Hayal varken, şen şakrak yaşamak varken, bir günden diğerine tasarlamadan geçmek varken; bir günü diğerinden, bir mevsimi diğer mevsimden, bir insanı diğer insandan ayırmadan yaşamak varken bir acının diline düşürdüler bizi. 

Olmadık yerde vurularak ölmek, olmadık anda yaralanarak hayatımızın yaramızdan akıp gitmesi, olmadık suçlardan kapımızın kırılarak gözaltına alınmamız, olmadık cezalara çarptırılarak yıllarca içeride tutulmamız, olmadık nedenle sürgünde yaşamaya mecbur bırakılarak bedenimize yakın ruhumuza uzak yılların diline düşürdüler bizi... 

Annelerimiz doğurduğu her çocuğuyla beraber bilmeden bir acıyı da doğurduklarını anladılar. Komşu kapısı çalmaya bile gitmemiş annelerimiz, çocukları için uzak şehirlerde cezaevi kapılarını çalıyorlar. Yollarla, uzak şehirlerle, acıda ve özlemde kendilerini eşitledikleri benzerleriyle tanışıyorlar anneler. Bu anneler doğurdukları çocukların büyüyerek iş, aş ve aile kurmalarının sevincine değil acılarına eğilmekle ömürlerini tüketiyorlar. Kiminin ömrü de yetmedi, çocuklarını yeni doğmuş bir bebeğin kokusunu içlerine çeker gibi bağırlarına basmadan gözleri açık giderek dünyalarını değiştirdiler. Telafisi hiçbir biçimde mümkün olmayan hasretin kendini her gün tazeleyen diline düşürdüler annelerimizi.

Çocuklarımız tek meyvesi acı olan ağacın gölgesinde büyüyorlar. Sadece evden okula okuldan eve değil, her gittikleri yerden mutlak eksik dönüyorlar. Gün doğumları eksik gün batımları ağır, boy atınca giysilerinden önce hayatları dar geliyor onlara. Çocuklarımızın geleceğini belirsiz bir zamana düşürdüler.

Doğduğumuz yer başka, kovularak yaşamaya mecbur bırakıldığımız yer başka olan, coğrafyanın alnında haritaların birer utancıyız. Uzak şehirlerde emeğiyle çalışmaya mecbur bırakılmış olarak görülmeyiz. Yollarda kazalar gelip bizi bulur, yaralıların hepsi bizden, ölenler bizden. Tarlada, bahçede, inşatta şiddet gelip bizi bulur da devlet yine de bulmaz suçlumuzu. İnsandan sayılmayız. Söylendiği anda unutulan Kürt olarak düşeriz haberlere. İçine insanın değil rüzgârın girdiği evlere döndük. Kendi kederimizin diline düşürdüler bizi.

Verdiğimiz oyun, seçtiğimiz temsilcilerin devlet nezdine kendi ‘meşruluğunu’ oluşturmak dışında beş kuruş değeri yoktur. Kürt seçilmişlerini görevlerinden almakla kalmayıp onları orta çağ Avrupa’sında olduğu gibi şeytanlaştırarak toplumun gözünden düşürüp yalnızlaştırmayı seçtiler. Hak arama yolunda yakılan meşalenin Kürtleri yakan ateş olmasını istiyorlar. Kendi ateşimize düşürdüler bizi.

Türkiye’de Kürtler söz konusu olduğunda asker sivil ayrımı olmaz. Rütbeli asker o noktada politikacı, politikacı o noktada asker gibi davranma hakkını kendinde bularak, birinin eksik bıraktığını diğeri tamamlamaya koşar. Tüm bunlar yaşanırken sol derde merhem olacağına kulesinde seyirci kalmakla yetinir. Tabir yerindeyse, Kürt yaşadığı coğrafyada kendi ayakları üstünde kalkma mücadelesini yalnız vermek durumunda bırakılmıştır. Öldürülen Kürt’tür; ölüsünü deve üstüne taşıyan da, devenin ipini tutup mezarlığa götüren de yine Kürt’tür. Kendi kaderimizi tayini yolunda şiddetin diline düşürdüler bizi.

Egemen ve ezilen ulusların olduğu bir yerde ezilen ulusun varlığını egemen bir ulusa armağan etmesi beklenmemeli. Kürtlerin bu hak mücadelesi namludan çıkan kurşununun bir daha geri alınamayacağı bir hak mücadelesi olarak tarihle beraber gelir. Parmaklar Kürdü gösterdikçe, sermeyenin azgın emek sömürüsü gizlenerek aklanmış oluyor. Acıların tümünü Kürtlere vermekle kimse bu azgın sömürü ve baskıdan kurtulamaz. Sonuçta birbirimizin emeğine, alın terine, yoksulluğuna, devlet çarkları arasında ezilmesine ve nihayetinde birbirimizin kanına ekmek banarak hayatta kalma durumuna düşürdüler bizi.