Çok içeride kaldık, kendimizden de dışarı adım atarak çıkıp gidelim. Sadece evden çıkıp gitmekle kalmayalım. Ölümün övülerek yüceltildiği, hayatın gittikçe anlamını yitirdiği yerde durmayalım...

Valizlerimizi toplayıp, plan program yapmadan, kahvaltı masamıza kötü bir haber düşmeden, bedenimizi orada öylece bırakarak, bir göz açıp kapamayla ruhumuzu ayaklandırarak gidelim. Ne maske takarak aracımıza ne de otobüs durağına kadar yürüyelim. Bedenimizi evimizde ruhsuz bırakarak çıkıp gidelim... 

Çünkü bir beden yaralandığında asgari bir bakımla sağalır ama kutsansa bile ölüm ruhumuzda asla sağalmayacak yaralar açar. Sağaltıp ayağa kaldıran doktoru yoktur hiçbir ölümün, ille de göz göre göre düğüne derneğe yollanır gibi gönderilen ölümlerin. İsterse korktu küstü desinler, gidelim...

Hayat binbir duygusuyla şarkılara ruh vererek aşka imkân sağlarken, hırçın dalga gibi kendini kıyılarına vurarak parçalayan hüzne imkân olurken ayrılık; Kapanıp açılan haliyle şimşekler çakarak yağan, ardından hiçbir şey olmamış gibi güneş açan gökyüzünün onlarca hali varken; Yedi iklim dört mevsime göre kendini yenilerken toprak; İçeride toplu dayaktan sonra yakılan sigaranın dumanı bir başka çıkarken dudaktan, hayatı sadece ölüme hapsetmenin ne manası var? Duyduğumuz acının heykelini yontacağımız kaya kütlesini bulmak, hayat dururken ölümlerin gözyaşlarını omuzlarımızda taşımamak için gidelim...

Hayatımız vardığımız şu noktada alnımıza silahı kendimizin dayadığı, tetiğini çekmemiz için kampanyaların yürütüldüğü bir hâl aldı. Sanki eski Roma’da imparatorların halkın dikkatini başka yere çekmek için gladyatörleri ölümüne dövüştürdüğü bir arenadayız ve bir cinnet haliyle arenada herkes ayakta ‘Öldür! Öldür!’ çığlıklarından başka şey duyulmuyor.  Kötülükten iyiliği, iyilikten kötülüğü ayıklamaktan yorulduk. Bir adım sonrası toplu intihar girişimleri, gidelim...

Bedenlerimizi devletin sabaha karşı basacağı evimizde, kapı çalındığında ‘Kim o?’ sesini dahi evde bırakmadan gidelim. Gönül kapımız kırık bizim, devlet kapımızı kırmış ne yazar. Sadece baykuşların öttüğü mezarlığa dönüşmeden bedenimize can veren ruhumuzu kurtarmak için çekip gidelim... 

Evde kalan bedenlerimiz faturaları el, kol, beden dilini kullanarak ödemeli. Lazım olur da, bir şarkıya ihtiyaç duyarız diye sesimizi mutlaka yanımıza alarak gidelim...

Hayalin gidiş araçlarına ehliyet gerekmiyor, bazen çıplak bir atın yelelerine yapışarak rüzgarla yarışarak gidelim. Geride kalan sevdiklerimizi çok özlediğimizde bir eylemci gibi gece onların rüyalarına sızalım...

Bazen bisikletle tüm kırmızı ışıkları ihlal ederek gidelim. Canımız istediğinde kuşlar gibi havada süzülelim. Şehir, kasaba ve köylere gölge olan bulutlar gibi kendimizi esen yelin insafına bırakalım. Yorulduğumuzda dağ başlarında yalnız kalmış ağaçlardan birinin dalına konup dinlenerek gidelim. Akdeniz’de yolunu şaşırmış bir parça bulut gördüğümüzde eteklerine tutunarak gidelim. Ki, insanın ruhu hayal ettikleriyle doyar, nevale hazırlamadan, yol üstü lokantalarda eğleşmeden, kalabalıklara ve o kalabalıkların beraberinde taşıdığı gerginliğe girmeden gidelim...

İçimizdeki insanlığa ilişkin ürpertileri dostlarımıza bırakmadan, yüzlerdeki bütün maskeleri indirerek gidelim. Bir defterde elle yazılmış bir satırla başlayıp, defteri doldurmak için durmadan yazar gibi, harf harf, kelime kelime, satır satır çekip gidelim...

İnsanlık çok kirlendi. Tıpkı suyun kendini yenilediği gibi buharlaşıp göğe çıkalım oradan da yağmur olup yeniden yeryüzüne düşelim. Ağaçta tarifi başka, toprakta tarifi başka olsa da, suyun yaptığını beraber yapalım diyorum... 

İlk düşen kar gibi, düşmesiyle kalkması bir olmalı gidişimizin. Saatler şaşırmalı, zamanın aklıyla oynar gibi gidelim. Gidişimizi duyanlar inanmamalı ve biz de dönüp onları ikna etmeye kalkmamalıyız...

Yeni doğmuş bir çocuğun kendini çıplak hissetmemesi gibi doğal gidelim. Bunları ömrümüz gün almadan, gün vermeden kendi rutininde sürerken yapmalıyız. Ölümlerin ruhlarımızda açtığı boşlukları doldurmak, kalbimize iyilik etmek için gidelim...

Artık sevinçler güneşli gülümseme ekemiyorsa hayata, bardaklar durmadan acıya doluyorsa, kitaplardan fazla evler basılıyorsa ülkeden değil, kendimizden çıkıp gidelim.