Cumhuriyet, devlet başkanlığını bir hanedanın elinden alıp milletin seçimine vermesi açısından köklü bir yönetim değişikliği, bu anlamda gerçek bir devrimdir. Ancak halk açısından vazgeçilmez bir değer haline dönüşmesi için bu devrimin demokrasi ile anlamlandırılması gerekiyor. Yüzyıldır içinde bocaladığımız ve başaramadığımız eksiklik buydu; şimdi buna bir yenisi eklendi.

1920 Yılının 23 Nisan’ında Ankara’da temelleri atılan ‘cumhuriyet’, Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasının ardından 29 Ekim

1923’te BMM tarafından kabul ve ilan edilerek resmiyete kavuştu. Üç yıl sonra 100 yaşını doldurmuş olacak.

Cumhuriyet, TDK sözlüğünde, ‘milletin egemenliğini kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığıyla kullandığı yönetim biçimi” olarak tanımlanıyor. Buna karşılık uygulamada, esas olarak ‘devletin başının seçilmiş birisi olması’ anlamını taşıyor. Bu niteliğiyle de devlet başkanlığının bir aileye/hanedana yahut bir gruba/zümreye ait olduğu monarşik/oligarşik yönetimlerden daha ileri bir anlayışı ifade ediyor.

Devlet başkanlığının bir ailenin yahut bir grubun tekelinde olmaması, genel oyla veya meclis tarafından seçilmiş olması, gerçekte ‘milletin egemenliğini kendi eliyle kullanması’ için elbette yeterli değil. Milletin egemenliğini kendi eliyle kullanabilmesi için, şekli gerekleri yerine getirilmiş bir seçimden fazlasına ihtiyaç var. Örneğin, haksız barajlarla millet iradesinin kısıtlanmadığı serbest ve genel oya dayalı bir seçim sistemi, buna koşut olarak düşünce, basın ve örgütlenme özgürlüğü, hukuk devleti, yasalar önünde eşitliği ve çoğulculuğu içselleştirmiş bir toplum yapısı gerekiyor.

Buradan bakınca, millet egemenliğinin yönetimde ağırlığı açısından, devlet başkanının -sözde- millet yahut Meclis tarafından seçildiği Asya despotlukları, devlet başkanlığının bir ailenin elinde bulunduğu, örneğin İngiltere gibi, bazı krallıklardan daha ileride görünmüyor.  

Milletin egemenliğinin kağıt üstünde kalmaktan çıkması için ‘cumhuriyet’ sözcüğünden fazlası, bu sözcüğün evrensel değerlerle içinin doldurulması, hukuk, özgürlük, yasalar önünde eşitlik, adalet, çoğulculuk gibi kavramların gerçeklik, geçerlilik ve işlerlik kazanması şart.

Cumhuriyet Bir Devrimdir

Türkiye’nin 1923’te, yıpranmış -ve hele son temsilcileri işgalci güçlerle işbirliği yapmış- bir hanedanın egemenliğine son verip ‘cumhuriyet’ yönetimini seçmiş olması çok önemli bir karar ve gerçek bir devrimdir. Bu devrim elbette her yıl ve özellikle “ebediyete doğru akıp giden her on yılda daha büyük sevinçlerle” kutlanmalıdır.

Ancak, bu kutlamayı, Atatürk’ün 10. yıl söylevinde ifade ettiği gibi “daha büyük sevinçlerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde” yapabilmeyi hak etmek için, sokakları bayraklarla süslemek ve cumhuriyeti yücelten birkaç parlak söz söylemek yetmiyor. Cumhuriyetimizin 100 yıla yaklaşan serüveninin de muhasebesini yapmamız gerekiyor.

Cumhuriyetin ilk on yılı bir heyecan dönemidir. Savaşlarda yıpranmış, işgale uğramış bir vatan ve yorulmuş, yoksullaşmış, gençleri, hele okumuşları cephelerde tükenmiş bir halktan yeni bir devlet ve yeni bir toplum yaratmanın heyecanı. Çökmüş bir imparatorluk enkazından ‘yeni bir devlet’ ve dağılmış ahalisinin bakiyesinden ‘bir millet’ çıkarmak için yola çıkılan bu dönem -bugünkü bazı sorunlarımızın kaynağını oluşturan hatalarına karşın- eksiği fazlasıyla Atatürk’ün 10. yıl nutkunda özetlenmiş ve hedefleri ilan edilmiş içtenlikli, özverili, özel bir dönemdir. 

Onuncu yıldan sonra bu içtenliğin aynı heyecanla sürdüğünü söylemek kolay görünmüyor. İlerleyen onyıllarda bugün hala coşkuyla seslendirilen ’10. Yıl Marşı’ndan daha duygulu, hatta ona yakın bir marşın ortaya çıkamaması bile bu heyecanın yerini sıradanlığa terkettiğini gösteriyor.

Uzun süren her iktidar bir süre sonra heyecanını, içtenliğini yitirir; yönetimi milletin geçici bir emaneti değil, kendi üstün vasıflarının hakkı olarak görmeye başlar. Ondan ayrılmayı göze alamaz hale gelir, sahiplenir. Halktan kopmuştur, artık halk adına devleti yöneten siyasi temsilciler değil, devletin kendisi olduğunu zanneder, halkın sırtında bir yüke dönüşür.

Demokrasi Beklerken Darbeler

Genç Cumhuriyet Türkiyesi’ni bu tür bir gidişten 1946’da çok partili sisteme geçme kararı kurtardı.  İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin batılı demokrasilerin tarafında kalmayı seçmesi Tek Parti iktidarını, dünyada benzeri az görülen bir olgunluk içinde sona erdirdi.

1950’de, cumhuriyetin kuruluşundan yaklaşık çeyrek asır sonra tek dereceli, tartışmasız bir seçimle iktidar değişti. Bu değişim, Türkiye tarihi içinde değeri yeterince bilinmeyen bir başka umutlu ilktir.

Ancak, tek partiden çok partiye geçilmesi, cumhuriyetin asıl eksiğinin giderilmesinin yolunu açmadı; yeni dönem çoğulcu-gerçek bir demokrasiye değil, ‘çoğunlukçu bir çok partili rejime’ dönüştü. Birden çok parti vardı, ama farklılıklara, muhalif fikirlere, hele alışılmışa aykırı fikirlere tahammül ve müsamaha yoktu.

Yeni parti dönemi kısa bir süre sonra -içinden geldiği ve alışkanlıklarını genlerinde taşıdığı-  Tek Parti özentisine kapıldı. İktidarı, Tek Parti yönetiminin elinden seçimle almayı başarmış olan yeni yönetim, iktidarını başka bir partiye seçimle devretmeyi başaramadı. Umutla başlayan bir sürecin sonu hüzünle sona erdi.

Bu hüzünlü ve talihsiz dönemler cumhuriyetin üçüncü çeyreğinde hemen her on yılda bir tekrar edegeldi. ‘Devleti kurtarmak’ adına siyasete önce son ve sonra yeni bir şekil verilmeye çalışılan bu dönemlerde, zaman zaman -kısa süreli de olsa- cumhuriyet de askıya alındı; devlet başkanlığı bir zümrenin (cuntanın) tekeline geçtiği için sistem görünüşte bile cumhuriyet olmaktan çıktı,  mutlakiyetçi bir oligarşiye dönüştü.

Umut ve Tükeniş

2000’li yıllara Türkiye, bu yanlışlar ve hayal kırıklıklarından dersler çıkarmış olmanın umudunu çağrıştıran yeni adımlarla girdi. Darbe anayasası yerine evrensel değerlere dayalı yeni bir anayasa yapılacak, hukuk devleti ve parlamenter sistem güçlendirilecek, özgürlük, katılımcılık, saydamlık, çoğulculuk ve yerinden yönetim ilkeleri hayata geçirilecekti. Siyaset oligarşik bir ‘meslek’ olmaktan ve siyasi yarışma haksız ve saygısız bir rekabet olmaktan   çıkarılacak, halkın yönetime katılımının yolları açılacaktı.

Yeni iktidarın öncelikli programı, ülkenin ve halkın kaynaklarını ve yaşama umudunu tüketen üç kavramla mücadele etmekti: Yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla.

Gerçekten ilk yıllar bu umudu geliştiren adımlar atıldı. AB Üyeliği hedefine odaklanma, birtakım anlamsız yasakların kalkması, kültürel çoğulculuk, açılım ve barış süreçleri, ülkede  her kesimle ve bölgede her komşuyla iyi ilişkiler.…

İlk yıllarda atılan bu olumlu adımlar, devletin derinlerinden de güç alan muhalefetin engellemelerine takıldı, yarım kaldı, ziyan edildi. Zaman uzadıkça bütün uzun süreli iktidarların içine düştüğü sarmal, yeni iktidar için de hükmünü yürüttü. Sonraki yıllarda iktidarın, -zaten yeterince içselleştirmediği- bu evrensel değer ve hedeflerle arası açıldı. Muhalefetin, yeni iktidara oy verenleri hor gören, aşağılayan seçkinci, yukarıdan tavırları nedeniyle üst üste kazanılan seçimler, zafer ve güç sarhoşluğuna yol açtı. Uzun süren her iktidarı kuşatan yasakçılık, kayırmacılık ve yolsuzluk ağları yeni iktidarı da efsununa ram etti.

Böylece, 100 yıllık dönemde kaçıncı kez umutla başlayan bir serüvenin sonu yine hüsranla sona erdi.

Tek Parti Taklitçiliği

Şimdi, artık ülkemizde yeni bir ‘Tek Parti’ egemenliği dönemi yaşanıyor. Daha da vahimi, Tek Parti döneminde ülkede cumhurbaşkanından başka bir başbakan ve meclisten onay almış bir bakanlar kurulu vardı; şimdi bunların hiçbir yok. Başbakan yok, Meclisten onay almış, tüzel kişiliği olan ve meclise, dolayısıyla millete karşı sorumlu bir bakanlar kurulu yok. 2017 değişikliklerine göre bütün icra (yürütme) hak ve  yetkisi bir kişinin elinde.

Tek Parti döneminde cumhurbaşkanları,  partilerinin günlük işleyişi ile ilgili işleri bir vekile bırakır, üye, delege ve saire işlerle uğraşmaz, il, ilçe kongrelerinde görünmezlerdi. Milletin bir kesimi hakkında ağır ve aşağılayıcı sözler kullanmaktan kesinlikle kaçınır, milletin (cumhurun) bütününü  temsil eden ve bu bütünlüğe katkı yapan bir konumda olmaya mutlak özen gösterirlerdi.

Atatürk’ten sonra İsmet Paşa’nın da cumhurbaşkanlığının vekarını özenle yüksekte tutan bu tavrı, 1950’de iktidara gelen DP tarafından daha da ileri götürüldü. Celal Bayar, cumhurbaşkanı seçildiği gün DP Genel başkanlığından istifa etmişti.

2017 Anayasa değişikliği ile, sadece 1961 Anayasasında getirilen ‘partisiz ve tarafsız cumhurbaşkanı’ arayışının değil, 1950’de Celal Bayar tarafından ilk örneği verilen  bu müstesna tavrın bile gerisine gidildi. 

Şimdi, sadece bir parti üyesi değil, parti ile ilgili işleri herseyin önünde tutan, bu anlamda partizan bir başkanımız var.  Üstelik bu anayasada bile cumhurbaşkanının “Türk Milletinin BİRLİĞİNİ TEMSİL  ve devlet organlarının uyumlu ve düzenli  çalışmasını temin” edeceği (md. 104/2) ve “üzerime aldığım görevi TARAFSIZLIKLA yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağına namusum ve şerefim üzerine and içerim” diyerek (md. 103) yemin ettiği yazılı.

Şimdiye kadar cumhuriyetimizin birinci eksiği demokrasiydi, hala öyle. Ama şimdi çok önemli bir başka eksiğimiz daha var: Anayasada kurallarına ve ettiği yemine bağlı kalacak, milletin birliğini ve ülkenin esenliğini sağlayacak bir cumhurbaşkanı.

Bu eksiklikler yüzünden ekmek sadaka niyetine askıda, hürriyet ve adalet, grip aşısı kadar bile bulunması güç.

Cumhuriyet Bayramımızı, 100. yılında gerçekten “daha büyük sevinçlerle, saadetlerle” kutlamayı dilerim.