Yaşadığı toplumun bir üyesi olmakla kendilik değeri bulan birey, bu değeri kaybettiğini 40 yıl önce fark etti. Farkettiğinde iş işten geçmişti. Küreselleşme markasıyla ve herkesin yararına propagandasıyla sahaya sürülen serbest (≡ denetimsiz) piyasa politikaları, gelişmiş ülkelerden başlayarak dünyanın pek çok ülkesinde sosyal-ekonomik hayata hakim oldu. Başlangıçta maksat Sovyet Bloku’nu çökertmek ve Soğuk Savaş’ı bitirmekti. Sovyetler Birliği ve eksen ülkelerin rejimleri – kendi büyük hatalarının da payıyla – on yıl içinde dağıldı. Devlet denetiminden tamamen salıverilen kendi başına buyruk kapitalist politika tutmuştu. Fakat, amacına erişti diye geri çekilmedi. Alasovyet komunist rejim veya blokun bir daha kurulması hayal bile edilemez hale gelinceye dek süreceğini ilan etti ve hız kesmeden yoluna devam etti. Şimdilerde, o günlerden geriye kalan ve gücünden değilse de niteliğinden çok şey yitiren birkaç sosyal devletin boğazına çökmüş durumda ve nefeslerini kesmek üzere.

Denetimsiz kapitalist düzenin dünyanın zenginleri ve bu zenginlerin ülkeleri tarafından zorla dayatıldığı inkar götürmez bir vakıa. Öte yandan, bu dayatmanın geniş halk kitleleri kanadında taban bulmadığını söylemek de imkansız. Türkiye’de 12 Eylül rejiminin gördüğü desteğin ve bu desteğe dayalı kurulan hükümetlerin baskı-zulüm-işkence tarihçesi belleklerde henüz öyküleştirilemeyecek denli taze. Ülkede yaşayan her dört kişiden biri 12 Eylül gününün cezai ehliyetli şahidi ve o günden bugüne işlenen cürümlerin canlı vesikası. Sadece tanık olarak değil, sanık olarak da. Geçen 40 yılda askeri cuntanın açtığı derin yaralar sarılmak şöyle dursun, darbe anayasası ve kurumları gücünün zirvesine ulaştı. Halk desteği olmadan cunta kurulabilirse de tutunmasının başka bir izahı henüz ufukta görünmedi.

Aynı izah yokluğu Pakistan’da (1977), Afganistan’da (1978), İran’da (1979), Irak’ta (1979), Mısır’da (1981) ve Suriye’de (1982) gerçekleşen başarılı veya başarısız rejim değişikliği hamleleri için de geçerli görünüyor. Türkiye’nin 12 Eylül 1980’de bu sarsıntının ortasına sürüklenmesinin rastlantı olmadığı belli. Bu büyük çözülüş ile İngiltere’de Thatcher (1979-1990) ve ABD’de Reagan (1981-1989) hükümetlerinin işbaşına gelmesi arasındaki bağlantı somut. O sırada Sovyet yönetiminde Gorbaçev’in önce etkili bir konuma (1982) daha sonra da başa (1985-1991) geçmesi kaderin cilvesi değil, zamanın ruhu. O kadar açık seçik olmayan ise o sırada bu ülkelerin halklarının ne alemde olduğu. Aktif siyasi faaliyet yürüten grupları ne kadar yakından tanımış olursak olalım, üzerine spot ışığı rastlamayan sıradan insanlar hakkında bildiklerimiz hem çok az hem de mevcut malumat yaygın değil. Düz cehalet içindeyiz. Neyi bilmediğimizi dahi bilmiyoruz. 

Egemenler açısından 1980 bir milat. Bu miladı hazırlayan 1970’li yıllar ile Sovyet Bloku’nun dağılışıyla damgalanan 1980-1990 dönemine ilişkin yazılıp çizilenler devasa bir külliyat ediyor. Otokratik rejimlerin bugün nasıl olup da yeniden yükselişe geçtiğine kafa yoran okur-yazarlar bu külliyatı her geçen gün biraz daha zenginleştiriyor. Velakin meselenin zemin etüdü fena halde ihmal ediliyor. 1980, sıradan insan açısından da bir milat.

Neoliberal logosuyla şirinleştirilen saldırgan kapitalist örgütlenme, sermaye şirketlerinin en yüksek kâr hedefiyle piyasaya hakim olabileceği bir üretim-dağıtım-tüketim ekonomisi buyururken bu politikanın özgürlük ve mutluluk getireceğini de vaat ediyordu. Bireyin özgür ve mutlu olması için üstüne düşen yegane görev, tüketime çıkarılan mal ve hizmetler arasından kendini mutlu edecek seçimler yapmaktan ibaretti. Gerçekten de 1984’e gelindiğinde neoliberal düzen George Orwell’in distopyasını sadece okunası bir kitap formunda değil yaşanası bir ütopya kalıbında da pazarlıyordu: Çalışmak eğlenmektir, tüketim özgürlüktür, seçim mutluluktur.

Günümüzde bu gibi sloganlar sıradan insanın gündelik şakaları arasında. Böylesi ‘yaratıcı’ esprilerin bazıları profesyonel komedyenleri kıskandıracak ayarda. Bu nükteleri anlamayan, katılmayan, veya eleştiren azınlıklar çoğunluk tarafından garipsenme, horlanma, hatta dışlanmayla karşı karşıya. Neoliberal düzenin başmuavini reklam-pazarlama sektörü, bizzat sektörün emekçileri gözünde zanaatten sanata terfi etti. Reklamsız promosyonsuz bir bağımsız – ve butik olmayan – medya kurup işletmek neredeyse imkansız. 1980’den beri hakkaniyetli işbölümü ve adil paylaşım kavramları tüketenin kulak tıkadığı, üretenin kulağını tırmalayan cızırtılar. İş güvencesinden yoksun milyonlar çalışma-hayat dengesi denen uçurumun üstünde cambazlık gösterisinde. Tüketmedikçe kendi varlığını hissedemeyecek kertede yalan bilgiyle donatılan yığınlar aynı yalan bilgiyi dağıtma ve tüketme yarışında. Herkes yangını komşunun çıkardığından emin. Camını çerçevesini başına yıkmaya, gelmişini geçmişini talan etmeye hazır. 

Neoliberal düzen insanın elinden toplumsal kendilik değerini alırken yerini boş bırakmaktan endişelenmiş midir, bilinmez. Bir komployla karşı karşıya değiliz. Neoliberallerin (≡ saldırgan kapitalistlerin) tek tek isimlerini sayacak güvenilir istihbarata sahip olsak bile bu çapta ve nitelikte bir sosyal-ekonomik faaliyetin kullanıcılar ve yararlanıcılar olmaksızın sürdürülemeyeceğini görmek zorundayız. ”Toplumsal kendilik değeri yerine başka bir kendilik değerinin gelmesini daha en başından öngörmüşlerdi” demek, ”kapitalistler geçmişin ve geleceğin mutlak bilgisine sahiptir” demeye çıkar. Bu seraptan uzak durma gereği izahtan vareste. Daha yararlı olan, kapitalizmin bilgi işleme kabiliyetinin büyüklüğünü çalışmak. Deneysel öğrenme bilimlerine yatırım yapmanın zemini boş değil. Kapitalizm bile deneye yanıla ve bazen hayretle öğreniyor ki insanları ışıltılı oyuncaklarla oyalamak, kandırmak, ve kazanmak mümkün. Çalışmanın eğlence, tüketimin özgürlük, seçimin mutluluk olduğuna inanabilen insana ille bir de kendilik değeri lazımsa, kapitalizm onu üretmeye dünden iştahlı. 

Bireyin, yaşadığı toplumun bir üyesi olmaktan gelen kendilik değerini yitirmesi neoliberal düzenin işine gelmiş olabilir. Yine de bu kaybın yegane sorumlusu olduğu söylenemez. İnsanlık, hayati ihtiyaç nesnelerinden başlayarak serbest zaman, kafa dinleme, eğlenme, sosyalleşme, ve kültür-sanat faaliyetlerine uzanan bir dizi zorunlu ve keyfekeder davranış alanında fail (etken özne) olma deneyimine sahip. Dün edinilmiş bir deneyim değil bu. İnsanlık tarihiyle yaşıt. Birey, toplumsal mezuniyet ve ehliyet anlaşmalarının inşa ve icrasında taraf. Faillik, taraflararası anlaşmaya bağlı olarak toplumun bireyleri ve bireylerin de toplumu doğrulamasıyla kurulan bir gerçeklik algısına dayanıyor. Bireyin diğerleri gözünde fail addedilişi, yani kendilik değeri, işte bu ortak gerçeklik algısına göre biçiliyor. Daha doğrusu, biçiliyordu. Ta ki küresel ekonomi hakimleri, taklitlerin asıllardan daha fazla rağbet gördüğünü ve pazar payının neredeyse sınırsız olduğunu keşfedene kadar. 

Bu sonsuz panayırda, bireyin diğerleri tarafından doğrulanmasına gerek kalmaksızın kendilik değeri satın alması mümkün. Ayrı mahallelerde kurulsa da fukaraya ucuzu, zürefaya pahalısı sergileniyor aynı çarşının. Hedef, bireyin kendini ‘özel hissedeceği’ arzu nesnesini bulmak. Kural, eğlenerek çalışmak, özgürce tüketmek, ve mutlulukla seçmek. Zorlanan veya kararsız kalan olursa ‘yardımcı’ sektörler – psikoloğundan yaşamkoçuna, yogacısından bugünnegiysemcisine, birmilyoncusundan herşeydahilcisine  – seçimlere yardımcı olmak için çırpınıyor. Kişiye özel kendilik değeri zımbırtısı, neoliberal düzenin şampiyon ürünü. Faturasını ödemezse hattını kesen telefon şirketinden gelen otomatik doğumgünü mesajından mutlu olmayı öğrenebiliyor insan. Öğretebiliyor da. 

Eğer kendilik değeri toplumun üyeleri arasında gerçekleşmesi gerekip gerçekleşmeyen karşılıklı doğrulamayla edinilemiyorsa – ve onsuz hayat düşünülemiyorsa – birey başka bir yol bulacaktır. Velev ki o yol saldırgan kapitalistlerin değirmenine çıkıyor olsun. 1980’de, sıradan insan toplumsal kendilik değerini kaybettiğini farkettiğinde, iş işten geçeli bir sıcak bir de soğuk savaş olmuştu. Şu halde iyice geliştirip güzelce yanıtlamamız gereken soru şudur: Nasıl oldu da kapitalist fetişlerin ‘sahteliği’ ortaklaşmacı dayanışma hatlarının ‘gerçekliğini’ yıkıp yok edebildi?