Türkiye’nin hem siyaset dünyasında, hem de irili ufaklı medyasında gündemin ön sırasına oturan “Meclis mi, İmralı mı?” tartışması üzerine birkaç söz…

HDP’nin bir önceki eşbaşkanı Sezai Temelli “Demokratik çözümün adresi ve asıl muhatabı İmralı’dır” derken, kendisinin de daha sonraki açıklamasında kabul ettiği gibi, önemli bir formülasyon hatası yapmıştır. Tabii ki, HDP’nin halen tutsak eski eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın ve de bugünkü eşbaşkanı Mithat Sancar’ın vurguladıkları gibi çözümün “nihai adres”i hiç tartışmasız Meclis’tir.

Ancak Aydın Engin’in t24’te dünkü yazısında haklı olarak belirttiği gibi, Meclis’in bugünkü aritmetiği dikkate alındığında, “bu Meclis’te, bu çözüm mümkün değil”dir. Yapılacak ilk genel seçimde oluşacak Meclis de, HDP’nin de nicel ve nitel gücüyle orantılı olarak temsil edildiği, mevcut başkanlık sistemine son verecek, parlamenter sistemi, hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını sağlayabilecek aritmetiğe sahip bir Meclis olabilirse, “son söz sahibi olma” rüştünü kanıtlayabilir.

O da yetmez, aynı seçimde cumhurbaşkanlığına tüm demokrasi ve özgürlük yanlılarının saygı ve güvenine sahip bir adayın seçilmesi, Erdoğan’ın Beştepe’deki sırça sarayından ebediyen kovulması da nihai çözümün olmazsa olmaz’larındandır.

Tüm bunlar gerçekleşse de, yine Mithat Sancar’ın vurguladığı gibi, “Eğer kalıcı bir barış istiyorsak çok geniş bir toplumsal mutabakata ve meşrutiyete de ihtiyaç vardır. Bunun için de Kürt sorunundaki aktörlerin tümünü hesaba katmak gerekir. Bu aktörleri göz ardı ederek bütünlüklü bir yöntem oluşturmak gerçekçi bir yaklaşım değildir.”

Evet, kalıcı bir barışın sağlanması isteniyorsa, 40 yılı aşkın süredir Türk devletinin, Meclis çoğunluğu, gelmiş geçmiş hükümetleri, ordusu, jandarması, polisi, köy korucuları, İHA’ları ve SİHA’larıyla savaşıp baş edemediği PKK ve onun silahlı gücüyle masaya oturması bir ön koşuldur. Bu görüşmelerin adresi ise, bir yanıyla PKK’nın kurucu lideri Öcalan’ın yıllardır tutsak bulunduğu İmralı, diğer yanıyla da gerilla komutanlığının bulunduğu Kandil’dir.

Bu görüşmelerde, PKK yönetici ve militanlarının kovuşturma ve dışlanma tehdidine maruz kalmadan ülkenin siyasal, sosyal, kültürel yaşamına eşit yurttaşlar olarak katılımını, Öcalan ve Demirtaş başta olmak üzere zindanlardaki Kürt siyasal liderleri, seçilmişleri ve militanlarının özgürlüğe kavuşturulmasını, Kürt diyasporasındaki yüzbinlerin doğup büyüdükleri topraklara dönebilmesini sağlayacak bir “ateş kes” sağlanmadıkça, aritmetiği değişmiş bir Meclis’in dahi kalıcı barışı tek başına sağlaması mümkün değildir.

Bu satırları, 69 yıllık meslek yaşamında, Kürt ulusuna uygulanan baskı ve zulmün tanığı olmuş, 60’lı yıllardan itibaren Türkiye’de TİP ve DDKO ile yükselen Kürt direnişinin sesini duyurmayı görev bilmiş, sürgünde de Kürt diasporasının acılarını ve mücadele kararlılığını paylaşmış bir gazeteci olarak yazıyorum.

Yıldönümlerine denk geldiği için, bugün Kürt mücadele tarihinden iki sayfa açıyorum.

İlk sayfa, Kürt ulusuna uygulanan devlet zulmüyle ilgili…

Bundan tam 25 yıl önce, 24 Eylül 1996’da, Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nde asker, gardiyan ve polislerin cop, kalas ve demir çubuklarla yaptıkları saldırı sonucu 11 Kürt tutsak katledilmiş, 23 tutsak da yaralanmıştı. Katledilenler Erkan Hakan Perişan, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Edip Dilekçi, Mehmet Nimet Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüş, Kadri Demir, Mehmet Arslan ve Hakkı Tekin’di. Tutukluların işkence sonucu öldürüldüğü otopsi raporlarıyla da kanıtlanmıştı.

İkinci sayfa Türk Devleti ve dünyadaki destekçileri tarafından “terörist” diye kara listeye konan Kürt silahlı direnişinin, sadece Ortadoğu coğrafyasını değil, tüm dünyayı tehdit eden IŞİD belasını Suriye haritasından silen efsanevi mücadelesinin başlangıcıyla ilgili…

Bundan tam 7 yıl önce, Erdoğan’ın bakanlarıyla, MİT başkanıyla, generalleriyle İmralı’da Öcalan’la çözüm görüşmelerini sürdürdüğü, henüz ucuz seçim hesaplarıyla masayı resmen devirmediği dönem…

Belçika’nın en büyük Fransızca gazetesi Le Soir da 24 Eylül 2014’te şu haberi veriyor:

"Türkiye'ye sadece birkaç kilometre mesafede bulunan Kobane, büyük bir insani ve siyasi dramın simgesi haline geldi. Suriye'nin üçüncü Kürt şehri şu an için direniyor. İngiltere’deki Suriye İnsan Hakları Gözlemevi, sivillerin göçünden bu yana Kürt mücahitlerin cihatçıların askeri araçlarına yönelik saldırılarını hızlandırdığını ve şiddetli çatışmaların başladığını duyurdu.

Cihatçıların ilerlemesini önleyen ve karşı saldırılarını sürdüren Kürtler bir ölüm kalım savaşı veriyor. Kürt mücahitlerin çoğunluğu, ünlü PKK'nın Suriye koluna mensup… 80’li yıllardan beri silahlı mücadele yürütmüş olan PKK Türkiye’de Türk Devleti ile yaptığı ateş kes anlaşmasına uyuyor, ancak Ankara PKK’yı resmen hâlâ ‘terörist’ olarak niteliyor, PKK’nın müttefiki saydığı Suriye Kürtleri’ne de silah desteği verilmemesi için Batılı devletlere yoğun baskı yapıyor.”

Henüz tam tecrit uygulanmadığı için avukatı ve vasisi olan Mazlum Dinç 23 Eylül 2014 tarihinde İmralı adasında PKK lideri Abdullah Öcalan’ı ziyaret ediyor. Fransız haber ajansı AFP, bu ziyaret sırasında Öcalan’ın avukatı aracılığıyla Kürt halkına şu çağrıyı yaptığını duyuruyor: “Şu anda devam eden yüksek yoğunluklu savaştır aslında. Daha önce savunmalarımda düşük yoğunluklu, orta yoğunluklu, yüksek yoğunluklu savaş diye sıralamıştım. Şu anda yaşanan yüksek yoğunluklu savaştır.

Halkımız tüm yaşamını savaşa göre şekillendirmelidir. İşte Filistin'de Gazze halkı nasıl yaşamını savaşa göre şekillendirmişse, Kürdistan halkı da böyle yapmalıdır. Sıradan yaşamamalıdır. Kürdistan halkı topyekûn bu saldırıya karşı direniş halinde olmalıdır.”

Bu çağrıdan sonradır ki, Suriye Kürtlerinin o ülkedeki Asuri ve Ermenilerin de katılımıyla oluşturdukları silahlı direniş hareketine sadece Türkiye, Irak, Iran, Lübnan Kürtleri değil, dünyanın dört bir yanında varolan diasporadan Kürtler de, erkeği ve kadınıyla,Suriye’nin yarıdan fazlasını işgal etmiş olan IŞİD teröristlerine karşı verilen ölüm kalım mücadelesine büyük bir özveriyle katıldılar, can verdiler…

Unutmayalım. O sırada Türk Devleti’nin gizli servisleri bu ölüm çetesine el altından silah ve eğitim yardımı vermeye devam ediyor, el koydukları petrol kuyularından çıkarttıkları akaryakıtı ihraç edip finansman sağlamaları için kolaylık sağlıyordu.

Suriye Kürdistanı Rojava’da IŞİD teröristlerine karşı direnişin başını çeken Demokratik Birlik Partisi (PYD)’nin eşbaşkanı Salih Müslüm ile ilk kez 22 Kasım 2013’te, Belçika Parlamento binasında düzenlenen “Suriye’deki Kürt bölgelerinin geleceği” konulu bir konferansta konuşmacı olarak bir araya gelmiştik.

Konuşmasında şöyle demişti: "Suriye devriminin başlangıcından bu yana bizler İslamcı örgütlerin önderlik ettiği bu kör kanlı savaşın parçası olmamaya karar verdik. Suriye rejimini de asla desteklemedik. Sadece Kürdistan bölgesini ve onun Asuriler, Ermeniler, Aleviler, Sünniler, Türkmenler ve Çerkesler'den oluşan nüfusunu koruyacak alternatif bir güç olmayı amaçladık."

Türkiye konusunda da son derece barışçıl bir dil kullanmıştı: "Türkiye bizim komşumuz ve elbette, temel haklarımıza saygı duymaları halinde, iyi ilişkiler kurmak istiyoruz. Ancak Türkiye, Kürtlerin Suriye muhalefetinde temsil edilmesine engel koymak için çok çaba gösterdi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar'ın yanı sıra aşırı dinci grupların destekçisidir. Türkiye ile iyi ilişkiler kurabilmemiz için Ankara terörist İslamcı gruplara ve fanatik milliyetçi Araplara verilen desteği durdurmalı, Rojava halkını tehdit etmeyi bırakmalı ve Kürtler arasındaki sınırı açmalıdır."

Bir yıl sonra, 19 Eylül 2014’te, Brüksel Kürt Enstitüsü’nün düzenlediği Kürt Haftası kapsamında yine Belçika Parlamentosu’nda yapılan, Diyarbakır eski belediye başkanı Osman Baydemir’le birlikte katıldığımız “Ortadoğu’daki çıkmaza Kürt modeli çözüm” konulu konferansta da Salih Müslüm Türk Devleti’nin tutumunu daha sert bir şekilde eleştirmiş, Suriye Kürtleri ile iyi ilişkiler kurma çağrısında ısrar etmişti.

Ama Türk Devleti’nin barışçıl çağrıları dinlemeye, olumlu bir yanıt vermeye niyeti yoktu…

Türkiye'de PKK ile sürdürülen barış görüşmeleri gibi, Suriye Kürtleri ile diyalog da 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP'nin tek başına iktidar olamaması üzerine birdenbire kesilmiş, seçmen kitlesini yeniden kendine çekmek için Erdoğan ultra nasyonalist ve en yobaz dinci söylemlerle sadece Türkiye'nin güneydoğusunda değil, Irak ve Suriye'nin kuzeyindeki Kürt halkına karşı yeniden savaş başlatmıştı.

Özellikle de 15 Temmuz 2016 çakma darbe girişimi de bahane edilerek sadece Kürt halkına karşı değil, ülkenin tüm demokratik kurumlarına ve AKP'nin tüm muhaliflerine karşı akla hayale gelmeyecek baskı yöntemleriyle topyekûn bir imha savaşına girilecekti. Bu imha savaşının en kusturucu silahlarından biri de sırf bu şovenist uygulamalara karşı mücadele verdikleri için "terörist" diye damgalanan kişilere karşı açılan yüz kızartıcı karalama ve ihbar kampanyasıydı...

Rojava’nın bir ili olan Afrin’in Türk ordusu ve onun emrindeki besleme İslamcı teröristler tarafından işgali üzerine Müslüm Şahin’in 14 Şubat 2018’de Brüksel’de bir basın toplantısı yapacağı duyurulunca, onun AB başkentinde konuşmasını engellemek için Türk diplomatik misyonları, onların emrindeki Türk dernekleri ve medyası kampanya açtılar.

O denli ki, Kürt direnişinin Brüksel’deki sözcüleri Remzi Kartal ve Zübeyir Aydar gibi, Suriye yurttaşı Müslüm Şahin’i de İçişleri Bakanlığı’nın “Aranan teröristler” listesine, hem de kırmızı olanına dahil ederek bir “terörist”e AB başkentinde basın toplantısı yapma olanağı tanınamayacağı yaygarasını koparttılar.

Buna rağmen Belçikalı demokrat siyaset ve hukuk insanlarının desteğiyle basın toplantısını yapan Müslüm Şahin, aralıksız bombardımanlar sonucu Afrin’de yüzlerce sivilin hayatını kaybettiğini ya da yaralandığını hatırlattı ve “Biz demokratik bir Suriye istiyoruz, demokratik federal bir çözüm öneriyoruz, ama Türkiye demokratik bir çözümü reddediyor. Erdoğan’ın bu zihniyeti sadece Kürtler ve Rojava için tehdit değil, tüm dünya için tehdit oluşturuyor" diyerek NATO ve AB’nin Afrin'de sivillerin katledilmesi karşısındaki sessizliğini protesto etti.

Türk Devleti’nin tüm engellemelerine rağmen, sunuş görselindeki haritalarda görüldüğü gibi, 2014 yılında IŞİD’in işgali altında bulunan Suriye topraklarını Rojava’nın kadın ve erkek mücahitleri özgürlüğe kavuşturarak tüm dünyanın takdir ve şükranına mazhar oldular.

Tüm bunları şunun için anımsatıyorum.

Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunu, sadece yeryüzünün 783,562 kilometre karelik bir parçasının sorunu değil, onu da ötesinde, diplomatik misyonlar, askeri operasyonlar, Diyanet’in emrindeki camiler, Türk-İslam Sentezi koşullandırmasındaki dernekler aracılığıyla devlet terörünün uyguladığı tüm coğrafyaların da sorunudur.

Bu, dünyanın tüm ülkelerine yerleşmiş 3 milyondan fazla Türkiyeli göçmenin, özellikle de devlet terörü nedeniyle ülkelerinden ayrı düşürülmüş siyasal sürgünlerin sorunudur.

Bu, Osmanlı’dan beri işlenen çeşitli soykırımlar ve tehcirler nedeniyle dünyanın çeşitli ülkelerini yeni yurt edinmiş Ermeni, Asuri, Kürt, Grek diasporalarının sorunudur.

Bu, Birinci emperyalist paylaşım savaşı sonunda dört farklı ülkede yaşamaya mecbur edilmiş Kürt ulusunun, kuzeyde Bakur, doğuda Rojhilat, güneyde Başûr; batıda Rojava Kürtlerinin sorunudur.

Bu, en son Azeri ve Türk ordularının, İslamcı terörist beslemelerin de katılımıyla, Dağlık Karabağ’ı işgal etmesi olayında görüldüğü gibi Ermeni ulusunun sorunudur.

Bu, geçen yılki seçimde bin bir hile ve baskıyla iradesi gasp edilerek daha yıllarca Türk ordusunun işgali altında yaşamaya mecbur tutulan Kuzey Kıbrıs halkının sorunudur.

Gerçekten kalıcı bir barışın sağlanması amaçlanıyorsa, bu arayış sürecinde yukarıda saydıklarımın hepsinin muhatap alınma hakkı vardır.

Kuşkusuz, nihai çözüm, son söz, eğer başkanlık despotizminin sallabaşı olma zilletinden kurtulabilirse, Meclis’e aittir. Ancak Mithat Sancar’ın vurguladığı gibi, eğer kalıcı bir barış isteniyorsa, çok geniş bir toplumsal mutabakata ve meşrutiyete de ihtiyaç vardır. Bunun için de sadece Kürt sorununda değil, yukarıda sıraladığım sorunların hepsinde söz hakkına sahip tüm aktörlerin görüşlerinin dikkate alınması gerekir.

Önümüzdeki seçimlerde İslamcı faşist hegemonyanın yıkıldığı, HDP’nin nicel ve nitel ağırlığıyla temsil edildiği yepyeni bir Meclis doğarsa, o Meclis de, ancak tüm aktörlerin görüşlerini dikkate alarak çözüme gittiği takdirde gerçek bir Kurucu Meclis niteliği kazanabilir.

Geçmişteki her askeri darbeden sonra seçimle oluşan yeni Meclis’lerden hep bu beklendi, ama yaşadığımız hep hüsran oldu.

Bu kez ne olacak, göreceğiz…