Dikkatinizi istirham ederim, “Dış politikada eksen kayması yaşanıyor.” demiyorum, “Türkiye’de büyük bir eksen kayması yaşanıyor.” dedim. Çünkü eksen kayması dış politikada değil, Türkiye’nin genelinde.

Ama normal.

Çünkü uluslararası ilişkilercilerin dillerinden düşürmediği “Dış politikada değerler yoktur, ülkenin milli çıkarları vardır.” sözü keenlemyekün (hiç olmamış gibi) yanlıştır.

Bu arkadaşların “milli çıkardan” muratları nedir bilemem ama ülkemizin her zaman, her konjonktürde, her koşulda en yüksek milli çıkarı bizim Anayasamızın da ikinci maddesinde Cumhuriyetin temel nitelikleri olarak ifade edilen “demokrasi, laiklik, hukuk devleti ve sosyal devlet” ilkeleridir.

Evet, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinin korunması en önemli değerler manzumesidir ve bu değerler aynı zamanda da en yüce milli çıkarlardır.

2022 senesinde artık bir ülkenin içişleri ve dış politika ayırımı kalmamıştır.

Hiçbir “milli çıkar” bu dört temel değerden daha önemli olamaz.

Örneğin, Türkiye’nin AB tam üyelik hedefi asla bir dış politika konusu değildir, Türkiye’nin, ülke vatandaşının özgürlük, zenginlik, güvenlik meselesidir, başka bir ifade ile de değerler meselesidir.

Altılı Masa'nın Mayıs ayında yayınladığı “Temel ilkeler ve hedefler” bildirgesi çok önemlidir. Bu on maddelik bildirgede AB hedefine doğrudan gönderme yapılmış olması da çok önemlidir, ama bir ölçüde yadırgadığım konu AB meselesinin “Dış politika” başlığı altında sunulmuş olmasıdır. Oysa AB meselesi artık bizim dış politika meselemiz değil, Türkiye meselesidir. Özgürlük, zenginlik ve güvenlik meselesidir.

Türkiye’de yaşanan bir dış politika eksen kayması meselesi değildir, Türkiye’nin değerler sisteminin ekseninin kaymasıdır.

Türkiye batı değerlerine bağlılığını sıkıca sürdürürken enerji meselesi, dış piyasalar meselesi gibi nedenlerden Şanghay sekizlisine doğru eksen kayması yaşamamakta, değerler sistemi her gün çok endişe hatta korku verici bir biçimde Çin, Rusya, İran, Hindistan (Modi) eksenine doğru kaydığı için batı medeniyetinin kurumları ile her geçen gün kavgayı tırmandırmakta ve Şanghay sekizlisine tam üyelik başvurusundan bahsedilebilmektedir.

Başka bir ifadeyle Şanghay sekizlisinin gündeme gelişi bir pragmatik arayış, bir enerji tedarik meselesi değil bir değerler ekseni kayması meselesidir.

NATO üyesi Türkiye başka bir NATO ülkesine “bir gece ansızın gelebiliriz” şarkısını hatırlatmakta, Rusya’dan S-400’ler alabilmekte, Avrupa Konseyi'nden dışlanma tehlikesi ile de karşı karşıyadır (Bu hafta Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi konuyu görüşecektir).

AB ile tam üyelik müzakereleri hukuken (de jure) olmasa da fiilen (de facto) bitmiş durumdadır.

Türkiye, cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken batı kurumları ve yaklaşık tüm batı değerleri ile kavgalı bir ülke görünümü vermektedir.

İki gün önce yaşanan DEVLET DESTEKLİ LGBT karşıtı gösteriler ve bu gösteride dile getirilen çok çirkin talepler yukarıda bahsettiğim değerler aşınmasının tipik bir örneğidir.

Devlet destekli toplantıda LGBT bireyleri için cezai yükümlülükler, talepler gündeme getirilmiştir; bu konuya itiraz edecek arkadaşlara LGBT bireyleri için ceza kanununda müeyyide öneren ülkeler listesine bir bakmalarını öneririm.

Türkiye AB değerlerinden, Kopenhag kriterlerinden, Maastricht standartlarından hiç sapmamış olsa Kuzey Kore ile bile görüşmeye hiç itirazım olmaz, hatta desteklerim.

Ancak, Erzurum’da İYİ Parti il başkanının bir dilekçeyi sunmak için Adliye’de savcı bulamadığı bir ortamda Şanghay İşbirliği Örgütü ile siyasi yakınlaşmayı çok tehlikeli buluyorum.