“Ana Vatan”… “Mavi Vatan”… “Yavru Vatan”… Sadece Türkiye’nin değil tüm İslam dünyasının liderliğine oynayan Tayyip’in Suriye ve Irak’tan Libya’ya, Doğu Akdeniz’e ve de son olarak Ermenistan’a sefer eylediği cihanşümul fütuhat döneminde kapıkulu medyanın dilden düşürmediği bu çeşitlemelerden son bir haftadır reytingi en yüksek olanı hiç kuşkusuz “Yavru Vatan”…

Nasıl olmasın ki, Türkiye dışında hiçbir devletin tanımadığı KKTC’de ilk turu 11 Ekim’de yapılan seçimlerde bugüne dek Tayyip’in karşısında dik duran Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın mutlaka tasfiye edilmesi, yerine emir kulu Ersin Tatar’ın getirilmesi için “Ana Vatan”ın tüm olanakları seferber edilmiş, bunun için Kuzey Kıbrıs’ın 1974’te Türk Ordusu tarafından işgalinden bu yana kapalı tutulan Maraş bile Kıbrıs ve Yunanistan başta olmak üzere birçok ülkeden gelen protestolara rağmen yerleşime açılmıştı.

Tüm bu manevralara rağmen Mustafa Akıncı bağımsız olarak katıldığı seçimlerin ilk turunda Tayyip’in desteklediği sağcı Ulusal Birlik Partisi (UBP) adayı Ersin Tatar’ınkine yakın oy olarak ikinci tura katılmayı başardı. Görünüş odur ki, büyük bir sürpriz olmazsa, adayı ikinci tura kalamayan sol eğilimli Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP)’nin de desteğiyle Mustafa Akıncı 18 Ekim’deki ikinci oylamada yeniden cumhurbaşkanı seçilecek.

2015’te cumhurbaşkanı olduktan sonra Tayyip diktasına ve adadaki Türk askeri varlığına asla boyun eğmeyen Akıncı, geçen yıl Türk Ordusu’nun Rojava’ya girmesine de son derece ilkeli bir tavırla karşı çıkarak şöyle demişti: “1974’te olup biten, biz adına Barış Harekatı desek de, bir savaştı ve akan da kandı. Şimdi Barış Pınarı desek de akan su değil kandır. Bu nedenle bir an önce diyalog ve diplomasinin devreye girmesi en büyük dileğimdir.”

Sen misin bunu diyen? Tayyip başta olmak üzere Tayyip’çisinden ulusalcısına tüm siyaset erbabı ve medya Akıncı’yı nankörlük ve ihanetle suçlamıştı.

Akıncı’nın yürekli çıkışının kökeninde onun Türkiye’de 68 başkaldırısını yapan Deniz’ler ve Mahir’ler kuşağının bir mensubu olması vardır. Evet, 1947’de Limasol’da doğmuş olan Akıncı mimarlık eğitimini Ankara’da Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde görürken, o dönemde Türkiye’de okuyan tüm Kıbrıslı gençler gibi yükselen anti-emperyalist ve sol mücadelenin saflarındadır.

1973’te Kıbrıs’a dönüp mimarlığa başladıktan sonra 24 Mayıs 1976 yerel seçimlerinde Rauf Denktaş’ın desteklediği bir adayı yenilgiye uğratarak Lefkoşe Türk Belediyesi’nin ilk başkanı olarak bu görevi 14 yıl boyunca başarıyla yürütmüş, 2015’te de oyların yüzde 60,5’ini alarak Ankara’nın emir eri olmayı reddeden ilk onurlu KKTC cumhurbaşkanı olmuştur.

Akıncı bu seneki cumhurbaşkanlığı seçiminde de onurlu çizgisinden hiç ödün vermeden Kıbrıs sorunu için makul ve mümkün tek çözümün federal model olduğunu savunuyor, "Biz ne Güney Kıbrıs’ın azınlığı olmak, ne de Türkiye’ye bağımlı bir alt yönetim görmek istiyoruz" diyerek Kuzey Kıbrıs’ın “Yavru Vatan” etiketiyle Türk Ordusu’nun sürekli işgali altında bir sömürge olarak kalmasına karşı çıkıyor.

68 direnişinde yer alan Akıncı ile aynı yaşlardaki Kıbrıslı gençlerin ülkelerine dayatılan Denktaş diktasına karşı nasıl kararlı mücadele verdiklerinin, sadece Türkiye ve Kıbrıs halklarının değil, tüm Ortadoğu halklarının emperyalizme karşı ortak mücadelesiyle nasıl dayanışma içinde olduklarının bire bir tanığıyım.

Denktaş’ın elebaşısı olduğu terör çetelerinin adada devrimci Türkleri, örneğin sendikacı Derviş Ali Kavazoğlu’nu, iki yürekli gazeteci Ahmet Mustafa Gürkan ile Ayhan Mustafa Hikmet’i nasıl alçakça katlettiğine dair belgeleri bize Kıbrıslı devrimci öğrenciler ulaştırmıştı, biz de onları 9 Eylül 1969 tarihli Ant Dergisi’nde iki tam sayfa üzerinden açıklamıştık. Bu yayın üzerine Küçük-Denktaş ikilisi Ant Dergisi’nin Kıbrıs adasına girmesini yasaklamıştı.

Kıbrıslı genç dostlarımızın getirdiği o belgede 1958 yılına kadar adada Türk ve Rum emekçilerinin gerek sendikalarda, gerekse sol partilerde nasıl bir sınıf kardeşliği ve dayanışması içinde oldukları anımsatıldıktan sonra şu gerçekler dile getiriliyordu:

“1958’deki 1 Mayıs gösterilerinde yüzlerce Türk işçisi de Rum sınıf kardeşleriyle birlikte devrimci sloganlar haykırarak yürümüştü. Bu ortak hareket, emperyalistleri ve işbirlikçilerini çılgına döndürdü, aynı gün Fazıl Küçük bir konuşma yaparak komünistlere şiddetle saldırdı, Türk kesimini Rumlar aleyhine kışkırttı.  Bu konuşmanın yapıldığı günün gecesi Rauf Denktaş liderliğindeki Türk Mukavemet Teşkilatı’ndan bir grup Lefkoşe Türk Eğitim-Spor Kulübü’nü basarak yakıp yıktı.

“Bundan sonradır ki Kıbrıs’ta ilerici Türklere karşı saldırı ve cinayetler birbirini kovalamaya başladı.  

“22 Mayıs 1958’de Kıbrıs İşçi Federasyonu Türk Şubesi başkanı Ahmet Sadi Erkurt ve eşini kurşun yağmuruna tutarak ağır yaraladılar.

“Bu olaydan iki gün sonra, 24 Mayıs 1958’de, Türk ve Rum halklarının sömürgecilere karşı birlikte mücadele vermesi görüşünü savunduğu için üç yıl önce kapatılmış olan İnkılapçı gazetesinin sahibi ve yazı işleri müdürü Fadıl Önder’i Lefkoşe Türk semtinin tam merkezinde katlettiler.

“Türk Mukavemet Teşkilatı 26 Mayıs 1958’de aşağıdaki bildiriyi yayınlayarak işlenen bu cürümlerin sorumluluğunu açıkça üstlendi: ‘Türk Mukavemet Teşkilatı harekete geçmiş ve kendilerine yapılan uyarılara rağmen Kıbrıs’ta yaşamakta olan 120 bin Türk’ün varlığını tamamıyla hiçe sayarak, Kızıllara hizmet etmekten mutluluk duyan alçak hainlere hak ettikleri ölüm cezasını vermeye başlamıştır. TMT tarafından vatan haini ve komünist maşası ilan edilen Sadi Erkurt ve Fadıl Önder, hak ettikleri cezayı almışlardır. (…) Adanın neresinde olursa olsun komünist propaganda yapan herkes aynı kadere mahkûmdur.’

“29 Mayıs 1958 gecesi, 1 Mayıs’ta yakılıp yıkılmış olan Lefkoşe Türk Eğitim-Spor Kulübü’nün yöneticilerinden 20 yaşındaki Ahmet Yahya evini basan aynı çete mensupları tarafından yatağında kurşunlanarak öldürüldü.

“Türk Mukavemet Teşkilatı 31 Mayıs 1958’de yayınladığı bildiride de cinayeti şöyle üstleniyordu: ‘Hainlere Son İhtar: Hakiki Türk olmayan bir hain daha vurucu ekiplerimiz tarafından ortadan kaldırılmıştır.’

“5 Haziran 1958’de İnşaat İşçileri Sendikası yönetim kurulundan Hasan Ali’yi öldüresiye döven teröristler, 30 Haziran 1958’de ‘Türk ve Rum toplumlarının barış içinde birlikte yaşayabileceğini’ söyleyen 46 yaşındaki Leymosun’lu berber Ahmet İbrahim’i katlettiler.

“Bir Rum firmasında çalışan Arif Hulusi Barudi de 3 Temmuz 1958’de Leymosun’da Birinci Belediye Pazarı içinde bulunduğu sırada kurşun yağmuruna tutuldu, ama şans eseri kurtuldu.

“Bu teröre rağmen Avukat Ayhan Mustafa Hikmet ve Avukat Ahmet Muzaffer Gürkan 1955’te kapatılmış olan İnkılapçı gazetesinin yerini doldurmak üzere haftalık Cumhuriyet gazetesini yayınlayarak Küçük-Denktaş diktasına karşı muhalefetin sesini yükseltmeye başladılar.

“Ancak bundan rahatsız olan Rauf Denktaş, aynı zamanda muhalif Halk Partisi’nin de yöneticileri olan 33 yaşındaki Hikmet ve 35 yaşındaki Gürkan’ı bürosuna davet ederek bu yayını sürdürdükleri takdirde hayatlarının tehlikeye düşeceği tehdidinde bulundu. Bu tehdide rağmen pes etmeyen iki gazeteci, Türk halkının giderek artan desteğinden de cesaret alarak Cumhuriyet’i günlük gazeteye dönüştürme hazırlıklarını yürütürken 23 Haziran 1962 tarihli sayıda iki toplumu birbirine düşürmek için planlar düzenleyen tedhişçi ve tahrikçilerin yüzündeki maskeyi indireceğini açıkladılar.

“Bu açıklama üzerine aynı gece Denktaş’ın teröristleri Ahmet Muzaffer Gürkan’ı evinin avlusunda kurşun yağmuruna tutarak öldürdüler. Ardından da penceresini kırarak yatak odasına daldıkları Ayhan Mustafa Hikmet’i karısının ve iki çocuğunun gözleri önünde sekiz kurşunla katlettiler.

“Cumhuriyet gazetesi susturulduktan sonra Türk Mukavemet Teşkilatı bu kez genç Türk sendikacısı ve AKEL partisi üyesi Derviş Ali Kavazoğlu’nu hedef aldı. Kapatılmadan önce İnkılapçı gazetesinin de başyazarlığını yapmış olan Kavazoğlu iki yöneticisi katledilen Cumhuriyet gazetesinin de yazarlarındandı.

“Türk ve Rum halklarının barış içinde birlikte yaşamaları ve emperyalizme karşı ortak savaş vermeleri için yılmadan mücadele eden Kavazoğlu, Cumhuriyet’teki yazılarının yanı sıra yerli ve yabancı basına verdiği demeçler, radyo ve televizyonda yaptığı konuşmalarla, terör altında yaşayan Türk halkına inanç ve umut aşılamaktaydı.

“Türk Mukavemet Teşkilatı bu güçlü sesi de susturmak için harekete geçti. Kavazoğlu, kendisi gibi AKEL üyesi olan sendikacı yoldaşlarından Kosta Mişauli ile birlikte otomobille Lefkoşe’den Larnaka’ya giderken 11 Nisan 1965 günü saat 10.30’da otomatik silahlarla kısa mesafeden tarandı. Olaydan iki üç saat sonra oradan geçen Barış Gücü devriyeleri iki yoldaşın cansız vücutlarını otomobil içinde kucaklaşmış olarak buldular.”

Denktaş’ın başını çektiği terör örgütü TMT’nin kimler tarafından nasıl kurulmuş olduğunu da, geçen yıl bir KHK ile kapatılan Özgürlükçü Demokrasi gazetesinin 22 Ocak 2018 tarihli sayısında Arif Mostarlı şöyle açıklıyordu:

“Türk Mukavemet Teşkilatı sonraları iddia edildiği gibi hiç de ‘Kıbrıs’ın bağrından’ filan çıkmamıştı, bal gibi de Türkiye’nin icadıydı!

“1958 yılı başlarında, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Salih Coşkun, Özel Harp Dairesi Başkanı Tümgeneral Daniş Karabelen’le ilk planlamayı yapar. İşin arkasında ise, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu vardır. Binbaşı İsmail Tansu’ya projeyi gerçekleştirme görevi verilir.

“Kısa sürede Türkiye’de biri Antalya’da diğeri de Ankara’daki Zir köyü yakınında iki kamp kurulur ve 5 bin ‘mücahit’in eğitilmesi planlanır. Rauf Denktaş da, işin içindedir. Kıbrıs’a öğretmen, müfettiş, din adamı gibi kimliklerle TMT’de görev alacak Türk subayları gönderilir. Adadaki TMT liderliği, Yarbay Rıza Vuruşkan’a verilir. ‘İş Bankası Müfettişi’ kimliğiyle Kıbrıs’a giden Vuruşkan’ın kod adı Bozkurttur. Silahlar ise, Türk ordusundan sağlanmaktadır. Ve tabii ki, işin içinde, başından beri Albay Alpaslan Türkeş de vardır.

“Görünüşte hedef, adanın diğer tarafında kurulmuş faşist Rum örgütü EOKA’dır ama aslında TMT ile EOKA ikiz kardeş gibidirler.  Rum ve Türk ırkçılığının asıl amacı halkların kardeşliğini yok etmektir. TMT esas olarak Türk kesimindeki sendikacı ve solcuları öldürüyordu. EOKA da ‘vatan haini’ ilan ettiği Kıbrıslı Rum solcuları hedef alıyordu. EOKA 40’lı ve 50’li yıllarda toplam olarak 265 infaz gerçekleştirmişti ve bunların 143’ü İngiliz ve Türk iken 131’i Komünist Partisi AKEL ve Kıbrıs Emek Federasyonu (PEO) üyesi Rumlardı.

“Derviş Ali Kavazoğlu AKEL’in Türk üyesi olarak EOKA’nın değil TMT’nin kurşunlarıyla can vermişti.”

Kavazoğlu’nun alçakça öldürülmesinin üzerinden tam 55 yıl geçti.

Bu 55 yıl içinde Yunanistan bir, Türkiye iki faşist askeri darbe yaşadı… O da yetmedi, Türkiye 18 yıldır etap etap kurulmakta olan bir islamo-faşist rejimin sancılarını yaşıyor.

Derviş Ali Kavazoğlu’nun, Ahmet Mustafa Gürkan ve Ayhan Mustafa Hikmet’in sevgili yeşil adası 1974’te Yunan albaylarıyla EOKA çetesinin ortak darbesini, ardından da “barış harekatı” kisvesi altında Türk Ordusu’nun işgalini yaşadı.

Türkiye’de aydınlık günler hiç de yakın görünmüyor. Kıbrıs’ın yarısını işgal altında tutan ordu “Yavru Vatan”la da yetinmiyor, Irak, Suriye, Libya ve Ermenistan’ın yanısıra “Mavi Vatan”da da terör estiriyor.

Tüm bunlara rağmen, Türkiye’nin 68 kuşağı saflarında yetişmiş bir Mustafa Akıncı’nın e Tayyip’in tüm manevralarına ve komplolarına açıkça meydan okuyarak yurdunu sömürge statüsünden kurtarma mücadelesi vermesi Türkiye’nin özgürlükten ve demokrasiden yana tüm insanlarına da umut veriyor, cesaret veriyor…

68’li Mustafa Akıncı’nın 18 Ekim’de Tayyip’e karşı kazanacağı zafer, aynı zamanda Deniz’lerin ve Mahir’lerin de zaferi olacaktır.