Yarın takvimlerde bir yaprak daha düşecek, yeni bir sayfa açılacak… Tüm okurlarımın 2021 yılının, Korona’ya ve Tayyip’e inat, sağlık, esenlik ve mutluluk dolu olmasını diliyorum. Bittabi başta Türkiye zindanlarında çile çektirilenler olmak üzere fark gözetmeksizin tüm ezilen halkların özgürlüğü için kavgayı sürdüren Asuri, Ermeni, Grek, Kürt ve Türk dostlarımın, Brüksel’deki Güneş Atölyeleri’nde Belçika’daki sürgünleriyle aynı kaygıları ve coşkuları paylaştığımız dünyanın tüm ezilen halklarının yeni yılını da yürekten kutluyorum.

Bu satırları yazarken bilgisayar ekranındaki takvimimde 30 Aralık’ın, 34 yıl önce yitirdiğimiz heykeltraş dostumuz İlhan Koman’ın ölüm yıldönümü olduğunu gördüğüm için onun ünlü Akdeniz heykelinin görselini yeni yıl armağanı olarak okurlarımla paylaşıyorum.

Dünya çapında üne sahip İlhan Koman sadece büyük bir sanatçı değil, aynı zamanda insan hakları ve özgürlüklerin, sosyalist düşüncenin ödünsüz savunucusuydu.

1921 yılında Edirne’de doğmuş olan Koman 1958'e kadar İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’nde öğretim üyeliği yaptıktan sonra İsveç’e yerleşerek 1967'den itibaren Stockholm Uygulamalı Sanatlar Yüksek Okulu’nda heykeltraş yetiştirmeye başlamıştı.

Stockholm'de M/S Hulda adlı 1905 yapımı, iki direkli bir yelkenli satın almış, ölümüne kadar bu tekneyi ev ve atölye olarak kullanmıştı.

İsveç’te 20 kentin sokak ve meydanlarında Koman’ın heykelleri bulunuyor. Stockholm Mimarlık Yüksek Okulu önündeki Leonardo'ya Selam heykeli ile bu yazıda görselini paylaştığım İstanbul'daki Akdeniz heykeli Koman’ın iki başyapıtıdır.

Koman’ın bir barış ve özgürlük sembolü olarak yarattığı Akdeniz İstanbul’da bir zamanlar vandalizme uğramaktan da kurtulamamıştı. Yıllar sonra Akdeniz’in kendisi de… 30’lu yıllarda Akdeniz faşist İtalyan diktatörü Mussolini tarafından nasıl Mare Nostrum diye nitelenmişse, tam 90 yıl sonra Türkiye’nin başına çöreklenmiş dikta da Türk-İslam fütuhatının hedeflerinden biri olarak Akdeniz’i Mavi Vatan ilan etmedi mi?

İlhan Koman'la 12 Mart 1971 darbesinden sonra Stockholm'de tanışmış ve aramızda büyük bir dostluk oluşmuştu. Koman o dönemde askeri cuntaya karşı direniş çalışmalarına fiilen katılmış, İsveç’te gazeteci dostlarımız Güneş Karabuda, Barbro Karabuda ve Arslan Mengüç'le birlikte Türkiye Komitesi'nin kuruluşunda aktif yer almıştı.

İsveç’te kaldığımız günlerde Koman bize alçıdan soğuk damga yapma tekniğini öğretmiş, bu sayede Avrupa pasaportları üzerinde resim değişikliği yaparak Türkiye'de başı dertte devrimcilerin yurt dışına çıkabilmesine yardımcı olmuştuk.

Türkiye’de Sarp Kuray’ın da dahil olduğu genç deniz subayları davası sanıklarından bir kısmı o günlerde İsveç’e iltica etmişti. Hem deniz tutkusundan, hem de isyancı yapısından dolayı Koman bu genç arkadaşlara sonuna kadar sahip çıkmış, tüm dertlerine çare olmaya çalışmıştı.

Sürgündeki bu genç deniz subaylarından Ayhan adındaki arkadaş hayatını kazanmak için çalıştığı gemilerden biri 1973 sonlarında açık denizde seyrederken kaybolmuştu, nedeni bilinmiyordu. Bu olay üzerine bana yazdığı mektupta Koman şöyle diyordu:

“Ayhan’ın kaybını hazmedemedim reis. Umutsuz kayıp, üç dakikadan fazla yaşamaz insanoğlu bu sularda kardeş… Memleketin hali ve onunla ilgili bütün hadiselerde daha umutlu değilim vesselam. Bir sözümona demokrasiye dönüş, bir sonu bulanık seçim zokasına düşürdüler hem milleti hem akvamıdüveli. Asılan asılmış, kesilen kesilmiş, binlerce vatandaş hapishanelere tıkılmış ve sonra da dere tepe düz gidilmiş, soğuk sular içilmiş bir hal var evliya… Yine girdik kış uykusuna. Biliyorum soğuk devredeyiz. Yapılacak yegane iş, ihraç edilmiş proletaryayı şuurlandırmak, hazırlamak, sınıf değiştirmek temayülünden kurtarmakta. Bu da ancak sizin gibi genç arkadaşların çalışmaları ile mümkün. Almanya’daki son bazı hadiseler de bunun delili olsa gerek… Ne yazık ki birbirimizden uzaklardayız ve ben koltuğumdaki karpuzu taşırken dahi tökezleniyorum. İhtiyarlık olsa gerek, yalnızlık da tabii.”

Sevgili İlhan Koman sağlık sorunlarına rağmen 13 yıl daha direndi ve yaşamının sonuna dek hep yarattı.

*

Yarın gireceğimiz 2021 yılının benim için de, İnci için de, farklı bir özelliği var… Bundan tam 50 yıl önce, 12 Mart 1971 askeri darbesi ikimizi de doğup büyüdüğümüz ülkemizden kopartmıştı.

Türkiye’de yılbaşı gecesi kutlamak gibi bir tutkumuz yoktu. İlk ve de son kez 1970’i 1971’e bağlayan gece yazı kurulundaki arkadaşlarla birlikte Ant’ın Ocak 1971 sayısını baskıya hazırladıktan sonra Kazancı Yokuşu’ndaki apartmanımızda yeni yılı kutlamak için bir araya gelmiş, Güzel Marmara şarabı yudumlayarak birbirimize mutlu bir yeni yıl dilemiştik.

Ant’ın çıkacak sayısında ,Türkiye’de ilk kez, TKP kurucusu Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de alçakça katledilişlerinin 50. yıldönümü nedeniyle Rusça’dan çevirttiğimiz Sultan Galiyev, B. Ömerov ve R. Şahinbeyov’un makaleleri yer alıyordu.

Aynı sayıda ayrıca, 15-16 Haziran direnişini izleyen günlerde başta DİSK yöneticileri olmak üzere devrimci sendikacılarla ve gençlik liderleriyle yaptığımız görüşmeler sonunda hazırladığımız “1971 genel grev yılı olmalıdır” başlıklı uzun  bir analiz vardı.

1971’den sonra Türkiye’de bir daha yeni yıldönümleri yaşayamayacağımız aklımızın köşesinden dahi geçmiyordu. O denli ki, Ant Yayınları’nda yıllardır yayınladığımız devrimci kitaplara ek olarak, Türkiye’de ilk kez Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nin Türkçesini yayınlama hazırlıkları içindeydik.

12 Mart darbesi sadece bu projeyi yaşama geçirmemizi engellemekle kalmayacak, Ant dergisini yasaklayacak, derginin yöneticileri, yazarları ve çevirmenleri hakkında o güne kadar 770 yıla ulaşan hapis cezası talepleriyle açılmış olan davalara sıkıyönetim mahkemelerinde açılan yeni davalar eklenecekti. Yıllardır yaptığımız anti-militarist yayınlardan dolayı askeriye intikam için sıkıyönetim bildirileriyle, afişlerle peşimize düştüğü için 1971 Mayıs’ında sahte pasaportla ülkemizi terk etmek zorunda kalmıştık.

*

Hayatımızda kutlamasını yaptığımız ikinci yılbaşı gecesi sürgündeydi… Demokratik Direniş’in örgütlenmesi için Belçika, Fransa ve İsveç’ten yaptığımız ön temaslardan sonra Türkiyeli göçmenlerin yoğun olduğu ve devrimci örgütlenmeler gerçekleştirdiği Batı Berlin’e geçmiş, çalışmalarımızı bir süre kaçak olarak kaldığımız Freie Universität’in öğrenci kampüsünde yürütmüştük. Ancak Deniz Gezmiş ve arkadaşları idama mahkum edildikten sonra dünya kamuoyuna dışa kapalı bir kent olan Batı Berlin’den sesimizi yeterince duyurmadığımız için 1971 sonunda Paris’e geçmeye karar vermiştik.

Batı Berlin’de altı ay süreyle bize her bakımdan yardımcı olmuş arkadaşlar 1971’i 1972’ye bağlayan yılbaşı gecesi bir veda toplantısı düzenlediler.

Daha gece bastırmadan Berlin’in Batı yakasından da, Doğu yakasından da havai fişekler yükseliyordu, soğuk savaş döneminin iki düşman kampı yeni yıla bir diğerinden daha görkemli girme yarışındaydı. Üniversitede ise dünyanın dört bir yanından gelmiş öğrenciler Alman arkadaşlarıyla birlikte kampüsün çeşitli salonlarında farklı eğlenceler düzenlemişlerdi. İçiliyor, yeniyor, çılgınca dans ediliyor, çeşitli dillerde şarkılar söyleniyordu.

Coşkunun doruk noktasına ulaştığı gece yarısı, herkes öğrenci yurdunun en büyük salonuna doluştu. Saat 24’ü vurduğunda gök gürültüsünü andırır şekilde hep bir ağızdan Enternasyonal Marşı yükselmeye başladı. Almanca ağırlıklıydı, ama herkes kendi ana dilinde Enternasyonal söylüyordu. Biz de bu dev koroya Enternasyonal’in aylık Ant’ın ilk sayısının arka kapağında yayınladığımız Türkçe sözleriyle katıldık: Uyan artık uykundan uyan, Uyan esirler dünyası...

1972’nin 2 Ocak sabahı da acı tatlı günler geçirdiğimiz Batı Berlin’e ve dostlarımıza veda ettik.

*

Sürgündeki ikinci yılbaşı kutlamamız 1972’yi 1973’e bağlayan geceydi… O yıl Demokratik Direniş örgütü özellikle Paris, Strasbourg ve Brüksel eksenli yoğun bir çalışma yürütmüştü. İngilizce yayınladığımız File On Turkey ve Man Hunts in Turkey adlı belgesel kitaplar Ankara rejiminin Avrupa Konseyi’nden atılması sürecinde önemli bir etken olmuştu. Ancak, konseydeki Türk delegasyonunun başkanı Turhan Feyzioğlu’nun Fransa’da illegal faaliyet gösterdiğimizi açıklayarak Avrupa polisine ihbarda bulunması üzerine Hollanda’dan siyasal iltica talep etmek üzere Paris’i terketmek zorunda kalmıştık.

Paris’te birlikte olduğumuz dostlarımız 1972’nin son gecesi bir veda sofrası kurmaya karar vermişlerdi. İstanbul’da Türkiye İşçi Partisi saflarında birlikte mücadele verdiğimiz Feridun Aksın da Paris’te birlikte olduğumuz dostlarımızdandı. Hayatını kazanmak için ağır bir işte çalışmakta olan Feridun o günlerde ciddi bir sağlık sorunundan dolayı hastaneye yatırılmıştı. Hastaneden özel izin alarak Feridun’un da o akşam hem ailesiyle hem de bizlerle birlikte olmasını sağladık. Ertesi gün de sahte pasaportumuzu son kez kullanarak iltica talep edeceğimiz Hollanda’ya gitmek üzere Paris’ten ayrıldık.

*

Sürgünde bizim için derin izler bırakan bir diğer yeni yıl kutlaması, Brüksel’de 1999’u 2000’e bağlayan geceydi.

O geceye ve sonrasına ilişkin duygularımı Türkiye’deki Özgür Bakış gazetesinin 2 Ocak 2000 tarihli sayısında, “Gavur” sofrasında! başlığı altında şöyle ifade etmiştim:

“Yok 2000’miş, yok Millenyum’muş, pek de umurumda değil... Nasıl olsun ki, insanlık tarihinin, faili ve âmili hâlâ tartışmalı bir doğumla başlamadığı herkesin malumu.

“Örneğin, dün tüm dünya ülkeleri gibi Çin de bir yandan adet yerini bulsun diye 2000’i kutlarken, aynı zamanda ve de tam bir misli farkla, kendi öz tarihinin 4000. yılını kutlamaya hazırlanıyordu.

“Önceki yıl Belçika’daki Asuri dostlarımızla birlikte Anadolu’nun bu en eski halkının 6748. yılını kutlamıştık.

“İskenderiyeli Klemes’e bakarsak, insanlık tarihi tam 7600 yıl önce başlıyordu.

“Şurası gerçek ki, insanlığın tarihi, İsa’nın doğuşuyla başlamıyor.

“Tanzanya’daki Olduvai boğazında bulunan insan yapısı ilk âlete 2 milyon yıllık tarih düşülüyor. Ateşin yakılabilmesi ve kullanılabilmesi 600 bin yıl öncesine rastlıyor. Fransa’nın Lascaux mağaralarında bulunan o nefis prehistorik tasvirleri ise insanoğlu 45 bin yıl önce duvara işleyip ölümsüzleştirmiş.

“Yüksek uygarlıkları Mezopotamyalıların 7000 yıl önce, Mısırlıların 5000 yıl önce, Hintlilerin 4500 yıl önce, Eski Yunan’ın 4000 yıl önce, Çin’in 3650 yıl önce, Batı Pasifik Adaları’nın 3500 yıl önce, Mayaların 3000 yıl önce yarattıkları artık cümle âlemin malumu...

“Yıllardır hiç yılbaşı gecelerini kutlamadığımız ve de erkenden kafayı vurup yattığımız halde dün gece Belçikalı bir öğretmen arkadaşın ısrarı üzerine 2000’i onun evinde birkaç aile dostuyla birlikte karşıladık.

“Sofrada hristiyan da, musevi de, dinsiz de vardı; komünist de, sosyalist de, liberal de... Konuşmalar dönüp dolaşıp farklı halklar, farklı inançlar, farklı diller arasındaki ilişkiler üzerine odaklaşıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda nazilerin çalışma kamplarından geçmiş 83 yaşındaki bir Belçikalı, yine aynı savaşta Alman işgaline karşı direnişe katılmış komünist bir militanın eşi ve kızı, ateş ve acılarla yoğrulmuş bir geçmişin imbiğinden süzülerek perçinlenmiş ‘kardeşlik’ duygularını büyük coşkuyla anlatıyorlardı.

“Ne ki, bu davete gelmeden önce, Türkiye’den gelen Özgür Bakış’ları tararken Ragıp Zarakolu’nun bir yazısını okumuştum: ‘Gavur meselesi’ üzerine… Sohbetimiz sürüp giderken, Ragıp’ın yazısı kafamda bir leitmotiv olarak gelip gidiyordu : ‘Herhalde genlerimize işlemiş kavramlardan biri de gavur sözcüğüdür.’ (Özgür Bakış, 16 Aralık 1999)

“Sadece Türkiye’deki Hristiyanlara, kılıç zoruyla işgal ettiğimiz ülkelerin Hristiyanlarına karşı mı? ‘Konuk işçi’ olarak geldiğimiz ülkelerin evsahibi Hristiyanlara da...

“Birden, Belçika’daki Türklerle günlük konuşmalarda sık sık duyduğumuz sözler geliyor aklıma: ‘Yok abi, o bizden değil, gavur!’… ‘Gavur’ dedikleriyse Belçikalı, yani bu ülkenin yerlisi. Hümanist de olsa, ülkesindeki ırkçılığa, yabancı düşmanlığına karşı tavır alıp fiilen kavgaya girmiş de olsa, arkasından söylenen laf değişmiyor: ‘İyi adam ama, alt tarafı gavur!’

“Masanın çevresindekilere bakıyorum. Bu anlamda hepsi kâfir, hepsi gavur!

“Gündüz bir Türk gazetesinin  manşetten verdiği bir haberi anımsıyorum: ‘Avrupalı Türklerin zor yılı!… Türk ailelerin kendi dilleriyle çocuklarına islam din kültürünü anlatmasını entegrasyonu engelleme nedeni gösteren Almanya bu konuda 2000’li yıllarda daha da bastıracağının sinyallerini verdi.’ (Sabah, 31 Aralık 1999)

“Din derslerinde, Kuran kurslarında Türk çocuklarına verilen eğitimin ‘tartışmasız’ kitabı Kur’ân-ı Kerim.

“2000’li ilk yılın ilk sabahı Ömer Rıza Doğrul’un tercümesinden okuyorum: ‘Ey iman edenler! Yahudilerle hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin yârıdırlar. Onlardan dost edinen de onlardan olur.’ (Mâide Sûresi)… ‘Ey iman edenler! Müminlerden gayri, kâfir olanları dost edinmeyin. Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en aşağı katındadırlar.’ (Nisa Sûresi) … ‘Ey iman edenler! Kendilerinizden başkalarını dost ve sırdaş edinmeyin! Zira bunlar size zarar vermek ve fenalık getirmekten geri kalmazlar.’ (Ali İmran Sûresi)… ‘Kendilerine kitap verilenlerden olup Allah’a da, âhiret gününe de iman etmiyen, hak dini kabul etmeyen kimselerle, tâ boyun eğerek ve size itaat ederek cizyeyi verinceye kadar savaşın. Onların yurdu cehennemdir.’ (Tevbe Sûresi)…

“Sabah’ın saat 11’i... Pencere’den bakıyorum. Sisler arasından kilise kuleleri yükseliyor. Demiryolunun kenarında Yahudi Sinagogu, Metro çıkışında Laikler Lokali... Hepsi ‘kâfir’, hepsi ‘gâvur’!

“Ve Schaerbeek’in, Saint-Josse’un ana caddelerinde, ara sokaklarında camiler, mescitler... Hepsinde de, ister Arapçası ister Türkçesi olsun, tartışılmaz tanrı buyrukları...

“Yıllardır ırkçılığa, yabancı düşmanlığına karşı birlikte mücadele verdiğimiz Belçikalı, İspanyol, İtalyan, Yunan, Asuri, Ermeni arkadaşlarımın dost gülümseyişlerini anımsıyorum.

“Tekrar elimdeki tercümeye dönüyorum: ‘Artık siz de (ey müminler) kâfirlerin boyunlarına vurun, ellerine ve parmaklarına (kılıç) çalın.’ (Enfâl sûresi) … ‘Kâfirlerin akıbeti ateştir. ‘ (Ra’d Sûresi)….

“Dün akşam ‘gavur sofrası’nda beraber olduğum güzel insanları düşünüyorum. Gözlerim buğulanıyor, içim burkuluyor.

“2000. yılınız kutlu olsun, diyorum... Kutlu olsun 3000. yılınız, 4000. yılınız, 5000. yılınız, 7000. yılınız...

“Yaratıcı insanoğlu, 2 milyonuncu yılın kutlu olsun!”

*

Üzerinden tam 20 yıl geçti… “Gavur” düşmanlığı, islamcı AKP’nin tek başına iktidar olmasından sonra, hele hele 2016 çakma darbe girişiminin ardından faşist MHP’nin de bu iktidara ortak edilmesinden sonra sadece ülkemizi bir cehennem yaşamına mahkum etmekle kalmadı, Türk-İslam fütuhatı adına Libya’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan Balkanlar’a, Suriye‘den Arap yarımadasına, Karadeniz’den Akdeniz’e tüm bölgeyi sürekli tehdit altında bulunduracak bir boyuta ulaştı.

Yine de 2021 yılına bir umutla girmek istiyorum.

Ola ki HDP dışındaki muhalefet partileri kendilerini artık aymazlıktan, Yenikapı ruhunun bendesi, fütuhat tezkerelerinin onaylayıcısı olmaktan kurtarır da güçlü bir demokrasi ittifakıyla önümüzdeki ilk genel seçimde Cumhur diktasını yıkarak demokratikleşmenin yolunu açabilir…

Bizler de, hayatta olursak, 2023’ü 2024’e bağlayan gece dostlarımızla yaşamımızın ilk gerçek yılbaşı kutlamasını yapabiliriz.