onaylattığı 31 Mart 2019 seçimlerinden uzun soluklu ve çok yönlü ele almayı gerektiren sonuçlar çıktı.

Öncelikle şunun altını çizelim. Demokrasiye inanmış seçmenler, Türkiye’nin baskıcı otoriter bir sistemden totaliter bir sisteme dönüşmesini engelleyen en önemli güç oldu. AKP oy oranını %60-%70 aralığına çıkarsaydı, bu durumda rahatlıkla ‘tam otoriter’ bir rejimden söz etmek mümkün olacaktı. AKP+MHP oylarının toplamda %51 oranında kalması, iktidar bloğunun bir yandan uzlaşıya, şiddete dayalı olmayan rıza üretimine hâlâ ihtiyacı olduğunu gösterdi, diğer yandan ise halkın (bu haliyle) ‘başkanlık sistemine’ destek vermediğini gösterdi. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte başkanlık sisteminin restorasyonu gündeme gelecektir. Öyle ki bunun için AKP, CHP ile uzlaşarak bu süreci restore etmeyi bile deneyecektir. Başkanlık sistemine ‘devlet güçlerinin’ (MİT, Bürokrasi, Ordu) vermiş olduğu destek göz önünde tutulursa CHP’nin de uzlaşmacı olması yönünde baskı görmesi önümüzdeki süreçte muhtemeldir.

Otoriter rejimlerin en büyük avantajı, muhalefetin parçalı olmasından doğan boşluğu kullanarak güçlenmesidir. Bu konudaki pek çok siyaset bilim literatürü, otoriteryanizmin yükselişinde, muhalefet partilerinin parçalı olmasının doğurduğu etkiye vurgu yapar, bunların yapmış olduğu taktiksel hataların, otoriterliğin yükselişindeki payını anlatır. Dolayısıyla çözüm önerisi olarak, muhalefet partilerinin, en asgari düzeyde ‘demokratik ilkeler’ etrafında uzlaşmasıyla karşı tarafa güç kaybettirileceği, geriletileceği ve otoriter yapının çözüleceği öne çıkar.

31 Mart seçimleri, bunun somut bir örneği oldu. En başta HDP’nin benimsemiş olduğu taktik sayesinde (sadece batıda aday çıkarmamak değil), muhalefet partileri AKP karşısında karşı bir güce dönüşebildi ve kazanmayı başarabildi. Bu gerçeği yadsımanın, CHP’ye veya başka bir partiye hiçbir faydası olmayacaktır. HDP’nin demokrasi adına muhalefeti birleştiren taktiği, bu seçimlerin altın değerindeki adımı olmuştur.

Bununla birlikte, AKP+MHP bloğunun bazı illerde ortak aday değil de, kendi parti adaylarıyla yarışa dahil olmaları da örneğin Kırşehir gibi illerin CHP’ye ya da Kastamonu, Erzincan gibi illerin AKP’den MHP’ye geçmesine sebep oldu.

Sonucu merakla beklenen bir diğer şehir Dersim oldu. HDP’nin burayı TKP adayı Maçoğlu’na kaybetmesi, HDP’li seçmenlerin bir kısmı açısından tartışmalara sebep oldu. Belirtmek gerekir ki, bu seçimlerde hedef, komünizme karşı değil, faşizme karşı mücadele idi. O bakımdan Dersim sonuçları parti içi kurullarda değerlendirilecek bir konu olup, tartışmaların kamusallaştırılması zaman kaybından başka bir anlam taşımayacaktır. Zira, AKP-MHP otoriter bloğu tamamen yenilmiş durumda değil, demokrasi mücadelesinin bundan sonra aralıksız devam edeceği düşünülürse, muhalif güçlerin yıpratıcı tartışmalardan feragat etmesi daha birleştirici olacaktır.

CHP öncülüğünde Millet İttifakı'nın batı illerinde bilhassa İstanbul, Ankara, Antalya, Adana ve Mersin illerini kazanmış olması HDP’li seçmenin oy tercihinin bir sonucudur. Bu da açıkça göstermektedir ki HDP ve bileşenleri olmadan, özellikle Kürtler yok sayılarak Türkiye’de demokrasi mümkün değildir. HDP’li sosyalistler, kadınlar, toplumsal hareketler, Kürtler vb. Türkiye’de demokrasinin teminatı olduğu rüştünü ispat etmiştir.

HDP her ne kadar daha önce elinde bulundurduğu Ağrı, Bitlis, Şırnak, Dersim gibi illeri kaybetmiş olsa da, bu kesinlikle bir yenilgi olarak okunamaz. Bunu yenilgi olarak okumak için, seçimlerin demokratik, adil, eşit koşullar altında gerçekleşmiş olması gerekir. HDP’nin neler yaşadığını yeniden hatırlatmaya gerek bile yok. Tersine bu sonuçlar HDP açısından bir zafer olarak okunmalıdır. 102 belediyeden 99’una atanmış kayyımlara Kürt halkı çok net bir cevap vermiştir ve ne koşulda olursa olsun partilerine, siyasetçilerine sahip çıkarak kayyımları geldiği yere geri göndermiştir.

Burada Şırnak’ın durumu elbet özel olarak anmaya değer. Şırnak bir yandan öz yönetim direnişleri döneminde yerle bir olmuş ve nüfus kaybetmiş diğer yandan ise seçim mühendisliği ile 16 bine yakın asker, polis ve memurun oy kullandırıldığı özel bir bölgeye dönüşmüştür. AKP’nin buraya neden özel muamele yaptığı ayrı bir tartışma sorusu. Fakat HDP ne yaparsa yapsaydı bu şartlar altında Şırnak’ı alamazdı. Kazanabilmek için yapabileceği tek şey, HDP’nin de AKP gibi Şırnak’a örneğin Hakkâri gibi oy oranı oldukça yüksek yerlerden seçmen kaydırmak olabilirdi. Fakat bu da HDP siyaseti ile uyuşmayan bir yöntem olurdu.

Sonuçların HDP açısından bir başarı olarak görülmesi, başta Leyla Güven olmak üzere Kürt siyasetçilerin yaptığı açlık grevlerinin sonlandırılması yönünde de bir etki doğurabilir. Zira HDP ve Kürtler açısından bundan sonraki mücadele süreci, kaybedilenlerin kazanılmasına, yıkılanların onarılmasına, yaraların sarılmasına odaklanmayı gerektiriyor. Bunun için her bir parti bireyine her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmaktadır.

Demokrasinin bekası artık HDP ve CHP başta olmak üzere diğer muhalefet partilerin, muhalif hareketlerin elindedir. Bu sonuçlarla, iktidar bloğunun ‘ülke bekası’ söyleminin yurttaşlarda hiçbir karşılığı olmadığı görüldü. Erdoğan, Bahçeli ve Soylu, meydanlarda ülke elden gitti gidiyor diye korku yaratmaya dönük strateji ile arpa boyu yol alamamıştır. Bilakis seçmenler, ülke bekasına dair değil, fakat ‘demokrasi bekasına’ dair sorunun daha öncelikli ve acil olduğunu ortaya koyup demokratik ilkelere dönme, ayrımcı ve düşmanlaştırıcı yöntemden vazgeçilmesi yönündeki tavrını net biçimde sergilemiştir.

Bundan sonra AKP+MHP bloğunun baskı araçlarını istediği gibi uygulaması biraz zor ve baskının, şiddetin dozunu keyfine göre uygulaması bir karşılık bulamayacaktır. Bu bakımdan kampanya döneminde ‘yeniden kayyum atarız’ diyen Erdoğan, artık bu yönteme sarılamaz. Kayyımlar dönemi bitmiştir. Erdoğan’ın artık kayyıma ihtiyacı da kalmamıştır. Çünkü bunun yerine, yerel yönetim yasası ile tek elinde topladığı yetkileri devreye sokarak, kendisi doğrudan kayyım olmayı tercih edebilir. Önümüzdeki sürecin en önemli gündem konusu bu bakımdan Erdoğan ile AKP+MHP’li olmayan belediyelerin yaşayacağı olası gerilimler olacaktır. Belediyelere para kaynağının kesilmesi en büyük gerilim konusu olacaktır. Böyle bir durumda, belediyelerin tahminlerinin çok ötesinde karşı karşıya olacağı hem hizmet sorunları hem de bunların yol açacağı siyasal sorunlar ortaya çıkacaktır.

Seçim öncesi beklentilerden biri, AKP+MHP’nin kaybetmesi halinde bu blogun çatlaması, çözülmesi, yeni politik aktörlerin ortaya çıkması, özellikle AKP içinde bir takım klik çatışmalarının doğması yönündeydi. Bu sonuçlara göre (%51), kısa bir bir zaman diliminde böyle bir çatışmayı, bölünmeyi, çözülmeyi beklemek yanıltıcı olabilir. Fakat şu kesin: AKP’nin düşüş dönemi başlamıştır, bunun ne kadar hızlı olacağı AKP içi ayrışmalar ve çatışmalarla birlikte, demokrasi güçlerinin göstereceği uyumlu, istikrarlı ve yapıcı/onarıcı politikalarıyla da yakından ilgilidir.

Bu seçimler demokrasiden, hukuk devletinden, insan haklarından, laiklikten yana güçlerin bir zaferi ve tek adama dayalı otoriter bir sistem özlemine geçit vermek istemeyenlerin bir başarısı olarak tarihî kayıtlara geçmiştir.