Yarım yüzyıla yakın süredir Belçika’da yaşayan bir gazeteci olarak Türkiye aktüalitesini olduğu kadar bulunduğumuz ülkenin aktüalitesini de günü gününe aynı özenle izleyip değerlendirmeye çalışıyorum. 

Türkiye aktüalitesinde öncelikli konular bittabi insan hakları ihlalleri ve bunlara karşı yürütülen mücadeleler… Belçika’da hapiste muhalif politikacı, gazeteci, bilim insanı, sanatçı bulunmadığı için de bu ülkeyle ilgili yazılarımda daha çok siyasal, sosyal ve kültürel sorunlara yoğunlaşmaktayım. 

Ama bir özeleştiri… Bu konularda da şimdiye dek yeterince özenli, dikkatli ve eleştirel olamamışım.

Örnek mi? Her devlette olduğu gibi Belçika Devleti’nde de ulusal bayram her yıl belli tarihte, 21 Temmuz günü büyük askeri törenlerle, resmi geçitlerle, konserlerle, balolarla kutlanır. Bu yıl on bine yakın cana kıyan Korona salgını yüzünden konulan sınırlamalar nedeniyle kutlamalar kitle katılımı olmaksızın yapıldıysa da, en azından askeri uçakların kırmızı, sarı ve siyah renkler püskürterek gökyüzüne Belçika bayrağını resmetmeleri sayesinde bu ülkenin Valon, Flaman, Alman yerli halklarıyla 100’den fazla farklı kökenden yeni vatandaşlarına devletin varlığı ve otoritesi bir kez daha hatırlatıldı. 

Kral da televizyondaki geleneksel kutlama konuşmasında seçimlerin üzerinden 400 günü aşkın süre geçtiği halde hâlâ yeni hükümeti kurmayı başaramayan parti liderlerine Korona yüzünden vahim kriz yaşandığını anımsatarak “Artık fazla uzatmayın” fırçası çekti…

21 Temmuz’dan bir hafta önce de, 14 Temmuz’da komşu Fransa yine Korona sınırlamalı törenlerle kendi ulusal bayramını kutlamıştı. 

Fransa’nın ulusal bayramı niçin o gün kutladığını Türkiye’de daha ortaokul sıralarındayken öğrenmiştik. Fransız halkı o gün istibdat rejimine karşı ayaklanarak Bastille Zindanı’nı basıp mahkumları serbest bırakmıştı, ardından feodal sistem yıkılıp kralın yetkileri sınırlandırılmış, 26 Ağustos’ta da Ulusal Meclis Fransız devriminin temel belgesi olan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ni kabul etmişti. 

Özetle, Fransa’da 14 Temmuz Bayramı, ihtilalciliğin bayramıdır.

Ama bu kadar yıldır yaşadığım Belçika’nın ulusal bayramının niçin 21 Temmuz’da kutlandığını hiç sorgulamamıştım. Geçen haftaki yazımda da belirttiğim gibi bu kraliyet ülkesinde zaman zaman cumhuriyetçi çıkışlar olmuşsa da, krala biat her daim ağır basmış, 21 Temmuz’un ulusal bayram olmasını sorgulayan da pek çıkmamış.

Belçika devleti tam 190 yıl önce işgalcilere karşı ayaklanmanın eseri olarak doğmuşsa da, 21 Temmuz ayaklanmanın başladığı gün değil, o ayaklanmanın eseri olan yeni bağımsız devletin ertesi yıl aristokrasi ve burjuvazi ittifakı tarafından gaspedildiği gündür.

19. yüzyılda Hollanda Krallığı'nın hakimiyeti altında bulunan Belçika halkı, Fransa'daki 27 Temmuz 1830 devriminin de etkisiyle 25 Ağustos 1830'da bağımsızlık için isyan etmişti. 

O yıl hasatın son derece kötü olması, işçilerin, köylülerin ve küçük esnafın yaşam koşullarının giderek daha da dayanılmaz hale gelmesiyle büyüyen huzursuzluk 25 Ağustos 1830 gecesi Brüksel'deki La Monnaie Tiyatrosu'nda La Muette de Portici operasının temsilinin ardından ayaklanmaya dönüşmüştü.

Ülkenin diğer bölgelerinden katılımlarla güçlenen ihtilalciler 26-27 Eylül'de Hollanda ordusunu ve yerli işbirlikçilerini yenilgiye uğratarak 18 Kasım 1830'da Belçika'nın bağımsızlığını ilan etmişlerdi. 

Ancak dönemin süper güçleri yeni doğan Belçika'ya kendi kontrollerinde bir tampon devlet statüsü uygun gördükleri için burjuvazinin hakimiyetindeki kurucu meclise kraliyet rejimini empoze etmişler ve uzun araştırmalardan sonra da 21 Temmuz 1831'de Alman Saxe-Cobourg hanedanından Prens Léopold'ü Belçika Kralı olarak tahta oturtmuşlardı.

Başlangıçta ulusal bayram, ayaklanmanın başladığı 25 Ağustos günü olmasa da, Hollanda kuvvetlerinin kesin yenilgiye uğratıldığı 27 Eylül’de kutlanırken, 1890 yılında ondan da vazgeçilerek Léopold'ün Belçika Kralı olarak yemin ettiği 21 Temmuz ulusal bayram günü olarak kabul edilmişti.

Fransa’da ulusal bayram 14 Temmuz ayaklanmasının yıldönümlerinde kutlanırken Belçika’nın ulusal bayramının halk ayaklanmasının başlangıç günü olan 25 Ağustos'un yıldönümünde değil, Kral’ın tahta çıktığı günün yıldönümünde kutlanmakta olmasına Belçika’nın sol örgütlerinden dahi bir itiraz geldiğini duymadım.

Yine de bu gerçeği yeni öğrenmiş olmanın heyecanı ve öfkesiyle, geçen salı günü Güneş Atölyeleri’ndeki arkadaşlarımla buluştuğumda, yaşadığımız mahalledeki komşularımızla karşılaştığımda Belçika İhtilali’nin 190. yıldönümünü "Vive la Révolution!" diyerek kutladım.

Tekrar bilgisayarın karşısına geçtiğimde, sosyal medyada Erdoğan’ın “Devlet Terörü” ordusuna katacağı yeni “Takviye Hazır Kuvvetler Birimi”ne tepki yağıyordu 

Ahmet Nesin bir gün önce Artıgerçek’teki yazısında bu yeni girişimi çok net özetlemişti: “Erdoğan kendi SS’ini kurdu!” 

Aydın Engin de t24’teki yazısında “PÖH (Polis Özel Harekât), JÖH (Jandarma Özel Harekât) tayfası ve koskoca Emniyet Genel Müdürlüğü kadroları, dahası son icatlardan mahalle bekçileri filan yetmemiş olacak ki Cumhurbaşkanı kararı ile doğrudan "merkeze" bağlı TÖH (Takviye Özel Harekât) kuruldu… Cumhurbaşkanı kendine doğrudan bağlı ‘profesyonelleşmiş’ bir polis gücü kuruyor.” diyordu. 

Tayyip cephesinden bir başka haber daha… Malazgirt savaşının 949. yıldönümü kutlamalarına Devlet Bahçeli’yle birlikte katılan Erdoğan Ahlat’taki han çadırında “Kızıl Elma’ya hey!” naraları eşliğinde yine iç ve dış hasımlarına ağız dolusu meydan okumuştu.

İç düşmanlara meydan okuyuşlarda en güvendiği güç herhalde PÖH’lü, JÖH’lü ve TÖH’lü “kızıl elma milisleri” olacaktı… 
Tam da bu yazıları okumuştum ki, ARTE Televizyonu bundan tam 86 yıl önce Almanya’da Nazi diktatör Hitler’in kendi SS’ini nasıl kurduğunu da anımsatan önemli bir belgeseli izleyicilerine sundu: Uzun Bıçaklar Gecesi…

Gérard Puechmorel ile Marie-Pierre Camus’nün bir buçuk saatlik belgeselini izlerken iktidar basamaklarını birlikte tırmandığı yakın arkadaşlarını dahi acımasızca harcayıp kendisine körü körüne sadık birimler oluşturarak her konuda tek söz sahibi olma ihtirası konusunda Hitler ve Erdoğan arasındaki benzerlikler çok net ortaya çıkıyordu.

Türkiye’de Erdoğan’ın, parti üyesi olmasa da, islami çevrelerde en büyük desteği Fethullah Gülen’di… Türk-İslam Sentezi’nin ülke sınırlarını da aşarak okullar açmak, işyerleri kurmak, diplomatik kulis suretiyle Avrupa, Amerika, Asya ve Afrika ülkelerinde yürüttüğü büyük fütuhatın baş aktörü Fethullah Gülen’in kurduğu Hizmet Hareketi olmuştur.

Bunun bedeli olarak da Erdoğan da 2013 yılı sonuna kadar her fırsatta Gülen’e övgüler dolu gözü yaşlı “Bitsin bu hasret” mesajları yollamıştır. 

Ne zaman ki, iyice güçlenen Hizmet Hareketi kendisine yakın emniyetçiler ve savcıları kullanarak Erdoğan ve yakınlarının yolsuzluklarını deşifre etmeye başlamıştır, o andan itibaren tüm ilişkiler kopmuştur. Erdoğan 17 Aralık 2013’ten itibaren emniyet ve adliye kadrolarında Gülen’e yakın olduğundan kuşkulanılan kim varsa tasfiye etmiştir.

Hâlâ içyüzü tamamen açığa çıkmamış olan 2016 çakma darbe teşebbüsünden sonra da Gülen’le uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmayanlar da dahil Tayyip’in tek adam yönetimine karşı çıkan herkese karşı OHAL terörü başlatılmıştır.

Almanya’da da 20’li yıllarda ve 30’lu yılların başında Hitler’in en yakın işbirlikçisi Nazi terör örgütü SA’ların şefi olan Ernst Röhm’dür. 

Röhm 1923 yılında Münih’teki başarısız darbe girişiminin ardından Hitler’le birlikte mahkum olmuş, hapisten çıktıktan sonra bir süre Bolivya’da oyalanmış, 1931 yılında Hitler’in talebi üzerine Almanya’ya dönerek SA’ların liderliğini üstlenmişti.

Nazi partisi 1929 dünya ekonomik krizinin kitlelerde yarattığı tepkilerden de yararlanarak 31 Temmuz 1932 seçimlerinden yüzde 37,4 oyla birinci parti olarak çıkmış, ancak Hitler cumhurbaşkanı Hindenburg tarafından şansölye olarak atandıktan sonra iki eski dostun arası hızla açılmaya başlamıştı.

Ayağı çukurda olan Hindenburg’un ölümünden sonra cumhurbaşkanlığını da üstlenmeye hazırlanan Hitler ordu şeflerine ve büyük kapitalistlere kendisini kabul ettirme pazarlığına oturduğunda, öne sürülen koşullardan birisi SA’lar sayesinde kendi başına buyruk hale gelen Röhm’ü tasfiye etmesiydi.

Hitler bu tasfiyeyi önce Röhm’ü onurlandırıp emekliye ayırarak gerçekleştirmeyi planlamıştı. Tıpkı Erdoğan’ın seçim zaferi gecesi balkondan Gülen’e sevgi ve hasret mesajı yolladığı gibi, Hitler de Nazi’lerin günlük gazetesi Völkischer Beobachter’de Röhm’ü göklere çıkartan bir yılbaşı mesajı yayınlattı.

Ancak desteğine muhtaç olduğu ordu hiyerarşisi ve büyük sermaye Röhm’ün mutlaka likide edilmesinde ısrar edince Hitler tüm SA liderlerini 30 Haziran 1934’te Bad Wiesse’de toplantıya çağırdı. Tarihe Uzun Bıçaklar Gecesi diye geçen o gece Göring ve Himmler’in başını çektiği diğer terör örgütü SS’lerin baskın operasyonu sonucunda SA’ların önde gelen isimleri katledildi, Röhm’ün kendisi de iki gün sonra Münih’teki Stadelheim hapishanesinde bir SS şefi tarafından kurşunlanarak öldürüldü.

Zirveye tırmanışında son engel olan cumhurbaşkanı Hindenburg da bu olaydan bir ay sonra 2 Ağustos 1934’te vefat edince meydan tamamen Hitler’e kaldı. Zaten başbakan olan Hitler bu ölüm üzerine cumhurbaşkanlığını da üstüne aldığını açıkladı, ardından 19 Ağustos 1934’te düzenlediği bir referandumda kendisinin hem cumhurbaşkanı hem de başbakan olduğunu yüzde 89,93 oyla seçmenlere onaylattırdı.

Gerisi malum…

Tüm muhalefetin susturulması, başta Yahudiler olmak üzere Alman ırkından sayılmayan herkesin toplama kamplarına gönderilerek katledilmesi, 1939’da tüm dünyayı kana bulayacak, milyonlarca insanın ölümüne, sefaletine neden olacak 2. Dünya Savaşı’nı başlatması…

Ve de savaşta Almanya’nın yenilgisinin kesinleşmesi, Kızıl Ordu’nun Berlin’e girmesi üzerine Hitler’in eşi Eva Braun’la birlikte 30 Nisan 1945’te Berlin’deki sığınağında intihar etmesi…

Hitler, ölmeden önce yazdığı vasiyetnamesinde, hâlâ “Almanya bütün milletler ve Alman ulusu için zehir gibi tehlikeli olan Yahudileri ve Bolşevizm'i kovalamaktan asla vazgeçmemelidir” diyordu.

İtalya’da Kara Gömlekliler çetesinin terörüyle diktatörlük kuran İtalyan faşisti Benito Mussolini ise, Hitler’in intiharından kısa bir süre önce metresi Petacci ile birlikte İtalya’dan kaçmaya çalışırken partizanlar tarafından yakalandı, kurşuna dizildikten sonra her ikisinin de cesedi Milano’da bir benzin istasyonunun çatısından baş aşağı sallandırıldı.

Kaçınılmaz yazgı… Ne SS’ler Hitler’in, ne Kara Gömlekliler Mussolini’nin kaçınılmaz akıbetlerini önleyebildi…

Tarihten ders… “Kızılelma milisleri”ne de kimse fazla bel bağlamasın!