Türkiye’yi yakından izleyen herkes ülkede çok ciddi bir “Türklük” sorunu olduğunu görür. Mahallenin şımarık çocuğu gibi hareket eden Türkler, hemen her konuda sadece kendisini haklı görüp yaşanan acılardan dolayı Arapları, Ermenileri, Kürtleri suçlamaya devam ediyor. Hiçbir halkla empati kurma çabası göstermiyor, sadece kendi sorunlarına odaklanıyor.

Bu yaklaşım, iddiaların aksine toplumu bölüyor, kırıyor ve sağlığını bozuyor. Bugün Türkiye’de temel mesele Erdoğan gibi görünüyor ama asıl mesele ülkenin “İslamcı-Türkçü” ile “Laik-Türkçü” bir paranteze sıkışıp kalmış olmasından kaynaklanıyor.

Bu denklemde Kürtler bir halk olarak yok, “terör” şüphelisi olarak var. Onların başına gelenler, çektikleri acılar, yaşadıkları sıkıntılar devlete karşı durmanın kaçınılmaz bir bedeli olarak görülüyor. Devlet karşısında birey ve grup hakkını tanımamanın kaçınılmaz bir sonucu bu.

Kürtlerin siyasi hayata katılım hakları, yaşam hakları, ekonomik hakları, insan hakları ellerinden alınıyor. Kürt kimliğini inkar etmeyen ve Türklere uyumlu hale getirmeyene yaşam hakkı tanınmıyor. Kürt dili ve kültürü imhaya çalışılıyor. Ve toplum bunlarla ya ilgilenmiyor ya da uzak bir diyarda yaşanıyormuş gibi izliyor.

Bunda elbette devlet güdümündeki siyaset sınıfının rolü büyük. Şu anda Kürtler sadece Erdoğan’ı yenmede kullanılıp atılacak “yedek lastik” olarak görülüyor muhalefet kesiminde de… “Türkiye Türklerindir” sadece Hürriyet gazetesinin logosunda yazılı bir slogan değil, tüm partilerin ve toplumun büyük kısmının zihnine kazınmış bir inanç.

İçinde düşülen durumdan demokrasinin güçlendirilerek çıkılabileceği görülüyor ancak demokrasinin Kürtlere de yarayacağı korkusu tam bir demokrasiye geçişe izin vermiyor. Demokrasi, insan hakları ve bağımsız bir yargının ülkeyi zora sokacağı, bu tabloda yarı-demokrasinin Türkiye için ideal olduğu duygusu ağır basıyor.

Haaretz’den çevirip yayınladığımız makale, Ukrayna savaşı üzerine Rusça konuşan Yahudi diasporasında nasıl derin bir bölünme yaşandığını, entelektüel bir sorgulamanın gerçekleştiğini gösteriyor. Yurtdışındaki Türk diasporasında tek konu ise Erdoğan yandaşlığı ve karşıtlığı olarak yaşanıyor. Batı’nın çoğulcu demokrasilerinde yaşayan Türkler, kendi ülkelerini farklı bir mercekten görmeye devam ediyor.

İmparatorluk bakiyesi olmanın bunda payı var elbette. Ama dünyada çöken tek imparatorluk Osmanlı değildi. İngiliz İmparatorluğu, Osmanlı’dan daha kısa olan yaşam süresine rağmen ondan çok daha güçlü ve insanlık hikayesinde daha kalıcı hikayesi olan bir yapıydı.

İngiltere, Hindistan gibi önemli bir sömürgeyi kaybetmek üzere olduğunda bir tercih yapmak zorundaydı. Birincisi kahverengi halkın demokrasiye henüz hazır olmadığını iddia eden ırkçı yaklaşıma sahip çıkmaktı. İkincisi ise gerçekle yüzleşmek.

İngiliz yönetici sınıfının bir kısmı bu ırkçı yaklaşım ve muameleden rahatsızdı. Sadece Hindistan’da görevli genel valiler değil, başbakanlar ve aristokratlar da Hintlilere ve diğer sömürge halklarına yönelik muamele karşısında dehşete düşmüşlerdi. Bu insanlar, beyaz olmayanlara yönelik bu muamelenin İngiltere’nin dünyanın ekonomik ve moral lideri olduğu iddiasını geçersiz kılacağının farkındaydı.

Demokrasi, 20’nci yüzyılda İngiliz İmparatorluğu’nun sömürgelerde uyguladığı şiddeti sınırlamıştı. Sömürgelerden gelen bilgi akışının hızlandığı ve kamuoyunun imparatorluk fikrine karşı olmaya başladığı bir dönemde bu sınır daha da büyüdü. İngiliz kamuoyunun utanç duygusu, kendisine yakıştırdığı yardımsever ve liberal imaj da bu süreçte etkili oldu. (Dominic Lieven-Empire… Sayfa 116-118)

Bu bir empati yeteneği… Türkiye’de son dönemde sadece dar bir çevrede tanıklık edebileceğimiz bir yetenek. Bütün meselelere Türklük ve devlet gözünden bakarak sorunları baskı, şiddet yoluyla ertelemeye alışmış baskın kültür, Kürtlerin yaşadığı acılara maalesef duyarsız.

Türk toplumunda hissedilen Putinci damarın arkasında Batı düşmanlığı kadar bu ruh hali de var. Toplum önemli bir kısmı ve siyaset erbabı demokrasi ve özgürlüğü istiyor ama sadece Türklere… Batı tarzı tam bir demokrasinin ülkeyi böleceği endişesi, insani dayanışma ve duyarlılığa ağır basıyor.

Ayrıca Erdoğan medyasının uyguladığı bilgi ambargosuna, muhalefet ve Türkçü medyası da katıldığı, insan hakkı ve hukuk savunan herkes terörist olarak yaftalandığı için, toplumun çoğunluğu Kürtlerin yaşadığı acılardan bihaber kalıyor.

Oysa Türkiye kamuoyunun farkında olmadığı gerçeği Batı görüyor, biliyor. Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın insan hakları raporunun Türkiye bölümüne bakmak yeterli.

Bugün Türkiye siyasetin de adı resmen konulmamış bir ırkçılık var. HDP’ye “terörist” denilerek Kürtlerin tüm demokratik hakları askıya alınmış durumda. Bu zamanda Kürtlerin oy hakkını elinden almaya cesaret edemeyen rejim, iradesinin sonucunu sıfırlıyor. Aslında Kürtlerin eşit yurttaşlık hakkı inkar ediliyor.

Bu sadece AKP-MHP rejimiyle sınırlı bir sorun değil. Unutmayın ki, AKP’nin yerel yönetim yasasını laik Türklerin çok sevdiği Ahmet Necdet Sezer, Kürtlere karşı yeni rejim mimarisini oluşturan Deniz Baykal ile birlikte engellemişti.

Türklerin son kertede yapacağı tercih, kendi kaderlerini de belirleyecek. Ya yolsuzluk ve hukuksuzlukla bezenmiş bir baskı rejimi, yoksulluk, tüm dünyada itibarsızlık veya tam demokrasi, özgürlük ve refah.