Gece geç vakitlere kadar bir yandan Ebru Timtik kardeşimizin ölümüne neden olanların bu cinayeti protesto edenlere alçakça saldırılarını, öte yandan hafta sonu mahmurluğundan ayılmaya başlayan dünya medyasında hak ve adaleti savunan bir hukuk insanının Türkiye’de katledilişinin nasıl yansıtıldığını izlemiştim.

Puslu Brüksel sabahında uykuya doymadan kalkıp kahvemi içtikten sonra büroda bilgisayar başına çökmek yerine biraz da hava değiştirmek için yürüyerek mahallenin kuzeyindeki Ayı Kafesi meydanına gidip sabah haberlerini ve yorumlarını iphone’dan orada izlemeye karar verdim. 

Daha çok Kuzey Afrikalı’ların birbiriyle buluştuğu, söyleştiği meydanda çoğu artık emekli dostlarımla “Salut Kardaş” diye selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra bir banka çöküp Iphone’da önce Artı Gerçek’in sayfasına girdim. 

Koray Düzgören yazısında 1 Eylül’ün Dünya Barış Günü’nün gelişini anımsattıktan sonra haklı olarak soruyor: “Her gün savaş çığlıkları atılan bir ülkede barışseverler nerede?” Ardından da Türkiye siyaset dünyasının yüzkarası gerçeğini vurguluyor: "Savaş söylemleri muhalefet cephesinin HDP hariç bütün partileri tarafından değişik derecelerde destekleniyor. Milli mesele denilen bu dış politika konularında inanılmaz bir ittifak görülüyor.”

1 Eylül belki tüm dünyada Barış Günü… Ya Türkiye’de? Geçmiş yıllarda bu konu üzerine yazı yazarken yaptığım bir araştırmada fark etmiştim ki, 1 Eylül Türkiye’de sadece Barış Günü değil, 1947’de ABD emperyalizmine teslimiyet resmen onaylanarak Barışın Katledildiği Gün’dür. Çünkü o gün ABD yardım anlaşması TBMM’de dönemin iktidar partisi CHP ve ana muhalefet partisi DP’nin oybirliğiyle ve de alkışlarla kabul edilmiştir.

Hiç unutmam… Ankara Atatürk Lisesi’nde ortaokul öğrencisiydim… Köy enstitülerini kuran, dünya klasiklerini Türkiyeli okuyucuya kazandıran Hasan Ali Yücel “solcu” olduğu için Milli Eğitim Bakanlığı’ndan uzaklaştırıldıktan sonra yerine geçirilen aşırı sağcı Reşat Şemsettin Sirer’in emriyle okulun konferans ve gösteri salonu beyinlerimizi yıkamak üzere başta Nihal Atsız olmak üzere tüm gözü dönmüş ABD yalakası ırkçılara açılmıştı…

Aramızda bu rüzgara kendini iyice kaptırmış olan bazı tuzu kuru aile çocukları 1 Eylül 1947’de alınan ABD’ye teslimiyet kararını büyük sevinç gösterileriyle karşılamış, aradan kısa bir süre geçtikten sonra da en sevdiğimiz öğretmenlerimiz, başta Sami öğretmen olmak üzere, “komünist” diye okuldan uzaklaştırılıp yerlerine aşırı milliyetçi ve de Amerika hayranı öğretmenler getirilmişti.

Koray’ın yazısı beni o yıllara götürünce bulunduğum mekânın ismi Ayı Kafesi de ABD uşaklığının tırmandığı o günlerin bir başka imajını anımsattı. 

Karagöz ve Köroğlu gibi haftalık gazetelerde, hattâ günlük medyadaki karikatürlerde sık sık rastladığımız ayı imajı… Ama bu ayı, öyle hayvanat bahçelerinde cismini, kitaplarda, dergilerde, filmlerde resmini gördüğümüz sempatik ayı değil, başında kızıl yıldızlı Bolşevik kasketiyle ağzından salyalar akarak Türkiye’yi de tehdit eder şekilde gösterilen “Rus ayısı” idi. Aynı karikatürlerde Amerika ise esas oğlan’dı, bu canavara karşı cansiperane mücadele veren kurtarıcımızdı…

5 Nisan 1946’da Büyükelçi Ertegün’ün naaşını taşıyan Missouri zırhlısının İstanbul Boğazı’na demir atmasıyla başlayıp 12 Mart 1947’de “Sovyet tehdidi”ne karşı Truman Doktrini, 4 Temmuz 1947’de Marshall Planı’yla gelişen, Kore’ye tugay gönderme karşılığı 18 Şubat 1952’de Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesiyle doruk noktasına ulaşan bir teslimiyet süreciydi bu.

Hiç şaşırtıcı değil, bunun bedelini de kapitalist sömürüye ve ABD emperyalizmine karşı tavır koyarak barış davasının militanlığını yapan solcular ödeyecekti.

2. Dünya Savaşı’nın bitimini izleyen sözüm ona "demokrasiye geçiş" döneminde ilk önce Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’in Tan Gazetesi 4 Aralık 1945 tarihinde CHP'nin kışkırttığı "milliyetçi" güruh tarafından basılıp tesisleri parçalanarak susturulacak, ardından yeni kurulan Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi ile sol sendikalar sıkıyönetim tarafından kapatılacaktı.

1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin “Artık yeter!” sloganlı demokrasi vaadleriyle iktidar olmasının ardından Behice Boran, Adnan Cemgil, Nevzat Özmeriç, Osman Toprakoğlu, Vahdettin Barut, Reşat Sevinçsoy, Muvakkar Güran ve Naci Ormanlar tarafından 14 Temmuz 1950 tarihinde Türkiye’nin ilk barış örgütü olan Barışseverler Cemiyeti kurulacaktı.

Ancak ABD’ye uşaklıkta CHP iktidarından hiç de geri kalmayan Demokrat Parti’nin sırf NATO’ya kapağı atabilmek amacıyla Kore’ye bir tugay gönderme kararı vermesi üzerine TBMM Başkanlığı’na bir uyarı mesajı gönderen Barışseverler Cemiyeti’nin kurucuları 29 Temmuz 1950’de tutuklanacak, altı ay sonra da Ankara Garnizon Komutanlığı'na bağlı bir askeri mahkeme tarafından 30 Aralık 1950’de “Siyasal amaçla Türkiye'nin ABD ile dostluğunu bozmaya ve halkın hükümete olan güvenini sarsmaya çalıştıkları" gerekçesiyle on beşer ay hapse mahkûm edileceklerdi.

Hemen ardından bunu ünlü 1951 Türkiye Komünist Partisi tevkifatı izleyecek, başta Dr. Şefik Hüsnü DeymerZeki Baştımar, Reşat Fuat Baraner, Mehmet Bozışık, Halil Yalçınkaya, Vedat Türkali ve Mihri Belli olmak üzere Türkiye’nin seçkin aydınlarından ve işçi liderlerinden 118 kişi on yıla varan hapis ve üç yıla varan sürgün cezalarına çarptırılacaklardı.

60’lı yıllarda özellikle Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasının ardından, bu parti başta olmak üzere sol yelpazedeki yerleri ne olursa olsun tüm sendikalar, gençlik örgütleri, medya, yayın, kültür ve sanat kurumlarında öncelikli gündem maddesi ABD emperyalizminin hegemonyasına karşı mücadeleydi, Türkiye’nin tüm komşu ülkeleriyle barış içinde bir arada yaşamasını sağlayabilmekti. 

Bu mücadelede yer alan kurumlar ve bireyler de sadece art arda açılan davalar ve verilen mahkumiyet kararlarıyla değil, ABD uşağı ırkçı ve ümmetçi terör örgütlerinin, beyni yıkanmış bozkurtların ve mücahitlerin kanlı saldırılarına hedef olarak ağır bedel ödediler.

ABD ve NATO destekli 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinden sonra kurulan faşist yönetimlerin boy hedefi de yine anti-emperyalist mücadeleyi, tüm dünya insanlarının barış içinde kardeşçe yaşaması özlemini kendi günlük yaşam kaygılarından daha önde tutan halk çocuklarıydı.

1972’de Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan, 1980’den sonra da onlarca devrimci genç bu inanç ve kararlılıkları nedeniyle idam sehpalarında can verdiler.

Askeri darbeler dönemindeki barış düşmanlığının en inkar kabul etmez kanıtı ise, hiç kuşku yok ki, 3 Nisan 1977’de kurulmuş olan Barış Derneği’nin 12 Eylül darbesinden sonra kapatılmış olmasıydı. Dernek yönetici ve üyeleri “Türkiye'deki meşru düzene ve bu düzeni sağlayan ittifaklara, NATO’ya karşı oldukları” gerekçesiyle tutuklanmış, bir askeri mahkeme tarafından 14 Kasım 1983’de 8 yıla kadar varan hapis cezalarına mahkum edilmişti.

Dünya Barış Günü sosyalist ülkelerde ve diğer ülkelerin sol kuruluşlarında 80’li yıllara kadar Nazi Almanyası’nın 1939’da Polonya’ya saldırarak 2. Dünya Savaşı’nı başlattığı 1 Eylül’de kutlanırken, ABD bu günü  unutturmak için 1981 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na baskı yaparak  21 Eylül’ü Dünya Barış Günü ilan etti.

Buna rağmen Türkiye’de son derece meşakkatli bir örgütlenme ve mücadele sürecinden geçen tüm örgütler ve sendikalar barış mücadelemizin geleneğine uygun olarak Dünya Barış Günü’nü eskiden olduğu gibi hep 1 Eylül’de kutlamaya devam ediyor.

Günümüzde barış davasına sahip çıkmak geçmiş dönemlerdekine eş değerde bir önem taşıyor, çünkü karşımızda artık fütuhatçı İslam bayrağını taşıyarak bölgesel bir emperyalist güç olmaya yönelmiş olan Tayyip Erdoğan iktidarı var.

Yanına devşirme İslamcı teröristleri de takarak Türk Silahlı Kuvvetlerini Suriye, Irak ve Libya’da istilacı savaşa süren Erdoğan iktidarı, şimdi de doğuda Azerbeycan’a birlik sokarak Ermenistan’ı, Akdeniz’e savaş gemileri salarak başta Yunanistan olmak üzere bölge ülkelerini tehdit ediyor.

Tayyip döneminde Türk askeri birliklerinin sadece yukarda isimlerini verdiğimiz ülkelerde değil, Afganistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Katar, Kosova, Kuzey Kıbrıs, Lübnan, Mali, Orta Afrika Cumhuriyeti, Somali ve Sudan’da üslenmiş olması yetmezmiş gibi, Isparta’da da 57 ülkenin askerlerine komando eğitimi verildiği yandaş medyada iftiharla yazılıyor. 

Yine aynı medyanın haberlerine göre “Barbaros’un torunları denizlere sığmıyor… Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin haklarını koruyan savaş gemileri, Kuzey Buz Denizi’nden Hint Okyanusu’na uzanan deniz alanında uluslararası operasyonlara başarıyla imza atıyor.”

Tüm bu endişe verici gelişmeler karşısında muhalefet partileri ne yapıyor?

Koray Düzgören çok iyi yanıtlamış: “Savaş söylemleri muhalefet cephesinin HDP hariç bütün partileri tarafından değişik derecelerde destekleniyor. Milli mesele denilen bu dış politika konularında inanılmaz bir ittifak görülüyor. Muhalefet partileri, başta ana muhalefet olmak üzere, iktidarın ayakta kalabilmek uğruna giriştiği bu savaş boyutlu oyunları, girişimleri milli mesele diyerek desteklediğini görüyoruz.”

Tayyip’in tüm askeri saldırılarına “milli çıkarları koruma” gerekçesiyle destek veren CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu bakın üç yıl önce Yunanistan’a nasıl meydan okumuştu: "Yunanistan savunma bakanı bana, ‘gel de al’ diyor. 2019'da geleceğim. O adaların tamamını alacağım. Bir dönem bunlar Kıbrıs için de ‘gel al' diyorlardı, rahmetli Ecevit çıktı gitti aldı. Nokta." (Sözcü, 23 Aralık 2017)

Muhalefet kesimindeki bu cürüm ortaklığı karşısında tek umut verici girişim, TBMM’deki üçüncü  büyük parti olmasına rağmen çoktan “ana muhalefet partisi” misyonunu üstlenmiş olan HDP’nin 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde gerçekleştireceği büyük etkinlik.

HDP, üç aydır sürdürdüğü Demokratik Mücadele Programı’nı o gün Diyarbakır, İstanbul, Ankara, Antalya, Adana, Van, İzmir ve Urfa’da “Türkiye tarihinin en büyük insan zincirleri”ni oluşturarak tamamlayacağını, halkın talep ve istekleri doğrultusunda hazırlanan Barışa Çağrı Deklarasyonunu’nu da TBMM’de açıklayacağını duyurdu.

Evet, 1 Eylül Dünya Barış Günü… 

Ama Türkiye’de 1 Eylül, bizim kuşak için hem Barış Günü, hem de ABD emperyalizmine teslimiyetin TBMM’de CHP iktidarının ve DP muhalefetinin oybirliğiyle onaylandığı gün olması itibariyle aynı zamanda Barışın Katledildiği Gün’dür.

1 Eylül’ü Türkiye’de de gerçek bir Barış Günü’ne dönüştürme görevi tam 73 yıldır demokrasi ve barış güçlerinin önünde görev olarak duruyor.