OHAL ilanı, AKP’nin kadın karşıtı politikalarının şahlandığı dönem oldu. OHAL uygulamaları kapsamında ilk icraatlardan biri, kadın ve çocuk örgütlerinin kapatılması idi. Van Kadın Derneği (VAKAD), Muş Kadın Çatısı Derneği (MUKADDER), Selis Kadın Derneği gibi birçok kadın derneği kapatıldı.

HÜLYA GÜLBAHAR

Türkiye gibi, kadınlar da zor bir yılı geride bırakarak 8 Mart’a ulaşıyor. Sağdan soldan bombalar ile terörize edilmiş bir ortamda, 15 Temmuz gecesi sahnelenen ve ne olduğunu hala anlamadığımız ‘darbemsi şey’in ardından OHAL’li döneme sokulduk. Darbe girişiminin sorumlusu ilan edilen ve ‘FETÖ Terör Örgütü’ adı verilen oluşumla savaş gerekçesiyle, binlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı, işinden oldu, mal varlığına el kondu. Kadınlar, çocuklar, aileler işsizliğe, mesleksizliğe, açlığa mahkum edildi.

Bu süreçte, sadece muhalif olduğu; barış, eşitlik, özgürlük istediği için birçok erkek ve kadın da tutuklandı ve işinden, mesleğinden edildi. Kadınlara ve topluma gözdağı vermek için yıl içinde tutuklanmış olan Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’a, OHAL döneminde “FETÖ-PDY” üyesi olduğu gerekçesiyle akademisyen İştar Gözaydın gibi birçok kadın eklendi.

Meclis’te tek kadın milletvekili grubu oluşturmuş olan, kadınlarla ilgili her konuda aktif bir tutum takınan HDP’den 7 kadın milletvekili tutuklandı. Aralarında kadın hareketinin içinden gelen Gültan Kışanak ve Meral Danış Beştaş’ın da bulunduğu tutuklu kadın milletvekilleri, Türkiye kadın hareketiyle bağları olan, birlikte çalışan milletvekilleriydi. HDP eşbaşkanı Figen Yüksekdağ sadece tutuklanmakla kalmadı, milletvekilliği de düşürüldü.

OHAL Kararnameleriyle, kadın erkek eşitliği, feminizm ve LGBTİ alanlarında duyarlı kadın ve erkek akademisyenler de üniversitelerden ihraç edildi ve böylece bu alanlarda akademik üretimin ve paylaşımın da önü kapatılmış oldu.

OHAL ilanı, AKP’nin kadın karşıtı politikalarının şahlandığı dönem oldu. OHAL uygulamaları kapsamında ilk icraatlardan biri, kadın ve çocuk örgütlerinin kapatılması idi. Van Kadın Derneği (VAKAD), Muş Kadın Çatısı Derneği (MUKADDER), Selis Kadın Derneği gibi birçok kadın derneği kapatıldı. Dernek arşivlerine ve malvarlıklarına elkondu, VAKAD kurucusu Zozan Özgökçe gözaltına alındı ve sonra bırakıldı. Ancak, Belediye başkanlığı süreçlerinde, aynı zamanda kadın erkek eşitliği için mücadele eden 35 belediye kadın eşbaşkanı hala tutuklu.

IMC, Hayatın Sesi gibi yayınlarında kadınlara alan açan TV’ler ve dünyanın ilk kadın haber ajansı olan Jinha da kapatılarak kadınların seslerini topluma ve birbirlerine duyurulması da engellenmeye çalışıldı.

OHAL bahanesiyle, seçilmiş yöneticileri görevden alınan ve yerlerine AKP yandaşı kayyumlar atanan hemen hepsi DBP’li 62 belediyenin Kadın Politikaları Müdürlükleri/Birimleri, şiddete karşı danışma merkezleri, telefon hatları ya kapatıldı ya da işlevsizleştirildi. Bu birimlere danışan kadınlara ait, can güvenliği riski de taşıyan özel bilgiler içeren arşivlere el konuldu. Van ve Mardin’de olduğu gibi, bu birimlerin başına erkek müdürler atandı, birçoğunda kadın çalışanlar görevden alındı. Van’daki kayyum “kadın şoför olmaz” diyerek, belediyenin kadın şoförlerini de başka birimlere kaydırdı.

Kadın dernekleri ve yerel yönetimlerin kadın birimleri kapatılırken, bağımsız kadın örgütlenmesini tasfiye amaçlı çalışan; Sümeyye Erdoğan’ın yönetiminde bulunduğu KADEM’in, Türkiye çapında örgütlenmesine hız verildi. Gölge Kadın Bakanlığı gibi çalıştırılan, STK görünümlü SDK (“sivil” devlet kuruluşu) olan KADEM’in illerdeki temsilciliklerinin sayısı yıl içinde 17’yi buldu. Son olarak, belediye kadın birimlerinin ve bağımsız kadın derneklerinin kapatıldığı Van ilinde, bakan katılımlı bir devlet töreniyle bir KADEM temsilciliği daha açıldı.

Yoğun medya sansürü ile bağımsız kadın hareketinin sesi bastırılmaya çalışılırken; KADEM, medya ve her türlü devlet desteği ile (kendini bağımsız bir kadın örgütü gibi göstermeye çalışarak) kadınları siyasi iktidarın kadın politikalarına ikna faaliyetlerine iyice hız verdi. Hızını alamamış olacak ki, Birleşmiş Milletler CEDAW Komitesi’ne kadın örgütlerinden ayrı, kendi “gölge rapor”unu sunarak dünya Gongo-SDK tarihine geçti. Gölge rapor, kadın alanındaki faaliyetlerini anlatan devlet raporlarına karşı, o ülkedeki bağımsız kadın örgütlerinin eleştiri ve önerilerini içeren raporları iken; KADEM’in (sanki iktidardan bağımsız bir STK imişcesine) kendi adına bir gölge rapor sunması BM görevlilerini oldukça eğlendirdiği gibi, bir yandan da Türkiye’deki kadın örgütleri ve kadın aktivistlerin gelecekleri konusunda kaygılarını açıklamalarına neden oldu.

TBMM Boşanma Komisyonu Raporu

Kadın derneklerinin kapatılması, kadın aktivistlerin sudan bahanelerle gözaltına alınması ya da tutuklanması boşuna değil. OHAL tozdumanı içinde hız kazandırılan kadın karşıtı politikalara itiraz edecek olan kadınlar susturularak, iktidar propagandistleri dışında kimsenin sesi çıkmasın isteniyor.

Nitekim, Mayıs 2016’da, kısa adıyla TBMM Boşanma Komisyonu, yayınladığı rapor ile aslında siyasi iktidarın gerçek kadın ve çocuk programını ilan etmişti. Bu rapor ile kadın hareketinin özellikle son 30 yıldaki yasal ve kurumsal kazanımlarının yok edilmek istendiği açıkça görüldü.

Raporda, Medeni Yasa, Türk Ceza Yasası ve 6284 sayılı şiddet yasasındaki en kritik maddelerin kadınlar ve çocuklar aleyhine değiştirilmesi isteniyordu. Kadınların ev içi emeğinin karşılığı olan %50 miras payının geri alınması, kadının nafakasının evlilik süresine bağlanması, şiddete karşı korunma talep edecek kadınlardan belge istenmesi, kadınların mesai saatleri içinde karakollara başvurmasının engellenmesi sadece birkaç örnek.

Boşanma komisyonu raporu, “fiili hükümet programı” olarak ilk fırsatta yapılacakların bir listesini sunuyordu. Nitekim, OHAL ilan edilir edilmez, raporda cinsel suçlular için talep edilen Hadım Yönetmeliği çıkarıldı. Raporda yer alan, beş yıl süren “başarılı” ve “sorunsuz” çocuk evliliklerinin özendirilmesi ve çocuk tecavüzcülerine af getirilmesi önerisi, hemen TBMM gündemine getirildi. Kadın hareketinin ve kamuoyunun yoğun mücadelesi ile bu teklifler geri çekilse de; maalesef yargı kararları eliyle “evlilik vaad eden” çocuk istismarcıları serbest bırakılmaya başlandı.

OHAL döneminde kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddette de ciddi bir artış yaşandı

Hukukun tamamen askıya alındığı, yasaları umursamayan yargısal ve idari kararlar üretildiği; kadına ve çocuklara karşı şiddet konusunda belediyeler eliyle (örneğin Kütahya, Pamukkale, Gaziantep-Şahinbey) yöntem tavsiyeleri içeren; kadınların erkekleri cinsel olarak nasıl memnun etmesi gerektiğini, kadınların erkeklere nasıl itaat etmesi gerektiğini ayrıntılı olarak anlatan kılavuzlar dağıtıldığı koşullarda, kadın cinayetleri ve kadına karşı şiddet daha da arttı.

bianet’in yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre, erkekler 2016’da en az 261 kadın ve kız çocuğunu öldürdü 75 kadına tecavüz etti; 119 kadını taciz etti; 417 kız çocuğuna cinsel istismarda bulundu; 348 kadını yaraladı. 66 faili belirlenememiş cinayet, şüpheli ölüm, intihar  ve intihar iddiasının ise, akıbeti belirsiz. Hemen belirtelim ki, birçok şiddet haberi medyaya yansımıyor ve gerçek rakamlar, bunların kat be kat üzerinde.

Türkiye’deki binlerce Suriyeli kadın ve çocuğun yaşadığı şiddet konusunda ise, herhangi bir araştırma ve istatistik yok. Yine bianet çetelesine göre, sadece 2017’nin Ocak ayında öldürülen 29 kadından ikisi Suriyeli mültecilerdi.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı 2016-2020 Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Ulusal Eylem Planı’nda da görüldüğü gibi, 2016 yılı Aralık ayı itibariyle ASPB’ye bağlı 101 sığınak, 2.647 kapasite; yerel yönetimlere bağlı 32 sığınak 741 kapasite; sivil toplum kuruluşlarına bağlı 4 sığınak ise, 45 kapasite olmak üzere toplam 137 sığınak 3.433 kapasite ile çalışmakta. (Tabi ki, resmi söylem hala “sığınak” yerine, “konukevi” demeyi tercih ediyor.)

Kadına karşı şiddetin kitlesel terör boyutlarında olduğu bir ülkede, devlete ait sadece 101 sığınak olması bir skandal aslında. Belediye Kanunu kapsamında, nüfusu yüzbini aşan belediyelerin sığınak açma yükümlülüğü varken, bu nüfustaki 201 belediyeden sadece 32’sinin sığınak açmış olması da bir başka dram. Ama bakanlığın 2016-2020 eylem planının, devletin ve yerel yönetimlerin açması gereken binlerce sığınak konusunda sadece temennilerden bahsetmesi, epey can sıkıcı.

Kadına karşı şiddetle mücadelede yaşamsal önem taşıyan Alo Şiddet Hattı ise, AKP iktidarı döneminde, çoktan Alo 183 Sosyal Destek Hattı’na dönüştürüldü ve aile, kadın, çocuk, engelli, yaşlı, şehit yakınları ile gaziler ve gazi yakınlarına seslenir oldu. Şimdilik “kanaryam bugün ötmüyor, neden acaba” diye kaygılanan kanaryaseverler aramasın 183’ü, ama yakın gelecekte onlara da hizmet sunmanın bir yolu bulunacaktır, elbet.

Onca reklam, onca yurtiçi, yurtdışı gezi, onlarca toplantı, sayısız protokoller ile sunulan panik butonu ve elektronik kelepçe konusuna gelirsek, durum iyice trajikomik. Can güvenliği riski olan kadınlara verilen panik butonu uygulaması, sadece pilot iller seçilen Adana ve Bursa’da ve sadece 2012-2015 arasında denendi ve bitirildi. 80 milyonluk ülkede, yüz kadar panik butonu verilmiş. Az önce bakanlık sayfasından tam rakamı aradım ama şu anda bulmadım. Sizler bulursanız eğer, bu “can güvenliği riskim var, kurtarın beni” butonlarının, bu kadarcık uygulanma süresinde bile kaç erkeğe verildiğini de göreceksiniz. Evet. Erkeklere de panik butonu!… Çünkü bu ülkede, kadınlar günde en az beş erkek öldürüyor!

Panik butonu ile aynı süreçte bol bol reklamını dinlediğimiz elektronik kelepçe uygulaması ise, şu ana dek sadece İzmir ve Ankara’da ve sadece 31 (yazıyla otuzbir) kelepçe uygulamasından ibaret! “Kadınlar ve erkekler eşit değildir, erkek reistir, kavvamdır, üstündür” devlet propagandasının şahlandırdığı şiddete karşı, reklamasyon babından bu “kelepçeli teknolojik tedbir” de göstermelik yani.

Sonuçta ne bekliyoruz ki, Aile Bakanı hariç, tüm üyelerinin erkeklerden ibaret olduğu Muhafazakar İslamcı bir hükümetten sözediyoruz. Hükümette tek kadın bakan olacak, o da “aile ve sosyal hizmet” bakanı. Ama, onun da asla muktedir olabilmesine izin vermeyecek bir “kuşatma” sistemi olmalı… Yani, şu andaki gibi: Bakan yardımcısı erkek, müsteşarı erkek, dört müsteşar yardımcısından üçü erkek… Buyrun kadınlar için çalışabiliyorsanız, çalışın!

Biraz da bu nedenle, o koltuğa oturmasına izin verilen kadınlar, seri çocuk istismarı vakalarında bile, “çocuklara çığlık atmayı öğretelim” ya da “çocuklara mahremiyet eğitimi verelim” deyip susuyorlar.

Popüler siyasi argümanlarla süslenmeye başlayan cinsel suçlar

Politik olarak “düşman” ilan edilen her kesime olduğu gibi, kadına, çocuğa, hayvana, doğaya şiddetin tavan yaptığı koşullarda, Şanlıurfa’da, düğünde “halay başı olma kavgasında altı yaralı” haberi niye şaşırtsın ki bizi?

Ama kadına ve çocuklara karşı cinsel suçlarda “politik (!) savunma” yeni bir olgu sanırım.

15 Temmuz darbe “girişimi” nin hemen ardından, Trabzonspor yöneticilerinden Veysel Taşkın, “Darbeci gavur piçlerinin malları ve karıları artık milletin ganimetidir” demişti? Bu vahim çıkışının ardından tabi ki yargılanmadı. Sadece kulüp yönetimindeki görevini bıraktı. Ama bu darbe ile mücadele kisvesi altındaki ganimetçi tavır, OHAL karambolünde, ülkenin ciddi kurumları hatta limanlarının “varlık fonu”na aktarıverilmesi ile doruk noktasına ulaştı.

Aslında herbiri suç olan eylemlere siyasi bir bahane yaratma refleksi, cinsel suçlularda da anında canlandı elbette. 4 Mayıs 2016’da İzmir Karabağlar’da bir köyde gönüllü öğretmenlik yapan 6 kadına kaldıkları konteyner eve saldırarak tecavüz girişiminde bulunan 3 saldırgan’ın hakim karşısındaki savunması skandaldı: “FETÖ’cü sandığımız için saldırdık”.

Silivri’deki çocuk istismarı davasında, 2011-2012 tarihleri arasında Moldovalı 11 yaşındaki C.O.ya istismarda bulunan (1941 doğumlu) Azmi Ergüney, 16 yıl 10 ay 15 gün mahkumiyet kararı ile tutuklanmıştı. Mahkumiyet aldığı 30.9.2016 günlü duruşmada birden aklına, siyasi iklimden yararlanmak geldi ve daha önce “annesi bana aşık, iftira atıyor” gibi savunmalar yaparken birden “FETÖ kumpası zincirinin son halkası olarak, FETÖ mensuplarına has yol ve yöntemlerle hazırlandığı aşikar olan adli tıp raporları ile mahkum edildim” savunması yapmaya başladı. Bizler bu savunmaya gülüp geçmek istiyoruz ama ne yazık ki koskoca istinaf mahkemesi, bu savunmaya itibar etti, sanık beraat etti veee salıverildi! Dosyasında “FETÖ”cülük soruşturması geçirmiş polis, savcı, yargıç, hekim, bilirkişi hatta mübaşir ya da katip olan herkes için belki de “kurtarıcı” emsal niteliğinde bir karar da verilmiş oldu.

Suriyeli kiracısının kirayı geciktirmesi üzerine kızıyla seks yapmayı teklif eden ve bu nedenle kendisine saldıran Suriyeli babayı ve ailesini mahallelisine linç ettirmeye çalışan Türkiyeli erkek ev sahibi refleksi…

Böyle karanlık dönemlerin en belirgin yüzü, kadınların yaşam alanlarını iyice daraltan cinsiyetçi siyasi atmosferin hâkim olması. Artık bu tarz haberler, aynen Haymana’da 100’ün üzerinde erkek öğrencinin okul müdürünün istismarına maruz kaldığı olayda olduğu gibi, bazı kesimler açısından haber değeri bile taşımayan sıradan hayat gerçekleri.

Bu da yaşam tarzına yönelik artan ve sistematikleşen saldırılar anlamına geliyor. Otobüste şort giydiği için bir kadına tekme atan saldırgana, Başbakan’ın “tekme atma, itirazını mırıldanarak göster” diyerek tür saldırıları meşrulaştırıcı demeçleri, tetikleyici oluyor. Hemen arkasından parkta spor yapan ya da kıyafeti “dekolte” bulunan kadınlara saldırılar geliyor.

3 Mart günü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “İstanbul sokaklarında yürüyen bir kişinin kıyafetinden, ayakkabısından, çantasından, vücut çalımından hangi kültüre mensup olduğunu çıkaramıyorsak, durum vahimdir” sözü de ilgililerine bir mesaj aslında. Açıktır ki, kıyafeti, ayakkabısı, çantası ile kastedilen sokakta yürüyen kadın vatandaş. Yoksa konuşmacı, bu konuşması için kendisine gri takım elbise ve şekerpembesi bir kravat seçmezdi değil mi? Çünkü o zaman erkeklerde ciddi bir kültür karmaşası yaşanmasına neden olurdu: Takım elbiseyi tamamlayan pembe kravat ile yürürken “Kasımpaşalı vücut çalımı atmak” zor olsa gerek.

Devletin en tepelerinden gelen bu mesajlar asla havada asılı kalmıyor. Zaten beklemekte olduğu gazı alan erkek vatandaşlarımız anında işe koyuluyorlar. Sadece bir örnek verelim: Şortlu kadına tekme olayını “şort giyerek” protesto eden Ayvalıklı kadınlar, bir İç Anadolu erkeğini, dilekçe yazacak, adliyeye gidip savcılığa suç duyurusunda bulunacak kadar rahatsız etmiş meğerse. E bazı savcılarımız da aynı kafada belli ki, şu an Ayvalıklı bir grup kadın, “şort giydi diye bir kadına tekme atamazsınız” sözünü, şort diyerek söyledikleri için yargılanıyor.

Söz kadın aktivistlere baskılardan açılmışken, çocukların 12 yaşında evlendirilmek istenmesine, çocuk istismarcılarına af getirilmesine karşı çıkan kadınlara yönelik devlet ve “devletin erkek vatandaşları” icraatlarını da örneklemek şart oluyor. Çanakkale’de buna itiraz eden kadınların eylemi öncesinde, emniyetten geldiği söylenen bir telefonla Roman yurttaşların yoğun yaşadığı bir mahalle muhtarlığı aranıyor, “bu kadınlar çocuklarınız hapse atılsın istiyor” denerek bedava minibüslere doldurulup eylem sırasında kadınların üzerlerine gönderiliyor. Olayın büyümemesini kadınların sağduyusu ve sabrı engelliyor. Bir başka örnek, Antalya Cumhuriyet Meydanı’nda “o yasa geri çekilecek” yazılı tişörtlerle “tecavüze sessiz kalma, tecavüzü aklama” sessiz eylemi yapan kadınların şu anda bu nedenle yargılanıyor olması.

Ve artık laiklik istemek, IŞİD’i lanetlemek de suç bu ülkede. Topluma yıllardır İslamın en en en gerici ve cinsiyetçi yorumları pompalanırken, “ama laiklik?” demek adeta bir politik aforoz edilme, “laikçi teyze” damgasını yeme gerekçesi haline getirilmişti. Şimdi artık mahalle baskısını geçtik, derhal tutuklanabiliyoruz.

Misal, yılbaşı kutlamaları sırasında İstanbul’da gerçekleşen Reina katliamının ardından anayasanın laiklik ilkesini anlatan ve IŞİD terörünü kınayan konuşmalar yapan Ayşegül Başar ve arkadaşları. Doğrudan doğruya İçişleri Bakanlığı’nın twitter hesabından hedef gösterildiler ve tutuklandılar.

8 Mart Kadınların ve Türkiye’nin umudu

Dünya demokrasi güçleri zaten izliyor ve biliyordu ki, Türkiye kadın hareketi ve Türkiyeli kadınlar, bu ülkede inanılmaz bir eşitlik ve özgürlük mücadelesi veriyor. Boşanma hakkı için ölümü bile göze alıyor. Şimdi tüm Türkiye’nin bunu iyice farketme zamanı.

Türkiye’de bu siyasal iktidara tek geri adım attırabilen siyasi güç, bağımsız kadın hareketi. İddialı bir cümle oldu, farkındayım. Ama OHAL koşullarında bile sokaklarda kim var? Kadınlar. Geçen yıl 8 Mart gazlara boğulduğunda da mücadele ediyordu kadınlar. Bu yıl da, “8 Mart’ı 5 mart günü kutlayamazsınız” saçma gerekçesiyle 8 Mart yasakları konmaya çalışıldı, İstanbul, İzmir, Siirt ve Diyarbakır’da… Aştı geçti kadınlar.

Bu 8 Mart, OHAL koşullarında ilk 8 Mart olacak.

Yine de şahane olacak.