Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kamuoyu son on gündür ABD başkanlık seçimlerinin sonuçlarına endekslendi. Trump’ın tüm manevralarına rağmen Demokrat Parti adayı Joe Biden’ın seçimi kazandığı ve önümüzdeki Ocak ayının 20’sinde Hint-Jamayik kökenli yardımcısı Kamala Harris’le birlikte Beyaz Saray’a yerleşerek en azından dört yıl ABD’nin iç ve dış siyasetinde son söz sahibi olacağı kesinleşti.

Seçimi Biden-Harris ikilisinin kazanması, dört yıldır Trump’ın baskı, şantaj ve tehditlerinden bunalmış olan tüm demokrasilerde büyük bir rahatlama yaratırken, İslamo-faşist diktasını onun sayesinde pekiştiren, Suriye’den başlattığı İslami fütuhatını Libya’ya, Doğu Akdeniz’e ve son olarak da Dağlık Karabağ’a dayatan Tayyip Erdoğan ve tüm çıkar ortakları panik halinde…

Koray Düzgören’in dünkü yazısında belirttiği gibi, “Şimdiye kadar ABD ile ilişkilerini sadece Trump üzerinden, ikili ilişkiler bağlamında kuran Erdoğan’ın, bu kez yanlış ata oynadığı ve bu nedenle Saray’da bir panik yaşadığı ortada. Öyle görünüyor ki iktidarı şimdiden, Biden’ın kuracağı yeni yönetimin Halk Bankası davası ve olası yaptırımlar gibi konuları gündeme getirebileceği korkusu sarmış. Biden’ın seçim öncesinde Türkiye ve Türkiye’yi yönetenler hakkında söylediği bazı sözler, değerlendirmeler muhtemelen Saray yönetiminin uykularını kaçırıyor olmalı.”

ABD başkanlık seçimlerinin sonuçlarının, 2. Dünya Savaşı’nın bitiminden beri Türkiye’nin hem iç hem de dış siyaseti açısından her daim önemli etkileri olmuştur. Franklin Roosevelt’in ölümünden sonra 1945’te Beyaz Saray’a giren Harry Truman 1952’ye kadar ABD emperyalizminin sadece Latin Amerika değil, Avrupa, Afrika ve Asya ülkelerinde de ideolojik, ekonomik, politik ve askeri hegemonya kurmasına kumanda eden kişidir. İsmet Paşa liderliğindeki Türkiye yönetimini de, Washington’da vefat eden Türk Büyükelçisi Münir Ertegün’ün naşını ABD Donanması’nın en büyük savaş gemisi Missouri zırhlısıyla İstanbul’a göndererek, kendine bend etmeye başlamıştır.

Ardından Nazizm’in ezilmesinde en büyük rolü oynayan SSCB’ye ve onun müttefiki sosyalist ülkelere karşı ne bahasına olursa olsun mücadeleyi öngören Truman Doktrini ‘ni ortaya atmış, bu doktrin uyarınca birçok ülke gibi Türkiye de 1947 yılında 100 milyon dolarlık Marshall Yardımı karşılığında tamamen ABD’ye bağımlı hale getirilmiştir.

Savaş sonunda tek parti rejimine son verilip sözüm ona çok partili rejime geçilmiş, ancak ABD’nin dayattığı anti-komünist seferberlik içerisinde Türkiye’de kurulan sol partiler ve sendikalar derhal sıkıyönetimce kapatılmış, solcu ve barışsever aydınlar TKP tutuklamalarıyla zindanlara atılmıştır.

Bu arada Kore’ye 4500 mevcutlu bir tugay göndermesi karşılığında NATO’ya da dahil edilerek Türkiye’nin askeri bakımdan ABD emperyalizmine teslimiyeti perçinlenmiştir.

Sekiz yıllık başkanlığında kendi adını taşıyan doktrini başarıyla uygulayan Truman’ın görev süresi bittikten sonra 1952 başkanlık seçimlerinde ABD’nin dünyada hegemonyasını daha da pekiştirmek için İslam’ı ön plana çıkartacak bir cumhurbaşkanı Beyaz Saray’a girmiştir: 2. Dünya Savaşı’nda Batı Avrupa Müttefik Orduları’nın, 1951’den sonra da NATO’nun başkomutanlığını üstlenmiş olan General Dwight Eisenhower.

Ünlü generalin Beyaz Saray’daki ilk büyük anti-komünist jesti, nükleer silahlar konusunda Sovyetler Birliği’ne bilgi sızdırdıkları iftirasıyla idama mahkum edilen bilim insanları Ethel ve Julis Rosenberg’in infazını önlemek için büyük sayıda imza toplanarak yapılan çağrıyı elinin tersiyle reddetmesiydi. Rosenberg’ler, tüm protestolara rağmen, 19 Haziran 1953’te Sing Sing Hapishanesi’nde elektrikli sandalyede katledilmiştir.

Eisenhower’ın cumhurbaşkanı olarak Beyaz Saray’a girdiği 1953 yılının başlarında ben de İzmir’in DP iktidarına muhalif tek günlük gazetesi Sabah Postası’nda çalışmaya başlamıştım. Arayış içinde olduğum günlerdi.

Ünlü generalin ABD cumhurbaşkanı olmasından sonra, 2 Haziran 1953’te de İngiltere’de genç prenses Elizabeth II, Westminster Abbey’de yapılan şaşalı bir törenle “Batmayan Güneş İmparatorluğu”nun başına geçiyor, böylece anti-komünist seferberliğin başını çeken iki sömürgeci ülkenin dünya medyasındaki imajı dopinglenmiş oluyordu.

Hiç unutmuyorum, o dönemde gerek ABD’nin, gerekse İngiltere’nin Türkiye’deki misyonları öylesine ustalıklı çalışıyorlardı ki, bizimki gibi binbir maddi güçlük içinde çıkan Anadolu gazetelerine hemen her gün onlarca propaganda fotoğrafı metal ya da plastik klişeleri hazır yapılmış olarak geliyordu. Düz baskıyla yayınlanan bir günlük gazete yöneticisinin yapacağı tek şey, bu klişeleri tahta tabana tesbit ettirtip kullanmaktı.

İki emperyalist devletin bu beyin yıkamasından bir nebze de olsa korunabilmek için tek çare Moskova, Peşte ve Sofya radyolarının haberlerini izlemek, olabildiğince onlardan alınan bilgilerle dünya haberlerini daha tarafsız olarak yansıtmaktı.

Ticaret Lisesi’nde hızlı not tutma yöntemi olan stenografiyi çok iyi öğrendiğim, konuşma hızında not tutabildiğim için bu radyoların verdiği önemli haberleri ve yorumları kağıda dökerek yazı işleri müdürüne iletiyordum.

Mart 1953 başlarında her zamanki gibi akşam üzeri yabancı radyoları dinleyerek haber çıkartmaya çalışıyordum ki BBC ve Amerika’nın Sesi radyoları birdenbire inanılması zor bir flaş haber vermeye başladı: SSCB lideri Jozef Stalin ölmüştü…

ABD bağımlılığı yüzünden gittikçe yoğunlaşan anti-komünist ve anti-sovyet propaganda öylesine bir kamuoyu oluşturmuştu ki, sanki Stalin yok olursa Sovyetler Birliği de kısa zamanda çökecek, sosyalist ülkeler halkları özgürlüğüne kavuşacak, en önemlisi de Türkiye “vatanın bölünmez bütünlüğüne kasteden” komünizm tehlikesinden kurtulacaktı.

Moskova Radyosu ile diğer sosyalist ülke radyolarının Türkçe servisleri ise sadece resmi bildirileri yayınlamakla yetiniyordu. Anımsayabildiğim kadarıyla sık sık tekrarlanan tek bildiride “Lenin’in halefi, Komünist Partisi’nin ve Sovyet halkının lideri ve öğretmeni” Stalin’in ciddi bir hastalık sonucu öldüğü vurgulanıyordu.

Birkaç gün sonra da Malenkof ve Bulganin’in isimleri Sovyetler Birliği’nin yeni liderleri olarak açıklanacak, ülke soğuk savaş döneminde ABD emperyalizminin karşısındaki ana güç olmaya devam edecekti.

Buna karşılık Eisenhower yönetimindeki ABD’de anti-komünist histeri daha da yoğunlaşacak, Mac Carthy’ciler milyonlarca ABD vatandaşını komünist ya da komünizm sempatizanı diye sorguya çekecek, birçoğunu tutuklayarak işkenceden geçirecek, işinden gücünden edecekti. Bu terörün hedefi olanlardan, çocukluğumuzdan beri filmlerini kahkahalarla seyrettiğimiz Charlie Chaplin de ABD’yi terk etmek zorunda kalacaktı.

Eisenhower döneminin denizler ötesi en çarpıcı operasyonlarından birisi İran’da petrolleri millileştirmeye karar veren Başbakan Musaddık’ın CIA destekli bir darbeyle devrilmesiydi.

Türkiye’de ise “1951 Komünist Tevkifatı”nda tutuklanan aydın ve işçilerin davası 7 Ekim 1954’te 184 mahkumiyetle sonuçlanacaktı.

NATO üyeliğinden sonra Türkiye üzerinde ABD emperyalizmi kontrolünün güçlenmesinde ikinci önemli aşama, Menderes iktidarının Eisenhower’ın dayatmasıyla 24 Şubat 1955’te İran, Irak, Pakistan ve İngiltere’nin yanısıra Bağdat Paktı’na katılım anlaşmasını imzalamasıydı.

Bu arada Türkiye’nin yakın tarihi için utanç verici bir başka olay da aynı iktidarın 17 Nisan 1955’te Bağlantısız Ülkeler hareketini yaratan Bandung Konferansı’nda ABD’nin 5. kolu gibi davranarak Batı dünyasından bağımsız bir tarafsızlık politikası izlenmesine karşı çıkmasıydı.

ABD emperyalizminin güdümünde sola karşı her geçen gün daha da azgınlaşan bu ortamda tek coşku verici haber, yine sosyalist devletler radyolarından öğrendiğimize göre, 26 Temmuz 1953’te Fidel Castro önderliğindeki gerillacıların faşist Batista’nın diktası altında bulunan Küba’da Moncada Kışlası’na yaptığı baskındı… Gerçi gerillacıların bir kısmı katledilmiş, Castro da dahil bir kısmı tutuklanarak hapse mahkum edilmişti, ama daha sonra kuracakları 26 Temmuz Hareketi gerilla mücadelesini tüm adaya yayacak ve Batista diktasını 12 Ocak 1959’da devireceklerdi.

ABD emperyalizminin Türkiye üzerindeki kontrolünü pekiştirmek için İslam’ı da kullanmaya başlaması, Cumhurbaşkanı Eisenhower’in 5 Ocak 1957’de açıkladığı ünlü Eisenhower Doktrini’nin Temsilciler Meclisi’nde 30 Ocak, Senato’da ise 5 Mart 1957’de onaylanmasından sonradır.

Özellikle Mısır ve Suriye‘de kurulan yeni rejimlerin ABD ve İngiliz emperyalizmine karşı tavır alması, Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle ilişkiler kurması, özellikle de Başkan Nasır’ın 26 Temmuz 1956’da Süveyş Kanalı’nı millileştirmesinden sonra Eisenhower Ortadoğu’daki Amerikan çıkarlarını koruyabilmek için tek çarenin İslam’ı politize ederek müslüman ülkelerin yöneticilerini avucunun içine almak olduğuna karar vermişti.

Eisenhower Doktrini Ortadoğu’daki Müslüman ülkelere ABD’nin ekonomik ve askeri yardım yapmasını, “milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan” herhangi bir devletten gelecek bu ülkelere silahlı saldırı olması halinde Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılmasını öngörüyordu.

Eisenhower kendi adını taşıyan doktrini Temsilciler Meclisi ve Senato’dan geçirtirken Suudi Arabistan Kralı İbn Suud’u da Beyaz Saray’da ağırlayarak ABD emperyalizmine hizmet etmesini garantiye almıştır.

Eisenhower Doktrini’nin açıklanmasına Sovyetler Birliği 7 Ocak 1957’de yayınladığı resmi bildiride “Bu Orta Doğu ülkelerini esaret altına alma amacını güden bir tedbirdir, Amerikan tekelci kapitalizminin militarist çevrelerinin Orta Doğu işlerine kaba bir müdahalesidir diye tepki göstermiştir.

Ortadoğu’nun Müslüman ülkelerinden ise, Mısır ve Suriye dışında Eisenhower Doktrini’ne tepki gösteren çıkmamıştır.

Türkiye’deki DP iktidarı Eisenhower Doktrini’ni 1947’deki Truman Doktrini’nin bir devamı olarak benimsemiş, yaptığı basın toplantısında “ABD Ortadoğu’da Sovyet yayılmacılığını önleyecek tek güçtür” diyen Başbakan Adnan Menderes 21 Mart 1957’de Ankara’da ABD yetkilileriyle birlikte Eisenhower Doktrini’nin esaslarını papağan gibi tekrarlayan bir ortak bildiri yayınlamıştır.

Muhalefetteki CHP de ondan geri kalmamış, Eisenhower Doktrini’ni desteklediğini açıklamıştır.

İşte bu doktrin uygulamaya girdikten sonradır ki Türk gençleri Suudi Arabistan’a gönderilerek Müslüman Kardeşler militanı olarak yetiştirilmiştir.

Bunlar 60’lı yıllarda Türkiye’ye döndüklerinde İlim Yayma Cemiyetleri, İslam Enstitüleri, İmam Hatip Okulları, Kuran Kursları, Komünizmle Mücadele Dernekleri, MTTB, Yeşilay, Hademe-i Hayrat Cemiyetleri’nde örgütlenmişler, bunlardan Necmeddin Erbakan Türkiye Odalar Birliği genel sekreterliğine, 1971 darbesinden sonraki görece demokratik açılım dönemindeki CHP-MSP koalisyonunda da başbakan yardımcılığına kadar yükselmiştir.

Eisenhower Doktrini’nin yarattığı olanaklarla palazlananlar, ABD emperyalizmine minnet borçlarını ödemek için 1969 Kanlı Pazarı’nda Amerikan 6. Filosu’nun Boğaz’a demirlemesini protesto eden işçilere ve öğrencilere alçakça saldırıp kan dökmekten de çekinmemişlerdir.

Evet, tüm bu İslamcı terörist tırmanışın ve 2000’li yıllarda tüm dünyanın başına bela olmasının temelinde, 1953 kışında ABD cumhurbaşkanlığına seçilen Dwight Eisenhower’in 1957’de kendi adını taşıyan Eisenhower Doktrini’ni Türkiye de dahil olmak üzere İslam ülkelerine kabul ettirmiş olması yatmaktadır.

Bugün Türkiye’de İslamcı faşizm’i devlet düzeni olarak kabul ettirmeye çalışan, Türk Ordusu’nu üç kıtada İslamcı fütuhat için seferber eden, aidiyetini her fırsatta Rabia işareti yaparak ortaya koyan Erdoğan ve kafadarları da Eisenhower Doktrini’nin ürünüdür…