İstismardan koruma sorumluluğu devletin sırtından, çocuğun sırtına atılıyor “devletin yasalarını, biz devlet olarak uygulatamıyoruz, ey çocuklar siz kendinizi koruyun!” deniliyor.

HÜLYA GÜLBAHAR

Geçtiğimiz günlerde, AKP'nin yaklaşan anayasa referandumunda “Evet” oylarını artırmak için “Kürtler, kadınlar ve kararsızlar” için geliştirdiği “3K” formülü açıklanmıştı. AKP tabanı da dahil olmak üzere, kadınların “tek adamlık ve yaşam tarzı kaygıları” nedeniyle başkanlığa desteğinin daha düşük olduğu belirtilerek; kadınları ikna etmek için de çalışmalar yürütüleceği söylenmişti. Kadınları “evet” demeye ikna etmek için yapılan ilk işlerden biri, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya için CNN Türk’te Hakan Çelik tarafından özel bir program düzenlenmesi oldu. İyi de oldu. Çünkü, bağımsız kadın hareketi sözcüleri ve özellikle de feminist aktivistler uzun zamandır yaygın medyada açık bir sansürle karşı karşıya… IMC, Hayatın Sesi gibi televizyon kanalları da OHAL ilanı ardından kapatıldığı için seslerini birbirlerine duyurabilmeleri bile oldukça güç. Buna karşılık, siyasi iktidarın kadın ve çocuk politikalarını kendilerinin açıklamaları bile birçok kararsız kadını “hayır”cı yapmaya yetecek ürkütücülükte. ASPB’nın CNN Türk’te çocuklarla ilgili yaptığı açıklamalar da böyle. Programda kadına yönelik şiddeti ve çocuklara yönelik cinsel suçları önleme konusunda Türkiye’de yürürlükte olan yasaların Avrupa ülkeleri ortalamasından daha iyi olduğunu savunan Kaya, uygulamada sorunlar yaşandığını ileri sürdü. Hakim, savcı, kolluk kuvvetlerinin yasalara uygun davranmadığını söyleyen Kaya’nın önerisi ise çocuklara verilecek “mahremiyet eğitimi” oldu. Bakan Kaya, mahremiyet eğitimin müfredata girmesi için çalıştıklarını söyleyerek; “Çocuklar kendisini korumayı öğrenecek, çünkü biliyorsunuz artık kız çocuğuna da erkek çocuğuna da taciz olaylarını sıklıkla duyuyoruz. Çocuk kendi bedenini korumayı öğrenecek, bir yabancıya bedenini dokundurmayacak, onun izni olmadan bedenine dokunmasına izin vermeyecek. Bununla ilgili çalışıyoruz. Bunun yolu eğitimden geçer” dedi. Öncelikle belirtelim ki, Türkiye kadın hareketinin 30 yılı aşkındır verdiği mücadele sayesinde, kadına yönelik şiddet ve çocuklara yönelik cinsel suçları önleme konusunda Türkiye’de yürürlükte olan yasal mevzuat, gerçekten de oldukça iyidir. Ancak bunun temelleri AKP öncesi dönemde atılmıştır ve AKP sonrası dönemde kadın hareketi, bu yasalarda ufak da olsa geliştirmeler yapılması için verdiği mücadelenin en az üç katını AKP’nin bu yasaları tırpanlamasını engellemeye çalışmak için harcamıştır. AKP’nin iktidarını riske atmamak için ilk dönemlerinde sessiz sedasız yapmaya çalıştığı bu “kazanılmış hakları tırpanlama” girişimleri, özellikle 6284 sayılı şiddet yasasının çıkarıldığı 2012’den sonra açık ve sistematik saldırılara dönüşmüştür. Kürtajı yasaklamak için açılan kampanya sırasında “tecavüz sonucunda olsa bile o çocuk doğacak, devlet bakacak” söylemleri, doğacak çocuk ve belki de onu doğuracak çocuk annenin hayatı konusunda iktidarın ne denli kayıtsız ve üreme odaklı bir politikası olduğunu zaten göstermişti. Kadın hareketinin mücadelesi sonucunda kürtaj hakkı yasalardan çıkarılamadı ama sağlık bakanlığı eliyle, kürtaj artık Türkiye’de çok küçük bir azınlık dışında kullanılamaz ve kağıt üzerinde kalmış bir hak haline getirildi. İkinci bir örnek de, Anayasa Mahkemesi’nin ardı ardına verdiği, aslında aynı mantık üzerine kurulu üç karar üzerine geldi. Anayasa Mahkemesi önce resmi nikah olmadan dini nikah kıymayı engelleyen ceza kanunu maddesini iptal etti ve böylece erkek çokeşliliğinin ve zorla çocuk evliliklerinin önünü açtı. Ardından verdiği iki iptal kararıyla da çocuk cinsel istismarında ceza ve yaş kademelendirilmesi isteyerek “çocukların cinsel ilişkiye rıza yaşının 15’ten 12’ye indirilmesi”nin önünü açtı. Geçtiğimiz aylarda TBMM önüne getirilen bu 12 yaş atağı ve çocuk tecavüzcülerine af girişimi, kadın hareketinin çabaları ile geri püskürtüldü. Ancak, aynen kürtajda sağlık bakanlığı eliyle olduğu gibi, bu kez de adalet bakanlığı (yargı) eliyle, 12 yaş sonrası çocuk istismarları konusunda yargı eliyle “çocukların rızası, ailenin onayı ve evlilik vaadi varsa”, tutuksuz yargılama ya da beraat uygulamaları baş gösterdi. Kısacası, Sayın Bakan’ın övünerek anlattığı bu yasal çerçeve, bizzat mensubu olduğu iktidar partisi tarafından, şimdilik yasalar düzeyinde olamasa bile, fiili uygulamalar ile parça parça ortadan kaldırılmaya çalışılmakta.

Ülkedeki hakim, savcı, kolluk kuvvetlerini atamış olan ve yanlış yaptıklarını gördükleri anda görevden alması gereken bir iktidarın, gerekli eğitimleri vermeyip, gerekli denetimleri yapmayıp, sonra da bunların “yasalara uygun davranmadığı”ndan şikayet etmesi ise, devlet olarak üzerine düşen görevi yapmamakta olduğunun ilanından başka bir şey değil.

“Mahremiyet eğitimi” nasıl bir çözüm olabilir?

Sayın Bakan’ın açıklamalarındaki en önemli sorun, bence, çocuk istismarını çocuklara ‘mahremiyet’ eğitimi vererek çözmeyi hedeflediklerini açıkladığı noktada. Sayın Bakan, devletin yükümlülüğünde olan bütüncül önleme politikaları geliştirmek, zorunlu kurumsal mekanizmayı yaratmak ve uygun kadroları atamak, uygun olmayanları anında görevden almaktan hiç sözetmiyor. Çocuk istismarı konusunu adeta “devletin seyretmesi, kendini koruma işinin çocuğa bırakılması” anlamına da gelebilecek mahremiyet eğitimine odaklıyor. Adeta, istismardan koruma sorumluluğunu devletin sırtından, çocuğun sırtına atıyor, “devletin yasalarını, biz devlet olarak uygulatamıyoruz, ey çocuklar siz kendinizi koruyun” diyor.

Diğer bütüncül politikalar oluşturulmadığı ve önleyici/onarıcı kurumlar yaratılmadığı sürece, konuyu çocuklara yönelik eğitime indirgemek, çocukları maruz kaldıkları, kalabilecekleri suç karşısında yalnızlaştırmaktan, savunmasız bırakmaktan başka bir anlama gelmiyor. Bütüncül politikalar dediğimiz anda, AKP iktidarı döneminde başta kadına karşı şiddet, kadın cinayetleri ve çocuk cinsel istismarı olmak üzere toplumdaki suç artışının nedenlerine bakmamız gerekiyor. Hırsızlık, dolandırıcılık dahil tüm suçlarda çarpıcı bir artış var; ama açık ara patlama yapan kadına ve çocuklara karşı her türlü şiddet…

Neden? Küreselleşme, sosyal devletin çöküşü, medya etkisi, iç savaşımsı terörize ortam ve benzeri birçok neden var elbette ki… Ama AKP iktidarı döneminde “siyasallaştırılmış islam motifleriyle bezeli muhafazakar bir devlet politikası” olarak; toplumsal hayatı, kadın ve erkeklerin birbirine değmeyeceği şekilde kurgulama politikaları ve propagandalarının da belirleyici önemi var bence. Bu politika, erkekleri (aynen son yerel seçimler öncesi bir kenti “kadına köle olma, ailene reis ol” reklam panoları ile terörize etmeye çalışan mesajda olduğu gibi), “kadın ve çocuklar sizin mülkünüzdür, dilediğinizi yapabilirsiniz” politikasıdır. AKP’ye fazla da haksızlık etmeyelim, “kafanızı kızdıran kadını dövebilirsiniz, ama bazı bölgelerine vurmayın” temalı “çok şefkatli!” AKP’li kimi belediyelerin dağıttığı evlenme kılavuzları da var… Haklarında ASPB dahil, devletimizin hiçbir mekanizmasının, hiçbir yaptırım uygulamadığı! Özetle, cinsiyete dayalı ve cinsel suçları artırıp, kadın ve çocukları da bu suçlar karşısında yalnız bırakma politikası, artık bir devlet politikası.

Örneğin Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu, İstanbul’da imzaya açıldığı için, tarih boyunca “İstanbul Sözleşmesi” olarak anılacak Avrupa Konseyi’nin şiddete karşı sözleşmesinin en önemli kurumsal mekanizmaları içinde olan tecavüz ve cinsel şiddet kriz merkezleri açılmasından kimse söz etmiyor. Türkiye’de bir adet bile yok. ASPB dahil açılmasından söz eden de yok. Tersine, bu tür mekanizmaları kurmak, şiddeti körükleyen bu söylemlere son vermek yerine; sorumluluğu yine mağdura atma politikası uygulanıyor. Şimdi de, kadına tecavüzün kıyafetinden, sokakta bulunduğu saate kadar sorumlusunun kadının davranışları ilan edildiği bir cinsel suç politikası, çocuk istismarının sorumlusunun da çocuğun kendisi ilan edildiği bir noktaya evriliyor. Tabi bu durumda da, sorular soruları çağırıyor: Cinsel istismara uğrayan 31 günlük bebeğe nasıl bir eğitim vereceğiz? Üç yaşında, beş yaşında çocuklar, en güvendikleri babaları, akrabaları, öğretmenleri ile ilişkilerini kendileri mi düzenliyor?

Ve belki de en önemli soru: Acaba çocuklara verilmesi, hatta eğitim müfredatına konulması düşünülen “mahremiyet eğitimi”, aynen “değerler eğitimi” gibi mi? Çünkü yıllardır “değerler eğitimi” adı altında, anaokulu yaşındaki kız ve erkek çocuklarına bile birbirinden uzak durması; zorunlu ortak mekanlarda, kız çocuklarının örtülü olması, gelecekteki kadın ve erkekler olarak kendilerine çizilmiş olan “kutsal” toplumsal cinsiyet rollerini iyice özümsemeleri ve buna itaat etmeleri mi öğretilecek?