Artı Gerçek’e haftalık yazımı yazmak üzere bilgisayarın karşısına geçmiştim ki ekranın sağ tarafında kendiliğinden açılan enformasyon sayfasına Mart ortalarından beri günlük yaşam ritmimizi allak bullak eden maske dayatmasının daha sertleştirilmiş yeni versiyonu düştü.

Avrupa’nın başkentinde 100 bin kişi başına günlük yeni vaka sayısı 50’yi aştığı için Brüksel Bölge Hükümeti 12 Ağustos sabahının 7’sinden itibaren sadece kapalı alışveriş yerlerinde ya da toplu hizmet veren merkezlerde değil, sokaklar, meydanlar, parklar da dahil her yerde 12 yaş ve üstü herkesin maskesiz dolaşmasını kesinlikle yasaklıyordu.

Bu yasaklama tam da geçtiğimiz cumartesi günü cehennemi yaz sıcağında bazı gençlerin Blankenberge sahilinde olay çıkartarak polisle çatışması üzerine, aşırı sağcı Flaman partisi VB’nin tahrikiyle özellikle Brüksel’deki yabancı kökenlilere karşı daha sert polisiye tedbirler alınmasının parlamentoda ciddi ciddi tartışıldığı bir döneme de denk geliyor.

Beş aya yakındır salgın nedeniyle maske takma zorunluğu da dahil uygulanan özgürlük sınırlayıcı önlemlere karşı dünyanın dört bir yanında, örneğin Almanya, Fransa, İngiltere, ABD gibi ülkelerin metropollerinde polisle çatışmaya varan kitlesel protesto eylemleri yapılırken Blankenberge’deki mevzii bir taşkınlık bahane edilerek yabancı düşmanlığının yeniden körüklenmesi aslında Belçika’yı yöneten politikacıların eyyamcılığını bir kez daha gün ışığına çıkartıyor.

Korona maskelerinin ardına değil, riyakârlık maskelerinin ardına gizlenerek, geçici bir hükümetin kurulduğu 21 Aralık 2018 tarihinden beri tam 600 gündür sürdürülen bir eyyamcılık bu…

 

26 Mayıs 2019’da yapılan seçimlerden sonra Flaman bölgesinde aşırı sağcı parti Felemenk Çıkarı’nın (VB) Valon bölgesinde radikal sol Belçika İşçi Partisi’nin (PTB) oylarını büyük ölçüde artırarak parlamento aritmetiğini altüst etmesinden bu yana da Meclis’te gerekli koalisyon çoğunluğunu bir türlü sağlayamayan geleneksel partiler, Korona belasının ülke ekonomisini çöküşe sürüklemesinden sonra da bir araya gelip kalıcı bir hükümet kurma yerine, tüm yükü Sophie Wilmès’in başbakanlığındaki geçici hükümetin sırtına yıkıp eyyamcı maskelerini takarak seyirci locasına çekildiler.

 

Beş aylık korona krizi sırasında bu azınlık hükümetinin salgınla mücadele konusunda uzmanların önerdiği önlemleri tam anlamıyla uygulamaması yüzünden yaz sıcağında ikinci felaket dalgasının Belçika’yı vurması karşısında kamuoyunun da baskısıyla Kral nihayet Flaman bölgesinin birinci partisi N-VA’nın ve Valon bölgesinin birinci partisi Sosyalist Parti’nin (SP) liderlerini ne yapıp edip Meclis’te çoğunluk desteğinde kalıcı bir hükümet kurmakla görevlendirdi.

Şimdi Belçika’da vatandaş Korona’ya karşı tam korunmak için her yerde sürekli maske takmak zorunda bırakılırken, başta N-VA ve SP olmak üzere tüm geleneksel partiler aylardır suratlarında taşıdıkları eyyamcılık maskelerini aralayıp bugüne kadar tükürdüklerini yalamaya başladılar.

Bu konuda şampiyonluk hiç kuşkusuz iki yıldır “N-VA ile hiçbir kayıt ve şart altında masaya oturmam, koalisyona girmem” diye şişim şişim şişinerek “ilkeli politikacı” şovu yapagelen SP lideri Paul Magnette’e ait… Kendisi yarın N-VA lideri Bart De Wever’le birlikte kurmayı tasarladıkları hükümete katılmasını sağlamak için yıllardır “NVA ile asla…” diye dayatan Yeşiller partisi ECOLO’nun lideri Jean-Marc Nollet’yi ikna etmeye çalışacak.

***

Sadece Belçika mı?

 

Buradaki SP’nin Sosyalist Enternasyonal’deki kardeş örgütü CHP’nin Türkiye’de eyyamcılık maskesini takıp çıkarma konusundaki yüksek performansı üzerine üç yıldan beri Artı Gerçek’te o denli çok şey yazıldı ki…

 

Bugün tüm haber sitelerinde yayınlanan dehşet verici haber… 17 Haziran 1980’de CHP Nevşehir İl Başkanı Avukat Mehmet Zeki Tekiner’i iki tetikçiye katlettirmiş olan Ömer Ay adındaki ülkücü, CHP’nin “Millet müttefiki” İYİP’nin 5 Temmuz 2020’deki Nevşehir il kongresinde il başkanlığına seçiliyor ve bu seçim kongrede hazır bulunan CHP delegasyonu tarafından alkışlanıyor.

 

İl gezilerinin startını 5 Ağustos 2020’de Nevşehir’den veren CHP’nin “Millet müttefiki” Meral Akşener de partililere yaptığı konuşmada “O benim Ömer ağabeyimdir” diyerek CHP’li il başkanını öldürtmüş bulunan kişiyi övüyor.

 

Bunu da okuduktan sonra 21 yıl önce, 12 Ağustos 1999’da Datça’da yaşama veda eden sevgili Can Yücel’i düşündüm.

60’lı yılların ikinci yarısı… Ant Dergisi’nde her hafta yazdığı fıkralarda o ince zekâsıyla politikacıların eyyamcı maskelerini param parça ederdi… Sadece AP iktidarının değil, “Ortanın Solu” donuna büründükten sonra “En büyük rakibimiz TİP’tir” diye işçi sınıfının partisine karşı savaş açan CHP’nin de ipliğini pazara çıkartırdı.

 

Can Yücel’i önce 40’lı yıllarda ismen, sonra da 50’li yıllarda şahsen tanımıştım.

 

1946 yılında orta kısmında okumağa başladığım Ankara Atatürk Lisesi’nin kapısından ilk girişimde sağ tarafta büyük bir iftihar tablosu vardı. Tablonun en tepesinde de Hasan Ali Yücel’in oğlu olduğunu sonradan öğreneceğim Can Yücel’in bir fotoğrafı...

 

Duygulanmıştım… Çünkü Yücel soyadı daha o yaşta benim yaşamımda önemli bir yer tutuyordu… Anadolu bozkırındaki ara istasyonlarda demiryolcu babam okuma yazma ve kerrat cetvelini bana küçük yaşta öğrettiği için daha altı yaşındayken yakın köydeki ilkokulda doğrudan ikinci sınıfa kaydedilmiştim.

 

Ankara’da ortaokula kaydolacağım 1946’da henüz 11 yaşını dahi doldurmamış olduğum için kaydım yapılmadan kapıdan geri çevrilmiştim.

Bunun üzerine son derece öfkelenen demiryolcu babam beni de yanında sürükleyerek doğrudan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in makamına çıkmıştı. Benim “beş sınıf tek odada” başlayan kayıt serüvenimi anlatmış, duygulanan Yücel de babama hak vererek “Ben emir veriyorum. Yarın okula tekrar gidin, kaydı yapılsın” demişti.

İşte o iftihar listesindeki Can Yücel o saygı ve sevgi duyduğum büyük insanın oğluydu… Ne ki, bu olaydan kısa bir süre sonra özellikle köy enstitüleri konusunda sağdan gelen baskılara boyun eğen CHP iktidarı Yücel’i bakanlıktan uzaklaştırıp yerine ırkçıların adamı aşırı sağcı Reşat Şemsettin Sirer’i getirecekti.

 

Can’la Ankara’da şahsen hiç karşılaşmadık, ama yıllarca sonra İzmir’de kendisiyle tanışacak, dost olacaktım. Çalışmakta olduğum İzmir’in tek muhalif gazetesi Sabah Postası’nda genellikle siyasi haberlerin redaksiyonundan sorumluydum.

Siyasal haberlerden bunaldığım bir gündü. Aynı zamanda yüksek iktisat öğrenimi görmekte olduğum okulda Attila İlhan ile Can Yücel’in adlarının da anons edildiği bir edebiyat günü düzenlenmişti. İzlemekle beni görevlendirdiler. Ömrümde ilk ve de son kez bir edebiyat eleştirmeni olarak ön sıralardan birine yerleştim.

 

Attila İlhan kitaplarından seçmeler okuyarak herkesi büyülemişti ki, salonun giriş kapısında büyük bir gürültü koptu. O iftihar listesinin tepesinde resmini gördüğüm kepçe kulaklı delikanlıyla ilgisi olmayan birisi elinde içki şişesiyle yalpalayarak içeri girdi. Herkes şaşkınlık içerisindeydi. Can kürsüye çıktı ve görünüşüne hiç uymayan bir ciddiyetle çevirilerinden ve kendi yazdıklarından birşeyler okudu. Ve yoğun alkışlar arasında yine yalpalayarak kürsüden indi, öndeki bir sıraya yerleşti.

Eleştiri olarak neler yazdığımı tam anımsamıyorum. Ancak birkaç gün sonra karşılaştığımda Attila İlhan da, Can Yücel de eleştiriden son derece memnundu ve İzmir’in iyi bir sanat eleştirmeni kazandığını söylüyorlardı.

Daha sonraki yıllarda Attila İlhan İzmir’de muhalefete geçen Demokrat İzmir gazetesinde çalışmaya başlayınca, ikimiz de Karşıyaka’da oturduğumuz için gece gazeteleri bağladıktan sonra vapurla körfezi geçerken uzun uzun söyleşirdik. Aramızdaki yaş farkına rağmen mecburi askerlik hizmetini aynı dönemde yaptık, 1957 senesinde yedek subaylık eğitimi için Mamak Muhabere Okulu’nda altı ay hep birlikte olduk.

Can Yücel’le tekrar karşılaşmam Türkiye İşçi Partisi’nin örgütlenmeye başladığı yıllara rastlıyor. 1965 seçimlerinde ben Akşam gazetesinde Türkiye İşçi Partisi’ni desteklerken Can’ın partiyi tanıtmak için radyoda yaptığı konuşma gerçekten bir ajitasyon şaheseriydi.

1967 yılında Yaşar Kemal ve Fethi Naci’yle birlikte Ant dergisini yayımlamaya başladığımızda Can Yücel de devamlı yazar kadromuzda yer aldı.

Can’ı yakından tanımış olanlar bilir, kendisiyle işbirliği hem son derece keyifli hem de o kadar sorunluydu.

Ant'ı normal olarak cumartesi gecesi baskıya sokuyorduk. Mürettiphane ve matbaa kendimize ait olmadığı için anlaşmada belirlenen takvime saati saatine uymak zorundaydık, yoksa derginin çıkmaması tehlikesi vardı. Cumartesi günü son olarak ben haftalık yorumu yazıyordum ve dergi öğle üzeri bağlanıyordu. O andan itibaren dünya yıkılsa dergiye bir şey koymanın olasılığı yoktu.

Normal olarak fıkrasını hafta içinde getirmiş olması gerekirken, Can bazen ortalıkta görünmez, onun köşesine bir başka yazı koyardık.

Bunu çok iyi bildiği halde Can bazı cumartesi günleri öğleden sonra elinde fıkrasıyla benim büroyu basar, dergiye koymam için kıyameti koparırdı: “Bak Doğan, bu fıkra çok önemli, mutlaka yayınlanmalı. Sen istersen yaptırırsın. Yoksa kapının önüne yatar, bir daha da kalkmam…”

Kendisini öylesine severdik ki, İnci de binbir bahane öne sürerek mürettiphaneyi ikna eder, Can'ın yazısının yayınlanmasını sağlardı.

Can, Ant’a sadece yazılarıyla değil, aynı zamanda çevirileriyle de büyük katkıda bulundu. ABD’deki siyah başkaldırının ilk liderlerinden Stokley Carmichael'ın Siyah İktidar adlı kitabını da Can Yücel çevirmişti.

Ragıp Zarakolu 7 Temmuz 2020 tarihli yazısında o dönemi anımsatıyor: “Türkiye’de ırkçılığın ön yargılarla yöneldiği kesimlerden biri de Siyahlardır. Ve bunun ne kadar yaygın olduğunu hissedersiniz sokağa çıktığınızda. ABD’de Siyahların özgürlük arayışlarına değinen ilk yayını da, Latin Amerika direnişi kitapları gibi ANT yaptı elbette. ’68 ruhunun temsilcisi olan yayınevi ANT, Stokely Carmichael’in Siyah İktidar kitabını o yıl yayımladı. Hem de sevgili Can Yücel’in tercümesi ile…”

Siyah İktidar’ı yayına hazırlarken yazar dostumuz Hüseyin Baş, Paris'e yaptığı bir seyahatten dönüşünde birçok kitapla birlikte Che üzerine İspanyolca iki parça içeren 45'lik bir plak getirmişti. Plağın bir tarafında ünlü gerillacıya övgü dolu bir ağıt vardı: Hasta Siempre Comandante.

O plağı Can’la Kazancı Yokuşu’ndaki evimizde bir gece sabaha kadar birlikte dinlemiştik. Türkçeye ilk çevirisini de Can yapmıştı. Ne yazık ki 12 Mart sonrasında Türkiye’deki arşivimiz talan edildiği için Can’ın çevirisi elimde yok.

Yine de Hasta Siempre Comandante’nin Grup Yorum tarafından İspanyolca söylenirken ekrana düşürülen Türkçe çevirisiyle Can Yücel’i ve de bu yılın 19 Mart’ında kaybettiğimiz sevgili eşi, can yoldaşı Güler Yücel’i sevgi ve özlemle anıyorum.

O tarihi günden bu yana
Yer etti içimize senin sevgin
Parladığı yerde yiğitlik güneşin
Ölüm bir çelenk kondurdu başına

O aydınlık durur hâlâ
Yürekleri saran ışıltısıyla
Bağlıdır senin sevgili varlığına
Kumandan Che Guevara

Vuruyosun tarihin içinden
Şanlı ve güçlü yumruğunla
Bütün Santa Clara düşüp yollara
Seni görmek isterken

Gelirsin bahar güneşiyle
Tutuşturduğun meltemle
Gelirsin bayrağımızı dikmeye
Ve bir ışık gülüşünde

Devrim aşkıyla yanan yüreğin
Götürür yeni bir hedefe seni
Orda bekler hep birileri
Kurtarsın diye güçlü ellerin

Yolundayız hiç durmadan
Birleşmiş, seni izliyoruz
Fidel ile bak söylüyoruz:
Sonsuza dek, ey Kumandan!