Sonbahar hüznünün kendini hissetirmeye başladığı Eylül’ün birinci haftasında 6-7 Eylül pogromunun acısını 65. kez yaşadıktan sonra ikinci haftaya hem Türkiye’nin hem de dünyanın yakın tarihinde derin izler bırakmış bir dizi olayı anarak girdik.

Bundan tam 65 yıl önce, 6-7 Eylül 1955’te İstanbul ve İzmir şehirleri cumhuriyet tarihinin en alçakça toplu cürümlerinden birine sahne olmuş, kitleleri Türk ve Müslüman olmayan yurttaşların ev ve işyerlerini, okullarını, ibadethanelerini basmaya, kan dökmeye, ırza geçmeye ve çapulculuğa teşvik etmiş olan devlet misli görülmemiş bir yüzsüzlükle olayların sorumluluğu komünistlerin sırtına yıkmaya çalışmıştı.

Daha önce defalarca yazdığım gibi, Ankara’daki iktidar sahiplerinin ne zaman başları sıkışsa ya da emperyalist güçlerden yardım koparmaya ihtiyaç duysalar, ilk başvurdukları çare ya komünistleri ya da Ermenileri, Rumları ve Kürtleri vurmak olmuştur.

Unutmayalım… Eylül’ün ikinci haftasının en önemli olaylarından biri 10 Eylül 1920’de Türkiye Komünist Partisi’nin kurulmasıdır… Ancak bu kuruluşun üzerinden bir yıl geçmeden, TBMM‘nin 22 Ocak 1921 tarihli gizli oturumunda yaptığı konuşmada yeni kurulmakta olan devletin lideri Mustafa Kemal Paşa, milletvekillerini TKP’ye ve onun kurucusu Mustafa Suphi’ye karşı alenen tahrik etmiştir. Ondan bir hafta sonra da Azerebaycan’dan Türkiye’ye giriş yapan TKP lideri Mustafa Suphi ve yoldaşları 28-29 Ocak 1921’de Karadeniz’de katledilmiştir. (Doğan Özgüden, Sürgün Yazıları, Cilt III, s. 173).

Tek parti döneminde sık sık tekrarlanan komünist tutuklamaları, Demokrat Parti iktidara geldikten sonra sırf ABD emperyalizmine şirin görünüp daha fazla yardım alabilmek ve NATO’ya kapağı atabilmek için ünlü 1951 Tevkifatı ile daha büyük boyutlara ulaştırılmıştı.

6-7 Eylül 1955 olaylarının sorumluluğu İstanbul’da komünistlere yıkılıp başta Aziz Nesin, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan Dinamo olmak üzere 48 komünist aydın tutuklandıktan sonra da bu kirli oyun son bulmamıştı.

1958 yılında, ekonomik durumun giderek kötüleşmesi nedeniyle ABD’den yeni bir kredi kopartmaya çalışan Menderes Hükümeti, Türkiye’nin ciddi bir komünist tehdidiyle karşı karşıya bulunduğunu göstermek için, bu kez İzmir’de aralarında eski TKP liderlerinden İbrahim Topçuoğlu’nun da bulunduğu bir grup solcuyu Kıbrıs olaylarını istismar edip kışkırtıcılık yaptıkları gerekçesiyle tutuklatmıştı.

Bunun karşılığında ABD’den 234 milyon dolarlık yeni bir yardım kararı çıkmış, ardından da yeni bir ikili savunma anlaşması imzalanarak Sovyetler Birliği’ne karşı Türkiye topraklarında IRBM füze üsleri kurulmaya başlanmıştı. (Doğan Özgüden, “Vatansız” Gazeteci, Sürgün Öncesi, Cilt I, s. 201).

*

Dün Eylül’ün 9’uydu… Yılmaz Güney’in ardında mücadele dolu onurlu bir yaşam bırakarak sürgün bulunduğu Fransa’da sonsuzluğa göç ettiği gün…

Tam 36 yıl önceyi anımsıyorum… 1984’ün 9 Eylül’ünde, yerli ve göçmen demokrat dostlarımızla, Şili’deki 1973 faşist darbesinin 11’inci ve Türkiye'deki 1980 faşist darbesinin 4’üncü yıldönümü dolayısıyla bir gün arayla yapılacak etkinliklerin hazırlıklarını konuşuyorduk.

Türkiye’de parlamento yeniden açıldığı halde devlet terörü hız kesmeden devam ediyordu… Kenan Evren’in talimatıyla “Aydınlar Dilekçesi”ni imzaladıkları için başta Aziz Nesin olmak üzere 56 aydınımız hakkında dava açılmıştı… Bunun üzerine başlattığımız protesto kampanyası sonucunda sosyalisti, komünisti, hristiyanı, liberali, flaman milliyetçisiyle Belçika’daki tüm siyasal partilerin milletvekillerinden oluşan bir grup 7 Eylül 1984’te Türkiye Büyükelçiliği’nin kapısına dayanmış, ancak büyükelçi devlet terörünü orada da uygulayarak halkın seçilmiş temsilcilerinin binaya girmesini engellemişti.

Bu nedenle de darbenin yıldönümüne denk gelen 12 Eylül’de daha etkin bir eylem koymayı kararlaştırmıştık. Bu konuda en aktif olanlar Şilili dostlarımızdı…

12 Mart 1971 darbesi sonrasında yaptığımız protesto etkinliklerinde Belçikalı demokratların yanı sıra o dönem faşist diktatörlük altında bulunan İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın siyasal sürgünleri bizimle birlikte olurdu, biz de onların etkinliklerine katılırdık.

Ancak devran değişmiş, bu ülkelerdeki faşist diktatörlüklerin çökmesinden ve binlerce sürgünün ülkelerine dönmelerinden sonra onların yerini giderek Şilili dostlarımız almıştı. Başkan Allende’nin hükümetinde ağır sanayi bakanlığı görevini de üstlenmiş olup darbeden sonra tutuklanarak işkenceden geçirilen havacı general Sergio Poblete ve Allende’nin özel doktoru Gaston Simon da dahil Şilili dostlarımız sadece kendi ülkelerindeki faşist yönetime karşı mücadele yürütmekle kalmıyor, Türkiye’deki 12 Eylül rejimine karşı mücadelede bize büyük destek veriyorlardı.

1980 darbesinde TİP Genel Başkanı Behice Boran Türkiye’de bir süre ev hapsinde tutulduktan sonra Bulgaristan’a geçmiş, Sofya’da eşi Nevzat Hatko’yla birlikte tedavi görmekteydi. 14 Şubat 1981 günü Brüksel’de organize ettiğimiz uluslararası protesto gecesine katılması için Sofya’ya giderek davet ettiğim Behice Boran’ın Belçika’da özel hekimliğini de Dr. Simon üstlenmişti.

Hem Şili hem de Türkiye’deki faşist darbelerin birer gün arayla art arda gelen yıldönümlerindeki etkinliklerde gösterilecek filmler konuşulduğunda bittabi hiç tartışmasız Şili için Costa Gavras'ın Kayıp (Missing), Türkiye için ise Yılmaz Güney'in Şerif Gören'le birlikte gerçekleştirdiği Yol filmi öne çıkıyordu. Fazla tartışmaya da gerek yoktu, her iki film de, iki yıl önce, 1982 Cannes Film Festivali'nde "Altın Palmiye" ödülünü paylaşmıştı.

Tam da bu konuyu tartışırken Paris'ten gelen bir telefon mesajı gündeme bomba gibi düşmüştü... Yıllardır amansız bir hastalığa karşı mücadele veren Yılmaz Güney vefat etmişti. Gerek sinema sanatına, gerekse Türkiye'nin ve de dünyanın demokratikleşme mücadelesine daha birçok kalıcı katkılarda bulunabilecek olan Yılmaz Güney'i henüz 47 yaşındayken kaybetmemiz bizler için hem büyük bir acı hem de anti-faşist mücadelemiz açısından büyük bir darbeydi.

Daha önce de yazmıştım… Yılmaz Güney’in 12 Eylül darbesinden sonraki üç yıllık sürgünü ilk sürgünü de değildi.

1962 yılında, bir dergiye yazdığı yazıda komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle hapiş cezasını tamamladıktan sonra Konya'ya sürgün edilmişti. Türkiye'de uğradığı baskılar tıpkı Nazım Hikmet gibi onu da yurt içi sürgününden 20 yıl sonra, yurt dışı sürgününe mecbur edecekti.

Onunla da kalmayacak, darbeden sonra yurt dışında mücadele sürdüren ve Cunta şefi Evren tarafından "kansızlar" diye suçlanan yüzlerce muhalif gibi Yılmaz Güney de vatandaşlıktan atılacaktı…

Bunlara rağmen Yılmaz Güney’in sürgüne çıkışı, ardından da Cannes Film Festivali'nde Yol filmiyle Altın Palmiye'yi Costa Gavras'la paylaşması, Türkiye'yi büyük bir hapishaneye dönüştüren Evren faşizmine vurulan en büyük darbelerden biriydi.

Yılmaz Güney, sağlık sorunlarına rağmen anti-faşist mücadelesini zor sürgün koşullarında da son nefesine kadar sürdürdü. 1984'ün Newroz'unda yaptığı son konuşmayı anımsıyorum. Kürt özgürlük savaşının ergeç zafere ulaşacağını tüm dünyaya haykırıyordu:

"Ezilen sınıfların kardeşliği en güçlü silahlarımızdan biridir. Dost ve düşman herkes bilsin ki kazanacağız... Mutlaka kazanacağız... Bir köle olarak yaşamaktansa bir özgürlük savaşçısı olarak ölmek daha iyidir... Yaşasın Kürt-Türk, Acem ve Arap halklarının kardeşliği ve dayanışması..."

Yılmaz şimdi bir direniş simgesi olarak Paris komüncüleriyle birlikte ünlü Père Lachaise'de yatıyor… Tıpkı aynı mezarlıktaki Ahmet Kaya gibi, tıpkı Moskova'daki Novodeviç Mezarlığı'nda yatan Nazım Hikmet gibi…

*

Bu yıl Şili’deki 1973 darbesinin 47’nci, Türkiye’deki 1980 darbesinin tam 40’ncı yıldönümü… Altı ay sonra da Türkiye’deki 1971 darbesinin tam 50’nci yıldönümü…

Türkiye’de 12 Mart 1971 darbesi olduğu sırada çoktandır faşist diktatörlük altında bulunan üç Avrupa ülkesinin, İspanya, Portekiz ve Yunanistan’ın bu paslı esaret zincirini parçalayıp demokratik rejimle yönetilen ülkeler safına katılması nerdeyse yarım asrı buluyor.

1973 darbesinin ardından tam 15 yıl faşist yönetimin zulmü altında yaşayan Şili ise 1989 referandumunda Pinochet yönetimine “hayır” diyerek demokrasiyi seçti, 31 yıldır özgür yaşıyor.

Ya Türkiye?

12 Eylül’ün her yıldönümünde gündeme gelen bu konuyu 6 Eylül günü Hamburg Interkulturelle Denkfabrik’te İrfan Cüre’nin yönetimindeki bir panelde Türkiye’den Eren Keskin ve Ercan Kanar‘ın, yurt dışından da Engin Erkiner’in de katıldığı bir panelde enine boyuna tartıştık.

Erkiner’e göre “En uzun 10 yıl” diye nitelediği 12 Eylül darbesinden sonraki 1980-1990 döneminin özelliği 24 Ocak kararlarıyla neo-liberalizmin uygulanmaya başlaması, yeni bir anayasa ile bugüne kadar süregelen faşizan rejimin hukuki temellerinin atılması, hapishanelerin birer işkence merkezine dönüştürülmesi, bunlara karşı kitlesel hapishane direnişlerinin ve de silahlı Kürt direnişinin başlaması, siyasal sürgünlüğün de kitlesel bir boyut kazanmasıydı.

Bu dönemde sosyalist sistemin çözülmesinin de Türkiye sol hareketi üzerinde önemli yansımaları olmuştu.

12 Eylül döneminde olduğu gibi onun devamındaki Özal, Demirel, Çiller, Yılmaz, Erbakan ve Ecevit hükümetleri döneminde, son olarak da Tayyip diktası altındaki 18 yıllık İslamcı dikta dönemindeki insan hakları ihlallerini ülkemizin yetiştirdiği en yetkin ve mücadeleci hukukçulardan Eren Keskin ve Ercan Kanar panelde bütün ayrıntılarıyla ortaya koydular.

Benim de konuşmacı olarak katıldığım bu panel 13 Eylül Pazar günü Hamburg Interkulturelle Denkfabrik’in facebook sayfasında yayımlanacak.

İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, o panelde ifade ettiği 12 Eylül darbesine ilişkin görüşlerini daha sonra Yeni Yaşam gazetesinde de büyük bir cesaretle dile getirdi.

Bir bölümünü paylaşıyorum:

“Aslında, 12 Eylül bir milat değildi. Militarizmi ve yarattığı sonuçları, T.C Devleti’nin kuruluşu ile birlikte tartışmak gerekmektedir.

1915 yılında işlenen büyük bir soykırım sonrasında kuruldu, T.C Devleti… Osmanlı döneminde, İttihat Terakki yetkililerin emri ile uygulanan soykırım ve soykırımın zihniyet sahipleri, devletin kuruluşunda, ‘karar verici’ makamdılar.

Aslında 12 Eylül ile daha da derinleşen, ‘militarizmin yasama, yürütme ve yargı kurumları üzerindeki etkisi’ kuruluş ile başladı.

Yani, sistemin kendisi, ‘asker odaklı’ olduğundan, 12 Eylül darbesi de şaşırtıcı değildi. Ama nasıl doğal felaketler ‘beklenmezse’ darbe de beklenmedi. Ama oldu ve yıktı, geçti.

Aslında coğrafyamızda, sağcı-solcu -liberal daha kim varsa, kendini nasıl tanımlıyorsa, ‘İttihatçı kodlar’ ile yetiştiler.

Bugün 2020! Ve hâlâ, bu coğrafyada kendisini ‘solcu’ olarak tanımlayanların bile (büyük çoğunlukla) 1915 soykırımı gündemlerinde bile değil.

Cumhuriyet Gazetesi okuyarak solcu olunan bir coğrafyada, ne yazık ki gerçek anlamda bir ‘muhalefet’ gelişmiyor.

Biz, hâlâ Kenan Evren liderliğinde yapılan Anayasa ile yönetiliyoruz. 12 Eylül’den bu yana, tüm iktidarlar darbe sisteminin uygulayıcısıydılar.

Bizim sorunumuz, muhalefettir. Gerçek anlamda, ‘yüzleşme’ talep eden, ‘Kemalizm ile İslamcılık’ arasına sıkıştırılmayı reddeden, 1915 ile, 1938 ile, 12 Eylül ile, 15 Temmuz ile mücadeleyi temel alan gerçek bir muhalefet…

Bunu başardığımızda işte, militarizm, ırkçılık, şovenizm ile mücadelede bir yol alacağız!”