AKP’nin ‘komşularla sıfır sorun’dan ‘sıfır komşu’ noktasına gelinen bu politikasının bir “derin stratejik hata” olduğu on yıl sonra ancak kabul edilmeye başlandı. Bu süre zarfında AKP bütün Ortadoğu ve Afrika kıtasının lideri olma hayalleri peşinden giderken ve bu hayal yolculuğunun ilk durağı Suriye krizine “iç meselemiz” diyerek tutunurken,  yakın-uzak bütün doğu Akdeniz ülkeleri kendi programlarını tıkır tıkır işlettiler. Doğu Akdeniz’e kıyıdaş olan ülkeler kendi Münhasır Ekonomik Bölgelerini çizip ittifaklarını kurarken, hatta doğal gaz ihraç eder duruma gelirken AKP, yanına Katar’ı alarak dolu dizgin ihvancılık politikası yürüttü. Bu da Mısır’dan körfeze kadar bölge ülkelerinin Türkiye’yi yalnızlaştırmalarına yol açtı. Ama bu iflas politikası için daha düne kadar “değerli yalnızlık” diyen AKP, şimdi bu izolasyonun üstesinden gelebilmek için Mısır ve Körfez Arap ülkeleriyle ilişkileri yeniden inşa etmek için yoğun bir çaba harcamaya başladı.

Türkiye’nin dış politikasındaki dönüşler

Dış politikada çark dönemi daha yeni başlamış ve Mısır’la normalleşme arzusu henüz resmiyet kazanacakken, normalleşme yolculuğunda sonraki duraklarda BAE, Suudi Arabistan ve hatta İsrail olacağının müjdesi verildi. Bunu tabi ki AKP’nin kalemşorları müjdelediler. Hatırlayalım; geçen birkaç hafta içinde Mısır’la ilk önce istihbarat düzeyinde bir ilişki başlatıldı. Türk istihbaratından Mısır istihbaratına “Türkiye’nin Mısır’la normalleşme arzusu” iletildi, Mısır hükümeti de bunu ölçtü-tarttı ve şartlarını ortaya koydu. Tabi ki beklendiği gibi iki temel şartı vardı. Birincisi Libya dosyasından çekilme, ikincisi de Türkiye’nin Müslüman Kardeşler hareketinin liderlerine yönelik hamiliğine ve ihvancıların her türlü medya faaliyetlerine son verme! AKP bu konuda “iyi niyet” mesajı vermek adına hızlıca birtakım adımlar attı, İstanbul’dan yayın yapan İhvan medyasına ayar verdi. Sonrasında ilk resmi temas, Türkiye Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Mısırlı mevkidaşını  telefonla aramasıyla kuruldu. Çavuşoğlu Mısır dışişleri bakanının ramazanını kutladı, ama bu görüşmeden sonra Mayıs ayında iki ülkenin dışişleri diplomasi heyeti Kahire’de bir araya gelecek. Sonrasında bakanlar düzeyinde bir temas bekleniyor tabi… Bu gelişme AKP cenahında fazlasıyla olumlu bir hava estirdi. Hızını alamayan kimi yandaşlar, düne kadar Mısır ve Sisi düşmanlığını yüksek bir başarı olarak pazarlarken, şimdi sanki Mısır’dan “hadi, lütfen barışalım” talebi gelmiş gibi, yine bir “diz çöktürme politikası” olarak sunma gayretine girdiler. Hatta sonraki adımda Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve belki de İsrail ile normalleşmenin art arda geleceğini müjdelediler. 

Ancak Mısır’la ne kadar yol alınacağı hala belirsizliğini korurken, Suudi Arabistan ile ilişkileri düzeltme niyeti ortaya atıldı. Fakat Suud kralı Salman’a uzatılan zeytin dalı, oğul bin Salman’ın duvarına çarptı. Bu çarpma çok hızlı geldi; adeta fırtına koparılan Kaşıkçı cinayetiyle ilgili olarak en son Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın’ın verdiği “sıcak” mesajların hemen ardından geldi. Suud sarayı, krallıktaki sekiz Türk okulunu kapatma kararı aldı. Bu öğretim yılının sonunda kapatılacağı açıklanan Türkiye Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullar, Suudi Arabistan ile Türkiye arasında yaklaşık sekiz yıldır devam eden derin gerginliğe rağmen kapatılmamıştı da, şimdi Mısır’a ve Suudi Arabistan’a son sekiz yılın en sıcak mesajlarının  verildiği bir süreçte neden kapatıldı?

Buna geçmeden önce, Arap basınında Türkiye’nin Barış Pınarı operasyonuna, Arap Ligi ile birlikte  tepki veren Mısır ve Suudi Arabistan’a yönelik Erdoğan’ın sözleri  hatırlatılıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın özellikle bu iki ülkeye sert tepkisi olmuştu ve o zamanlar Erdoğan’ın konuşmasını Katarlı el Cezire televizyonu canlı vermişti. Arapça sitesinde de Erdoğan’ın sözlerini manşete taşımıştı. Sadece el Cezire değil, Anadolu Ajansı’nın Arapça sitesi de manşetten vermişti.  O zamanlar gururla bir “meydan okuma” mesajı verilmek istenmişti. Ama şimdi Arap analistler bu manşete taşınan konuşmayı hatırlatıyorlar. Ne demişti Erdoğan?  

Suudi Arabistan'a yönelik, "Suudi Arabistan aynaya baksın. Yemen’i bu hale kimler getirdi? Siz önce bunun hesabını verin", Mısır’a yönelik ise, "Sisi birileriyle toplantı yapmış, bu operasyonu kınamış. Kınasan ne yazar kınamasan ne yazar? Sen ülkende demokrasi katili olan birisin"[1] ifadelerini kullanmıştı. Şimdi İbrahim Kalın, "Mısır ile ilişkileri normalleştirmenin hem ülkelerin hem de bölgenin çıkarına olduğunu düşünüyorum. Olumlu bir gündemle Suudi Arabistan ile ilişkileri düzeltmek için de yollar arayacağız" diyor. Diyor da, belli ki Suudi Arabistan uzatılan eli sıkmak için kapıda beklemiyor. Her şeyden önce Kaşıkçı cinayetinde koparılan fırtınanın hepsi ve daha fazlası “Türk mallarına boykot” şeklinde geri döndü. Her ne kadar Suud yönetiminin resmi bir boykot kararı olmasa da, el altından örgütlenen boykot kampanyaları, Türkiye ile ticareti tahmin edilenden çok daha fazla etkiledi. Hatta Türkiye’den ithalata ambargo gerçekleştirdiği ve transit ticareti engellediği gerekçesiyle Ankara'nın Suudi Arabistan’ı  Dünya Ticaret Örgütü’ne şikayet etmesi de gündeme gelmişti. O zamandan bu yana Suudi Arabistan’da Türkiye’ye karşı büyük bir öfke örgütlendi. Belli ki Kaşıkçı cinayetiyle ilgili “Suud yargısına duyulan saygının ifadesi” de bu öfkeyi dindirmeye yetmeyecek.  

Peki AKP neden bu keskin dönüşe ihtiyaç duydu ve karşısında ne bulacak? Arap basınında bu konuya odaklanan çok sayıda analiz yer alıyor. Bu bağlamda Arap yazarların Türkiye’nin bu keskin dönüşünün sebepleri, beklentileri ve neyle karşılaşabileceği konusundaki görüşlere göz atmakta fayda var.

Al Hurra gazetesinin analizine göre, “Erdoğan'ın 2018'de Kaşıkçı'yı öldürme emrinin Suudi hükümetinin "en üst kademelerinden" geldiğini söylemesinin ardından Körfezin ağır sikleti Suudi Arabistan'la ilişkiler derin bir krize girdi, ancak şimdi Kaşıkçı'yı öldürmekle suçlanan sekiz kişinin 7 ila 20 yıl arasında hapis cezasına çarptırılmasını Türkiye "memnuniyetle" karşıladı. Üstelik iki ay önce ABD istihbarat değerlendirmesinde, Suudi veliaht prens Muhammed bin Salman'ın cinayeti onayladığı sonucuna varıldığı halde, Türkiye ilk tutumundan çok farklı yere geldi. Bu çelişkili tutumun sebebi ekonomik çöküştür ve bu sebeple Türkiye boykotu sona erdirmeyi umuyor...”[2]

Normalleşme zaruriyeti: 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri geliyor!

Dış politikadaki kayıpların iç politikaya artık hezimet olarak geri döneceği fark edildi. Bu yüzden önceki söylenen ile şimdiki söylenen arasındaki derin çelişkiler önemsenmez oldu.  Mesela Kaşıkçı cinayetiyle ilgili söylemler… Filistinli araştırmacı yazar Said el Hac, Kalın’ın Kaşıkçı cinayetiyle ilgili Suud yargısının kararını olumlayan açıklamalarını “oldukça şaşırtıcı” buluyor. Yazar bu açıklamanın Ankara’nın davayla ilgili önceki tutumundan çok uzak olduğunu söylüyor ve Suudi Arabistan Mahkemesinin 2019’da aldığı ilk kararla ilgili olarak Türkiye Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Hami Aksoy’un resmi açıklamasının ne kadar sert olduğunu hatırlatıyor. Aralık 2019’da, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy'un Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin olarak Suudi Mahkemesi tarafından alınan karar hakkında şu açıklamayı yapmıştı:[3] “Cemal Kaşıkçı cinayeti hakkında Suudi Arabistan’da yürütülen davada ilgili mahkeme tarafından açıklanan karar, gerek ülkemizin gerek uluslararası toplumun bu cinayetin tüm yönleriyle aydınlatılmasına ve adaletin tecellisine yönelik beklentilerini karşılamaktan uzaktır. Merhum Kaşıkçı’nın bedeninin akıbeti, cinayetin azmettiricilerinin ve varsa yerel işbirlikçilerinin tespiti gibi önemli hususların karanlıkta kalması adaletin tecellisi ve hesap verebilirlik ilkesi bakımından temel bir eksikliktir. Ülkemiz topraklarında işlenen bu cinayetin aydınlatılması ve tüm sorumluları ile azmettiricilerinin belirlenerek cezalandırılması sadece hukuki değil, aynı zamanda vicdani bir sorumluluk ve yükümlülüktür.” Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ayrıca adli işbirliği de talep ettiği bu açıklamasında özellikle “azmettiricilerin” altınının çizilmesine dikkat çeken yazar, buna rağmen şimdiki bu keskin dönüşü şaşırtıcı buluyor ve bu dönüşün altında yatan bir dizi sebep sıralıyor. Bunların başında Libya-doğu Akdeniz dosyası ve 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri geliyor. Yazara göre doğu Akdeniz dosyası, son zamanlarda Türkiye'nin dış politikadaki önceliklerinin başında yer alıyor ve şu anda Libya'daki eski Ulusal Mutabakat Hükümeti ile imzaladığı anlaşma dışında elinde kalan  tek dosya gibi görünüyor. Lakin artık UMH’nin hükmü kalmadı Libya’da.  Bu nedenle, bir yandan Mısır'ın başını çektiği diğer ülkeler ile benzer anlaşmalar imzalamayı ve mümkün olduğunca ortamı sakinleştirmeyi hedefliyor.  Diğer yandan derinleşen ekonomik krizin 2023 seçimleri için negatif bir etki teşkil ediyor. AKP zaten 2023 seçimlerine hazırlanıyor, ancak bu seçimin öncekilerden çok daha zor olacağı biliniyor. Ekonomik kriz, kovid-19 salgınıyla daha da kötüleştiği için, Türkiye’ye uygulanan izolasyonun kaldırılması ve dış ticaretin canlanması şart. En azından seçim için vatandaşlara kısmi refah getirecek kanallar, izolasyonun kaldırılmasından geçiyor.[4]

Keza Türkiye-Suudi Arabistan normalleşme sürecinin yeni başlamadığını ama hep duraksadığını ileri süren Katarlı araştırmacı Ali Hüseyin Bakır’a göre ise,[5] “Türkiye’nin Suudi Arabistan’ı Dünya Ticaret Örgütüne şikâyet ederek vermek istediği mesaj bir işe yaramadı. Bazı Suudili yetkililerin Türkiye ile ticareti engellemeye devam ettikleri, boykotu teşvik ettikleri, ticaretle ilgili işlem ve taşımacılığı sürekli geciktirdikleri görüldü. Kim bilir, belki de Suudili yetkililerin Türkiye yerine başka tercihleri olacaktır. Örneğin Yemen’deki sıkışmışlıktan kurtulmak için Tahran’a yönelebilir. Riyad’ın Tahran’a yönelemeyeceği üzerine bahis oynanamaz. Çünkü her an olabilir. Ya da belki Suudi Arabistan, Türkiye yerine İsrail ve Yunanistan’la yakınlaşmayı tercih edilebilir…”

Bütün bunlar birer tahminden ibaret olsa da, Suudi Arabistan’ın Türkiye’nin bu normalleşme hamlelerine nasıl yanıt vereceği merakla bekleniyordu ki, ilk hamle hemen geldi; Kalın’ın “olumlu bir gündemle Suudi Arabistan ile ilişkileri düzeltmek için yollar arayacağız” sözlerine, bir gün sonra sekiz Türk okulunun kapatılmasıyla yanıt verildi…

Erdoğan neden Kahire ve Riyad kapılarını çalıyor?

Filistinli yazar Abdulbari Atvan, Railyoum gazetesindeki makalesinde bu soruyu soruyor ve irdeliyor. Atvan özetle şunları söylüyor:[6] “Birincisi, Türkiye'nin tecrit edilmesine ve ekonomisinin zayıflatılmasına yol açan şey AKP’nin ülkesini  bölgedeki savaşlara, çatışmalara ve krizlere sürükleyen “şok/dehşet” politikalarıdır. Bu politikalardan vazgeçme kararı, esasında bu politikaların geri teptiğinin farkına varılması anlamına geliyor. İkincisi, görünen o ki Cumhurbaşkanı Erdoğan, Arap Baharı devrimlerinden sonra benimsediği ve destek verdiği siyasal İslam’ın mevcut rejimleri değiştirmede başarılı olmayacağına artık ikna oldu. 

Başta Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Libya ve Irak olmak üzere bölgede siyasal İslam  bahisleri üzerinden  ilerlemenin Türkiye’ye ve iktidar partisine maliyeti çok yüksek oldu. Zorlu ekonomik koşullarda devam eden izolasyon, bölge ülkeleriyle gerilim ve Batının düşmanlığı ağır maliyetler getirmeye başladı. Üçüncüsü, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Joe Biden liderliğindeki yeni ABD yönetiminden duyduğu endişe konusunda Mısır, Suudi Arabistan, Emirlikler ve diğer Körfez ülkelerinin liderleriyle ortaklaştığına inanıyor. Özellikle Biden’ın Ermeni soykırımını tanıması, kendisi için endişeyi arttırdı ve kendisi gibi aynı endişe içinde olan bölge liderleriyle bir frekans yakalayacağını düşündü…”

Erdoğan’ın Kahire ve Riyad kapılarını neden çaldığına dair yukarıdakilere ek olarak daha bir dizi sebep sıralanabilir. Örneğin Suriye’de, Türkiye, elinin altında olan ve içinde Türkmenlerin de olduğu cihatçı militanlar kartını çekebilir, Suudi Arabistan’a Suriye dosyasında “İran genişlemesine karşı Sünni blok” ortaklığı teklif edebilir… Ancak kimi analistler, Suudi Arabistan da dahil bölge ülkelerinin  artık Suriye’nin Arap Ligindeki sandalyesine geri dönmesinin zamanının geldiğini söyledikleri bir aşamada AKP’nin böyle bir ortaklık teklif etmenin manası yok. Olsa olsa Suriye krizini tek başına taşımak zorunda kalma endişesinden dolayı bölge ülkeleriyle ortaklaşmak ister. Velhasıl Atvan göre süreç, bu öngörülen aşamaya doğru ilerliyor. Kim bilir, belki Türkiye’nin sonraki normalleşme durağı Şam bile olabilir! Ankara’ya hangi durak daha yakın?

Demek ki yeni Osmanlıcılık hayalleri kurarken yalnızlaşmanın pek “değerli” olmadığı, er ya da geç açığa çıkacaktı. Şimdi özellikle Mısırlıların dikkatle izledikleri ve sürekli üzerine yazdıkları bu kaçınılmaz sonu özetleyen cümleyle bitirelim. AKP’nin dış politikasının son istasyonu: Mursi’ye-Kaşıkçı’ya vah, Sisi’ye-bin Selman’a eyvallah!...